8 Eylül 2010 Çarşamba

ZİHNİ YÖNETMEK



Bir gün bir samuray, büyük bir kendo ustası, kılıç kullanmanın sırrını keşfetmeye karar verdi. Bu, Tokugawa döneminde olan bir olaydı. Bir geceyarısı Kamukara'daki tapınağa gitti, uzun basamakları tırmanıp içeri girdi ve oranın tanrısı olan Hachiman'a saygılarını sundu. Japonya'da, Hachiman Budo'nun efendisi haline gelmiş olan büyük bir bodhisattava'dır. Samuray onun önünde saygıyla eğildi. Merdivenden geri dönerken ağaçların altında bir canavarın kendisini izlediğini hissetti. İçgüdüsel olarak kılıcına davrandı ve bir an içinde yaratığı öldürdü; fışkıran kan yerlere saçıldı. Bunu hiç düşünmeden, bilinçsizce yapmıştı.

Bodhisattava Hachiman ona kılıcın sırrını söylememişti ama bu deneyim sayesinde samuray gerçeği anlamıştı.

Sezgi ve eylem aynı anda hareket etmelidir. Budo çalışmasında bilinçli düşüncenin yeri yoktur; çünkü herşey bir anda olup biteceği için düşünmeye zaman yoktur. Kişi hareket ederken amaç ve eylem aynı anda gelmelidir. "Hah, bir canavar. Onu nasıl öldürebilirim?" diye sormak için zaman harcarsanız ya da tereddüt ederseniz, ön beyninizle düşünüyorsunuz demektir; oysa ön beyin, alt beyin ve eylem aynı anda gelmelidir. Ayın yüzeyinden yansıyan ışık yansıyıp yansımamak için düşünmez. Bu, hishiryo bilinçliliğidir.

7 Eylül 2010 Salı

ANTRENMAN




Mevcut sıcak yaz günlerinde kan ter içinde debelenirken sağda solda sık sık rastgeldiğimiz bir şarkı dikkatimizi celbetti. Söz konusu şarkının adı "Antrenman", sahibi de KAÇAK isimli bir grup. Soundlarında yaşadığımız topraklarda pek fazla rastlanmayan bir agresyon mevcut. Lirikler ise tarif edilir gibi değil doğrusu...

Biz de sözlerin cuk oturması vesilesiyle; yaşadığımız coğrafyanın, 'savaş karşıtından' sözde kolektivistine, sosyal merkezcisinden hippi özentisine tüm 'kofti anarşistlerine' bu şarkıyı armağan etmek istedik.

Link aşağıda, hep birlikte söyleyelim:

"BU DÜNYADA SİZİN GİBİLER, BİZE DÜŞMAN DEĞİL, ANTRENMANDIR!"

http://www.vidivodo.com/411675/kacak-feat-fuat-ergin-_-antrenman-hq

11 Ağustos 2010 Çarşamba

ACIYLA ARINMAK




GÖK

Çağdaş edebiyatın en yetkin, ayrıksı yazarlarından biridir Chuck Palahniuk. “Görünmez Canavarlar”dan “Tekinsiz”e, “Dövüş Kulübü”nden “Tıkanma”ya tüm romanlarında modern zamanların bireyde var ettiği uyumsuzluklara en yetkin biçimde ses kazandırmayı bilmiş, parçalı ve yalın anlatımıyla mevcut tüketim kalıplarına, geçerli kültürel kodlara nihilistik bir karşı duruşu dillendirmiştir. Palahniuk’un imgesel evreninde, reel hayatın olmazsa olmazları olarak dayatılan yaşam tarzlarının hijyenik standartlarına sadakate yer yoktur. Tam tersine, toplumsal normların iğrençlik, çirkinlik, zayıflık olarak kategorize ettiği her şeyin son noktasına kadar sahiplenilmesi söz konusudur. Bu ‘pisliklerin’ içinde var olarak, bunlara bulanarak gelişecek özyıkım içeren bir sürecin sonrasında insanlarda gelişeceğine inanılan bir çeşit aydınlanma anına dönük inanç, Palahniuk’un tüm eserlerinin ortak noktasını teşkil eder.

Palahniuk’un yarattığı karakterler fiziksel acının, dibe vurmanın karşılarına çıkardığı yeni olasılıklar yoluyla kendi göbek bağlarını kendileri keserler ve tabir-i caizse yeni, kendilerine ait bir yaşamın rotasını çizerler. Bireyin kendisine dayatılan rolleri ve görevleri bir tarafa bırakarak kendisi olabilmesinin yolu kendi bedeninin ölümlü olduğunu, çeşit çeşit acıyı gönüllü olarak üstlenerek bilince çıkarmasıdır.Birey ancak bundan sonra, melankolik bir neşeyle yeryüzünde kendi kapladığı alanın farkına varacak; özyıkımından, toplumsal kuralları ihlâl edişinden yepyeni var olma, hayatta kalma hâlleri yaratabilecektir. Bu sürecin tinsel çilecilikle özdeşleşen pek çok ortak noktası mevcuttur. Ahir zaman peygamberlerine öykünen Palahniuk’un karşı-kahramanları acının, eziyetin, pisliğin en uç noktalarına doğru yol aldıkça olgunlaşır, güçlenirler. Hatta, bu eylemler vesilesiyle metaforik açıdan ölümsüzlük mertebesine, alternatif manada azizlik konumuna ulaşırlar. Her şeyin sonu, son noktası olarak belletilen kadim ölüm kavramı, Palahniuk’un karakterlerini korkudan titretemez. Onlar ölümün sınırına yaklaştıklarında, bu sınırları gönüllü biçimde ihlâl ettiklerinde hakikaten yaşadıklarını, aldıkları nefesin anlam kazandığını bilenlerdir. Bu nedenle, işkenceye denk, aklın alamayacağı her çeşit fiziksel acı testine de balıklama dalmaktan çekinmezler. Palahniuk’un evreninde aktif veya pasif yollardan ulaşılacak içsel veya dışsal her acı, kişinin özgürleşme serüvenindeki ilk adımı teşkil eder.

Türkiye’de yeni yayımlanan “Çarpışma Partisi” romanında da Chuck Palahnuik’un kendine has temaları misliyle mevcut. Günümüzün yaşayan en büyük yazarlarından biri olan Palahniuk, ütopik iyimserliklere mesafeli tavrıyla dünyanın olanca pisliğine bulanmaktan çekinmemeyi bireysel uyanışının vazgeçilmez güzergâhı olarak belirlemiş karakterlerinin hikâyesini anlatıyor yine. Hatta, “Çarpışma Partisi”ni üstadın başyapıtı “Dövüş Kulübü”nün otobanlarda, otomobiller içinde geçeni olarak da tarif edebiliriz. Toplumsal normların, kuralların gündelik yaşamı ikiye ayırdığı bir zaman ve bağlamda geçiyor “Çarpışma Partisi”. Öğğk Casey adlı kişinin, yani kuduz mikrobunu kendi bedeninde taşıyan, bulaşıcı hastalıklar tarihinin en dehşetengiz müsebbinin ölümünün ardından onu tanıyanların tanıklıklarının dökümünden mürekkep kitap. Öğğk Casey’in çocukluğundan ölümüne (veya doğum-ölüm- yeniden doğum döngüsüne) dair aile, arkadaş, tanıdıkların kişisel aktarımlarından kurulmuş “Çarpışma Partisi”nin anlatısı.

Öğğk Casey, taşrada bir çiftlikte geçen çocukluk yıllarının ardından yerleştiği büyük şehirde Çarpışma Partilerine dahil oluyor. Çocukluğu süresince vücudunun her yanını vahşi hayvanlara gönüllü olarak ısırtarak, onlardan kaptığı çeşit çeşit bulaşıcı hastalığı kendi bünyesine içkin kılan, böylelikle kendini sınayan, yaşadığını fark eden biri Öğğk Casey. Her gününü sanki gizli bir ajandası varmışçasına yaşayan, attığı her adımın kişisel kader yolculuğunu şekillendirdiğinin farkında küçük Casey. Casey’in yaydığı kuduz mikrobunun gerek doğduğu topraklarda, gerekse de gittiği büyük şehirde oynadığı alternatif bir rol var. Kuduz, geçerli toplumsal düzenin karşısında isyancı bir reddiye sembolü konumunda. Dolayısıyla kuduz, genel manada toplumsal bir histeriye neden olurken, Casey’in yakınları, dostları ne onun saçtığı kuduz mikrobundan, ne de üstünde taşıdığı tarantula vb. hayvanlardan rahatsızlar.

Casey, insanların toplumsal düzene uyum sağlayıp sağlamadıklarına göre Gececi ve Gündüzcü olarak kodlandıkları, işe yaramaz addedilen Gececilerin sadece geceleri, örnek vatandaş Gündüzcülerin sadece gündüzleri sokaklarda olabildiği şartlarda, Gececiler için var olan yaşam anlayışını topyekûn sarsacak bir silaha sahip. Onun yaydığı kuduz mikrobu, Salyalılar diye anılan hastalığı kapmış Gececiler için verili kuralları çiğnemenin vesilesi oluyor. Gündüzcüler önce, kendilerini tecrit ederek bu salgından kurtulacaklarını sanıyorlar ama, zamanla Salyalıların safları Gündüzcülerle de dolmaya başlıyor. Kuduz salgını Gececilerden başlayıp tüm toplumu sarıyor, özenle çizilmiş kurallar, sınırlar, yasaklar anlamlarını kaybediyor. Kuduz, dışlanmış bireylerin ölümcül, dehşet içeren ve saikleri belirsiz bir başkaldırısına vesile oluyor.

Böylece, parlak ışıkların, kutsanmış kodların arkasına gizlenmiş atıklar, pislikler yeryüzüne akın ediyor ve kendi varlıklarını görünür kılıyorlar. Kitaba ismini veren Çarpışma Partileri de, belli ritüeller çerçevesinde geceleri arabalarıyla birbirlerine çarpan takımların faaliyetlerinin adı. Öğğk Casey, şehre adımını attığı anda Talihsiz Echo, Vurucu Dunyun, Zavallı Nelson, Yeşil Taylor gibi parti üyeleriyle tanışıyor ve içlerine karışıyor. Çarpışma Partileri’nin kerhen izin verilmiş alt-kültürel etkinlikleri Casey’in ‘kuduzuyla’ birleştiğinde yıkıcı bir içerik kazanıyor. Bu yolla oluşan dinamiği kimilerine göre fazlasıyla dehşet verici, sakınımsız bir dille aktarıyor Palahniuk. Hikâyesini muazzam bir üslupla serimlerken okuyucuyu yeraltının olanca kirine, pasına bulamayı da ihmal etmiyor tabii. Palahniuk, bu tür bilinçli seçimler üzerinden geliştirdiği kurgusunun yanında, olağanüstü bir ritim ve akıcılığa sahip olmayı da ustaca beceriyor, bataklıkta açan çiçekler misali şiirsel bir zarafeti de barındırıyor “Çarpışma Partisi”.

Ölüm, diriliş, tanrılaşmaya öykünme gibi alt temaları ironik, ironik olduğu kadar -alttan alta- hüzünlü bir çaresizliği de duyumsatarak hikâyesine oya gibi işliyor Palahniuk. Her satırı, her metaforu, her olay örgüsüyle okuyanları kendine hayran bırakıyor, dilindeki tatlı zehirle büyülüyor. “Çarpışma Partisi”nde de, her romanında olduğu gibi, zaman geçtikçe kaybolan, irademize rağmen elimizden kayıp giden hayatlarımıza dair öfkeli bir ağıtın uzaktan uzağa yankısını duyumsuyoruz.
“Çarpışma Partisi”ni babası Fred Leander Palahniuk’a adamış Chuck Palahniuk. Romanın mevzusunu ve Chuck Palahniuk’un babasının meşum öyküsünü bilenleri pek de şaşırtmayacaktır bu durum. Bilmeyenler için ise kısaca hatırlatalım: Chuck’ın annesiyle ayrıldıktan sonra baba Palahniuk, gazete ilanı vasıtasıyla bir kadınla tanışır ve ilişki kurar. Bu durumu öğrenen kadının eski kocası Fred Palahniuk’u silahla vurarak öldürür, sonra da cesedini yakar. Bu anekdot üzerinden altını özenle çizmek istiyoruz ki; Chuck Palahniuk, romanlarında yarattığı dünyalara, ilişkilere, kopukluklara ticari istismar gayesiyle yaklaşan yazarlardan biri kesinlikle değil. Bahsettiklerinin, mevzu ettiklerinin tinsel enerjisini, gel-gitlerini ruhunda hissettiği, söz konusu deneyimlere, acılara çok da uzak olmadığı, onun romanlarını objektif gözle okuyan her okuyucu için açık bir gerçek.

“Çarpışma Partisi”, üstadın ihmale gelmez eserlerinden biri. Hayal gücünü ve cesaretini kuşanan her okur, Chuck Palahniuk’un görünmez kılınanlara, kurumsal kültürün marjlara itelediklerine; çukurların ve lağımların rengini, özyıkıma dayalı nihilizmi, neşeli bir vurdumduymazlıkla bezeli melankoliyi içeren bir dili bahşeden romanlarına sarılmalı. “Çarpışma Partisi” de onların en ‘eğlenceli’ olanlarından biri.

10 Ağustos 2010 Salı

ZEN


Keşişin biri Zen ustası Ummon'a sormuş:
"Yolu nasıl bulacağım usta?"

Ummon cevap vermiş:
"Yürü."

26 Temmuz 2010 Pazartesi

"ÇARPIŞMA PARTİSİ" çıktı...





Üstadımız,pirimiz Chuck Palahniuk'un yeni romanı "Çarpışma Partisi" Türkçe olarak yayımlandı sonunda. UYUMSUZLAR olarak bu kitabı da, her Chuck Palahniuk romanı gibi ihmal etmeyin diye hatırlatıyor, klişe tabirle OKUYUN, OKUTUN diyoruz. Bu vesileyle Chuck'ın başyapıtlarından biri olan "Dövüş Kulübü"nden bir kez daha küçük bir doz sunmayı da görev biliyoruz:



“Tyler bana garson olarak bir iş buluyor, sonra Tyler ağzıma bir silah sokuyor ve ebedi hayata ilk adım olarak ölmen gerekiyor diyor. Aslında uzun bir süredir Tyler ve ben birbirimizin en iyi dostuyduk. İnsanlar hep sorar, Tyler Durden hakkında bir şeyler biliyor muydum?
Silahın namlusu boğazımın sonuna kadar dayanmış, “Gerçekten ölmeyeceğiz” diyor Tyler.
Dilimle silahın namlusuna açtığımız susturucu deliklerini hissedebiliyorum. Bir silahın çıkardığı sesin en önemli bölümünü genleşen gazlar oluşturur, ve de kurşunun çıkardığı ince sonik bir patlama duyulur, çünkü kurşun çok hızlı gitmektedir. Susturucu yapmak için, silahın namlusuna sadece delik açmanız gerekir, bir sürü delik. Bu delikler gazın kaçmasına ve kurşunun hızının, ses hızının altına düşmesine sebep olur.
Delikleri yanlış açarsanız, silah elinizi uçuracaktır.
“Bu aslında ölüm değil.” diyor Tyler. “Efsane olacağız. Yaşlanmayacağız.”
Namluyu dilimle yanağıma doğru alıp, Tyler sen vampirlerden bahsediyorsun diyorum.
Üstünde durduğumuz bina on dakika içinde burada olmayacak. Buharla dezenfekte edilmiş nitrik asidin yüzde doksan sekiz konsantresini alırsın, ve bu aside üç kat fazla sülfürik asit eklersin. Bunu buz teknesinde yapmalısın. Göz damlası ile damla damla gliserin eklersin. Nitrogliserinin olur.
Bunu biliyorum çünkü Tyler bunu biliyor.
Nitrogliserini talaşla karıştırırsın ve çok güzel bir plastik patlayıcıya sahip olursun. Bir çok kişi nitrogliserini pamukla karıştırıp, sülfat olarak Epsom tuzu ekler. Bu da işe yarar tabi. Bazıları nitro ile parafin kullanır. Parafin hiçbir zaman benim işime yaramadı.
Böylece Tyler ve ağzımda bir silahla ben Parker-Morris Binasının tepesindeyiz ve camların kırıldığını duyuyoruz. Kenardan bir bak. Bu yükseklikte olmamıza rağmen, bulutlu bir gün. Bu dünyanın en yüksek binası ve bu yükseklikte rüzgar her zaman soğuktur. Burası çok sessiz, uzaya gönderilen deney maymunlarından biriymişsin hissi veriyor. Yapmak için eğitilmiş olduğun küçük görevi yapıyorsun.
Bir kolu çek.
Bir butona bas.
Ne yaptığının farkında bile olmazsın, ve sonra zaten ölürsün.
Yüz doksan bir kat yukarıda, çatının ucundan bakınca, aşağıdaki cadde, durup yukarı bakan insanlardan oluşmuş tüylü bir halı ile benek benek olmuş gibi görünüyor. Kırılan cam tam altımızdaki pencerelerden birine ait. Binanın kenarından bir cam patlıyor ve peşi sıra siyah bir buzdolabı kadar büyük altı çekmeceli bir dosya dolabı fırlıyor, tam altımızda binanın sarp yüzünden altı çekmeceli bir dosya dolabı aşağıya düşmeye başlıyor, yavaşça dönerek düşüyor, düştükçe küçülüyor, ve sıkış tepiş kalabalığın ortasına düşüp kayboluyor.
Altımızdaki yüz doksan bir kattan birinde Kargaşa Projesinin Yıkım Ekibindeki uzay maymunları, tarihin her bir kırıntısını parçalayarak, yabanileşiyorlar.
İnsanın her zaman sevdiğini öldürmesi ile ilgili o eski deyiş, aslında iki şekilde de geçerlidir.
Ağzında bir silah varken ve silahın namlusu dişlerinin arasındayken, sadece sesli harflerle konuşabilirsin.
Son on dakikamızdayız.
Binanın bir camı daha patlıyor ve camlar parlayan güvercin sürüsü gibi etrafa püskürüyor, ve sonra Yıkım Ekibi tarafından itilen koyu ahşap bir masa binanın kenarından milim milim çıkıyor ve kalabalığın içinde kaybolan büyülü bir uçan cisim oluyor.
Parker-Morris Binası dokuz dakika sonra burada olmayacak. Yeteri kadar yanıcı jelatini herhangi bir şeyin temel kolonlarına sararsan, dünyadaki her binayı devirebilirsin. Kum torbalarıyla kuvvetlice bastırıp sıkıştırmalısın ki, patlama kolonun karşısındaki garaja değil, doğrudan kolona yönelsin.
Bu nasıl yapılır mavraları hiçbir tarih kitabında yoktur.
Napalm yapmanın üç yolu: Bir, eşit miktarda benzin ve konsantre portakal suyunu karıştırabilirsiniz. İki, eşit miktarda benzin ve diyet kola karıştırabilirsiniz. Üç, karışım koyulaşana dek parçalanmış kedi yavrularını benzinde çözersiniz.
Nasıl sinir gazı yapıldığını sorun bana. Bütün şu çılgın araba bombalarını.
Dokuz dakika.
Parker-Morris Binası devrilecek, bütün yüz doksan dokuz kat, ormandaki ağacın düşüşü gibi yavaşça düşecek. Kereste. Herşeyi devirebilirsiniz. Üstünde durduğumuz binanın, gökyüzündeki bir nokta olacağını düşünmek çok garip.
Tyler ve ben çatının ucunda, ağzımda bir silah ve ben silahın ne kadar temiz olabileceğini düşünüyorum.
Başka bir dosya dolabının binanın kenarından kayışını, çekmecelerin boşluğa açılışını ve beyaz kağıtların havayla yukarı çekilişini ve rüzgarla savruluşunu izlerken, Tyler’ın tüm cinayet-intihar olayını tamamen unutuyoruz.
Sekiz dakika.
Daha sonra kırılmış olan pencereden duman çıkmaya başlıyor. Yıkım Ekibi belki sekiz dakika içinde ilk patlayıcı maddeyi harekete geçirecekler. İlk patlayıcı, temeldeki patlayıcıyı havaya uçuracak, temeldeki kolonlar devrilecek ve Parker-Morris Binasının seriler halindeki fotoğrafları tarih kitaplarına geçecek.
Beş-resimli zaman-eskisi seriler. Burada, bina ayakta. İkinci resimde bina seksen derecelik bir açıda olacak. Sonra yetmiş üç derece. Dördüncü resimdeki kırk beş derecelik açıda bulunan binanın iskeleti çökmeye başlıyor ve kule iskeletin hafif bir kemer oluşturmasına sebep oluyor. Son karede kule, yüz doksan dokuz katın tamamı, Tyler’ın asıl hedefi olan ulusal müzenin üstüne çöküyor.
“Bu bizim dünyamız artık, bizim” diyor Tyler, “ ve tüm bu eski insanlar öldü.”
Bunun nasıl sonuçlanacağını bilseydim, şu anda ölü ve Cennette olduğum için mutluluktan daha fazlasını hissederdim.
Yedi dakika.
Tyler’ın silahı ağzımda, Parker-Morris Binasının tepesindeyiz. Sıralar, dosya dolapları ve bilgisayarlar binanın etrafındaki insan kalabalığının üstüne meteor gibi yağarken ve kırık camlardan duman tüterken ve üç blok aşağıdaki Yıkım Ekibi saate bakarken, bunların hepsini biliyorum: silahlar, anarşi, patlama, hepsi Marla Singer’la ilgili.
Altı dakika.
Burada üçlü bir durum söz konusu. Ben Tyler’ı istiyorum. Tyler, Marla’yı istiyor. Marla beni istiyor.”


13 Temmuz 2010 Salı

YAGYU SHİNKAGE-RYU 2


MUNENORİ


“Eğer günümüz dünyasını takip ederseniz, gerçek yola sırtınızı dönersiniz. Gerçek yola sırtınızı dönmek istemiyorsanız, dünyayı takip etmeyin.”

“Zihin tüm düşüncelerin kaynağıdır; işte bu yüzden zihin birincidir. Zihin ilktir. İlk düşünce harekettir. İşte bu yüzden girişimi başlatmaktır. Nihai olan budur. İlk düşünce bütün hareketlerin kaynağıdır.”

“Savaş sanatlarının ve Budizm’in uyum içinde yer aldığı birçok örnek bulunur ve savaş sanatları Zen ile anlaşılabilir. Her ikisi de bağlılık ve bir şeylere bağımlı kalmaya, durmaya karşıdır... Nasıl bir gizemli bilgi miras alırsanız alın ya da hangi tekniği kullanırsanız kullanın; eğer zihniniz o teknikte durursa, savaşı kaybedersiniz. Rakibinizin hareketlerinden bağımsız olarak, zihnin böyle bir noktada durmaması başlıca disiplinlerden biridir.”

“Sadece kazanmayı düşünmek hastalıktır. Sadece savaş sanatlarını kullanmayı düşünmek bir hastalıktır. Bir saldırıda bulunmayı ya da bir saldırı beklemeyi düşünmek kadar sadece eğitimini sergilemenin sonuçlarını düşünmek de bir hastalıktır. Bu tip hastalıkları kovmayı düşünmek de bir hastalıktır. Zihinde kalan her ne olursa olsun hastalık olarak nitelendirilmelidir.”

“Bir adam tek bir yolla, bütün yolları anlayabilir.”

“Savaş sanatlarının bir adamı yenmekle ilgili olduğunu düşünmek anafikri kaçırmaktır. Mesele insanları yenmek değildir; kötülüğü ortadan kaldırmaktır. Bir adamın kötülüğünü öldürüp, on binlercesine hayat verme stratejisidir.”

“Büyük öğreti, eğitime başlamanın kapısıdır. Çoğunlukla bir eve geldiğinizde ilk olarak kapıdan içeri girersiniz. Kapı eve yaklaştığınızın göstergesidir. Kapıdan geçtiğinizde eve girer ve evin efendisiyle tanışırsınız. Aynı şekilde öğreti, Yol’a yaklaşmak demektir. Bu kapıdan geçenler Yol’a varır. Ama öğreti sadece kapıdır, evin kendisi değildir. Kapıya bakıp ‘Bu, evdir’ diye düşünmeyin. Ev içeridedir, ona kapıyı geçtikten sonra ulaşılır.”

“Yazılı eserleri okuyup ‘bu Yol’dur’ demeyin. Yazılı eserler Yol’a açılan kapılar gibidir. Bu yüzden ne kadar öğrenirlerse öğrensinler ve kaç Çince karakter biliyor olurlarsa olsunlar Yol’dan habersiz insanlar vardır. Sayfalarla yüzleşip eskilerin notlarını becerikli bir şekilde okusalar da gerçeği bilmezler ve Yol’u kendilerine ait kılamazlar.”

(BÜYÜK USTA MUNENORİ'NİN ÖĞRETİSİNE DEVAM EDECEĞİZ)

12 Temmuz 2010 Pazartesi

YAGYU SHİNKAGE-RYU



MUNENORİ

“İki kılıç karşı karşıya geldiğinde zafer, prensipleri ve işlevi uyumlu bir şekilde birleştiren, elleri ve ayakları düzgün çalışan tarafın olacaktır.”

“Bir kılıcın zaferi ve yenilgisi zihindedir. Elleriniz ve ayaklarınız da zihniniz tarafından kontrol edilir.”

“Kılıçsızlık teriminin anlamı rakibinizin kılıcını elinden almak demek değildir. Kendi kılıcınızı ortaya çıkarmak ve hatta isim yapmak anlamına da gelmez. Kılıçsızlığın anlamı elinizde kılıcınız olmadığı halde başkası tarafından kesilmemektir...
Eğer rakibinizin kılıcının elinden alınmasını istemiyorsa, bu hareketi yapmak için ısrar etmemelisiniz. Kılıçsızlık aynı zamanda rakibiniz bu tavır içindeyken onun kılıcını almamak anlamına da gelir. Zihni kılıcını karşı tarafa vermemekle dolu olan bir adam, rakibini kesme amacını unutur. Sadece kılıcını size vermemeyi düşünürken büyük bir olasılıkla kesmeyecektir...
Kılıçsızlık adı verilen şey, bir adamın kılıcını almak değil, tüm uygulamaları özgür bir şekilde kullanabilmektir. Elinizde bir kılıcınız yoksa ve rakibinizin kılıcını kendi kılıcınız olarak kullanmak istiyorsanız; elinize geçen her şeyi kullanmalısınız. Elinizde bir yelpaze dahi olsa, rakibinizin kılıcını yenmelisiniz.Kılıçsızlık, işte tam da bu davranıştır.”

“Boşluk rakibinizin zihni anlamına gelir. Zihnin herhangi bir şekli ve rengi yoktur, tamamen boştur. Boşluğu, tek olanı görebilmek tabiri, rakibinizin zihnini görebilmeniz anlamına gelir. Zen sizi bu zihnin boşluk olduğu gerçeğiyle aydınlatır.”

“Rakibinizin zihni onun ellerindedir, yukarı kaldırılmıştır ya da yoğunlaşmıştır. Hareket etmeyen bir noktada vurmaya, boşluktan vurmak denir. Boşluk hareket etmez, çünkü bir şekli yoktur. Boşlukta vurabilmenin önemi, sizin hareket etmeyen bir noktaya vuruyor olmanızda yatar. Buna boşluk denir ve Zen’in başlıca prensiplerinden biridir.”

“Zen’de bir deyiş vardır: Çimenlere vur ve yılanı korkut. Çimenlere vurup yılanı korkutmanın altında yatan, rakibi şaşırtıp aklının karışmasına sebep olmaktır. Hile, rakibinize bir şey yapıp onu şaşırtmaktır. Buna SAVAŞ SANATI denir.”

(DEVAMI GELECEK...)

24 Haziran 2010 Perşembe

YARALANACAĞI YERDEN VUR!




TED KACZYNSKİ

1. Bu Makalenin Amacı
Bu makalenin amacı, insan çatışmasının çok basit bir ilkesine, tekno-endüstriyel sistemin düşmanlarının dikkate almaz göründükleri bir ilkeye dikkat çekmektir. Söz konusu ilke, herhangi bir çatışma biçiminde, eğer kazanmak istiyorsanız, düşmanınızın yaralanacağı yerine vurmanız gerektiğidir.
“Yaralanacağı yerden vurmak”tan bahsettiğimde illaki fiziksel darbelere ya da fiziksel şiddetin başka herhangi bir biçimine gönderme yapıyor olmadığımı açıklamak zorundayım. Örneğin sözlü tartışmada “yaralanacağı yerden vurmak”, iddialarınızı rakibinizin pozisyonunun en zayıf olduğu noktaya yöneltmeniz anlamına gelir. Başkanlık seçiminde, “yaralanacağı yerden vurmak”, seçimle ilgili hayati olayları barındıran durumları rakibinizden kazanmanız anlamına gelir. Ben yine de, bu tartışmayı yürütürken fiziksel çarpışmayla benzerlikler kuracağım, çünkü bu daha etkili ve açık bir yol.
Birisi size yumruk attığında, kendiniz onun yumruğuna vurarak savunamazsınız, çünkü onu bu yolla yaralayamazsınız. Kavgayı kazanmak için yaralanacağı yerden vurmanız gerekir. Bu da demektir ki, yumruğun ardına geçmeli ve o kişinin bedeninin duyarlı ve zayıf yerlerine vurmalısınız.
Bir kereste şirketine ait bir buldozerin evinizin yakınındaki ormanı yıktığını ve sizin de onu durdurmak istediğinizi farz edin. Toprağı yaran ve ağaçları alaşağı eden, o buldozerin kepçesidir ama kepçeye bir balyoz indirmek zaman kaybı olacaktır. Eğer balyozla kepçe üzerinde uzun ve zorlu bir çalışma yürütürseniz, ona kullanılmaz hale gelecek zararı vermeyi başarabilirsiniz (1). Fakat buldozerin geri kalanıyla kıyaslandığında, kepçe görece ucuz ve kolay yenilenebilirdir. Kepçe, yalnızca, buldozerin toprağa vurmak için kullandığı “yumruk”tur. Makineyi yenmek için “yumruğun” ardına geçmeniz ve buldozerin hayati parçalarına saldırmanız gerekir. Örneğin motor, radikallerin iyi bildiği araçlarla, az bir zaman ve çaba harcayarak tahrip edilebilir.
Bu noktada, kimseye bir buldozeri tahrip etmesini tavsiye etmediğimi vurgulamalıyım (kendi malı olmadığı sürece). Ya da bu makaledeki herhangi bir nokta, herhangi türden illegal bir faaliyeti tavsiye ediyor gibi de yorumlanmamalıdır. Ben bir mahkumum ve eğer illegal faaliyeti özendirecek olsaydım, bu makalenin hapishanenin dışına çıkmasına izin bile verilmezdi. Buldozer benzeşimini kullanıyorum, çünkü bu açık ve etkili; ve aynı zamanda radikaller tarafından takdir edilecektir.
2. Teknoloji Hedeftir
“Çağdaş tarihsel süreci belirleyen temel değişken(in) teknolojik gelişme tarafından sağlandı”ğı (Celso Furtado) genel olarak kabul edilir. Teknoloji, dünyanın mevcut durumundan – geri kalan her şeyden daha fazla – sorumludur ve dünyanın gelecekteki gelişimini kontrol edecektir. Bu yüzden ortadan kaldırmamız gereken “buldozer”, modern teknolojinin ta kendisidir. Çoğu radikal bunun farkındadır ve bu nedenle görevin tekno-endüstriyel sistemin tümünü yok etmek olduğunu anlamaktadır. Ama malesef, sistemi yaralandığı yerden vurma gerekliliğine çok az dikkat edilmiştir.
McDonald’s ya da Sturbuck’s ı tarumar etmek anlamsızdır. McDonald’s ya da Sturbuck’s i iplediğim için söylemiyorum. Birisinin bunları dağıtıp dağıtmaması umurumda değil. Fakat bu, devrimci faaliyet değildir. Dünyadaki tüm fast-food zinciri yok edilse bile tekno-endüstriyel sistem sonuçta asgari düzeyde bir zarara uğrayacaktır, çünkü sistem, fast-food zinciri olmadan da rahatlıkla yaşamaya devam edebilir. McDonald’s ya da Sturbuck’s a saldırdığınızda, yaralanacağı yerden vuruyor olmuyorsunuz.
Bundan birkaç ay önce Danimarkalı genç bir adamdan mektup aldım. Genç adam tekno-endüstriyel sistemin yok edilmesi gerektiğine inanıyordu, çünkü – söylediği gibi – “Böyle devam edersek ne olacak?”. Bununla birlikte, göründüğü kadarıyla onun “devrimci” faaliyeti kürk çiftliklerine baskın yapmaktı. Bu faaliyet, tekno-endüstriyel sistemi zayıflatma aracı olarak, tamamen kullanışsızdır. Hayvan özgürlükçüleri kürk endüstrisini tamamen yok etmekte başarılı olsalar bile, sisteme hiç zarar vermiş olmayacaklar çünkü sistem kürkler olmadan da mükemmel bir şekilde işleyebilir.
Vahşi hayvanları kafeslere tıkmanın dayanılmaz olduğuna ve bu uygulamaya son vermenin soylu bir amaç olduğuna katılıyorum. Fakat başka soylu amaçlar da vardır: trafik kazalarının önüne geçmek, evsizler için barınak sağlamak ya da yaşlıların yolda karşıdan karşıya geçmesini sağlamak gibi. Yine de yeterince aptal olmayan kimse bunu devrimci faaliyetle karıştırmaz ya da bunların sistemi zayıf düşürecek şeyler olduğunu sanmaz.
3. Kereste Endüstrisi İkincil Bir Sorundur.
Başka bir örneği ele alırsak, aklı başında olan kimse, gerçek vahşi hayat gibi bir şeyin tekno-endüstriyel sistem var olmaya devam ettiği sürece hayatta kalabileceğine inanmaz. Çoğu çevreci radikal, bunun sistemin çöküşü için neden ve umut olduğu konusunda hem fikir. Fakat pratikte, tüm yaptıkları kereste endüstrisine saldırmak.
Kereste endüstrisine saldırmalarına kesinlikle hiçbir itirazım yok. Aslında bu, kalben yakın hissettiğim bir sorundur ve radikallerin kereste endüstrisine karşı kazandıkları başarılardan keyif alıyorum. Buna ek olarak, burada açıklama ihtiyacı hissettiğim nedenlerle, kereste endüstrisine karşı çıkmanın sistemi yıkma çabalarının bir öğesi olması gerektiğini düşünüyorum.
Fakat kereste endüstrisine saldırmak sisteme karşı çalışmak için kendi başına etkili bir yol değildir; hatta pek mümkün olmasa da, radikaller dünyanın her tarafındaki keresteciliği durdurmayı başarsalar dahi, bu, sistemi alaşağı etmeyecektir. Ve vahşi hayatı kalıcı bir şekilde kurtaramayacaktır. Politik iklim er ya da geç değişecek ve kerestecilik yeniden başlayacaktır. Kerestecilik dirilmese bile, vahşi hayatın yok edileceği ya da yok edilmese de uysallaştırılacağı ve evcilleştirileceği başka olaylar olacaktır. Madencilik ve maden araştırmaları, asit yağmuru, iklim değişiklikleri ve türlerin nesillerinin tükenişi vahşi hayatı tahrip ediyor; vahşi hayat – diğer şeylerin yanı sıra, hayvanların elektronik takibi, nehirlerin planlı üretilen balıklarla doldurulması ve genetik müdaheleye uğramış ağaçların dikilmesini kapsayan yollarla – yeniden yaratım, bilimsel çalışma ve kaynak yönetimi aracılığıyla uysallaştırılıyor ve evcilleştiriliyor.
Vahşi hayat yalnızca tekno-endüstriyel sistemin yok edilmesiyle kalıcı bir şekilde korulanabilir ve sistemi kereste endüstrisine saldırarak yok edemezsiniz. Sistem kereste endüstrisi ölse de kolaylıkla ayakta kalabilir, çünkü odun ürünleri sistem için faydalı olsa da, gerekirse başka malzemelerle değiştirilebilir.
Sonuç olarak, kereste endüstrisine saldırdığınızda sisteme yaralanacağı yerden vuruyor olmuyorsunuz. Kereste endüstrisi yalnızca, sistemin vahşi hayatı tahrip ettiği “yumruk”tur (ya da yumruklardan biridir) ve aynı yumruk yumruğa kavgada olduğu gibi, yumruğa vurarak kazanmazsınız. Yumruğun ardına geçmeli ve sistemin en duyarlı ve hayati organına vurmalısınız. Tabii, barışçıl protestolar gibi yasal araçlarla.
4. Sistemin Dayanıklı Olmasının Nedeni
Tekno-endüstriyel sistem, sözde “demokratik” yapısı ve sonuçtaki esnekliğine bağlı olarak, olağanüstü derecede dayanıklıdır. Diktatoryal sistemler katı olmaya eğilimlidirler; sisteme isabetli bir şekilde zarar verecek onu zayıflatacak toplumsal gerilimler ve direniş inşa edilebilir ve bunlar devrime yol açabilir. Fakat “demokratik” sistemde, toplumsal gerilim ve direniş tehlikeli bir şekilde inşa edildiğinde, sistem bu gerilimleri güvenli bir seviyeye çekmek için yeterince esner ve yeterince uzlaşır.
1960’larda insanlar, daha çok büyük şehirlerimizin havasındaki görünür ve koklanabilir pislik kendilerini fiziksel olarak rahatsız etmeye başladığı için, çevre kirliliğinin ciddi bir sorun olduğunu fark ettiler. Çevre Koruma Ajansı’nın kurulmasına ve sorunun azaltılması için önlemler alınmasına yetecek kadar protsto baş gösterdi. Tabii ki, kirlilik sorunlarımızın çözülmekten çok çok uzak olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak halkın şikayetlerinin durulmasını ve sistem üstündeki baskının birkaç yıllığına azalmasını sağlayacak müdahaleler yapıldı.
Bu nedenle, sisteme saldırmak bir lastik parçasına vurmaya benziyor. Çekiçle bir darbe bir döküm demiri tuzla buz edilebilir çünkü döküm demir katı ve kırılgandır. Fakat lastik parçasını ona hiç zarar vermeden yumruklayabilirsiniz çünkü esnektir: Protestonun önünde size yol verir, protestonun gücünü ve önemini yitirmesine yetecek kadar… Sonra sistem geri seker.
Bu yüzden, sisteme yaralanacağı yerden vurmak için, sistemin geri tepmeyeceği, sonuna kadar savaşacağı konular seçmek zorundasınız. Çünkü ihtiyacınız olan, sistemle uzlaşmak değil, ölüm kalım mücadelesidir.
5. Sisteme Kendi Değerlerine Göre Saldırmak Yararsızdır
Sisteme onun teknolojik-temlli değerlerine göre değil, sistemin değerleriyle uyuşmaz olan değerlere göre saldırmak kesinlikle esastır. Sisteme onun değerlerine göre saldırdığınız sürece, sistemi yaralanacağı yerden vurmuş olmazsınız, sistemin yol vererek ve geri teperek protestonun altını boşaltmasına izin vermiş olursunuz.
Örneğin, eğer kereste endüstrisine öncelikle ormanlara su kaynaklarını ve yeniden yaratım fırsatlarını korumak için gerek duyulduğu temelinde saldırırsanız, sistem kendi değerlerinden taviz vermeden protestonun içini boşaltmak için zemin sağlar: Su kaynakları ve yeniden yaratım sistemin değerleriyle tamamen uyumludur ve eğer sistem esnerse, su kaynakları ve yeniden yaratım adına keresteciliği kısıtlarsa, o halde yalnızca kendi değerler kodu için taktiksel olarak geri çekilmiş olur, yoksa stratejik bir bozguna uğramış olmaz.
Mağdurlaştırma konularını (ırkçılık, cinsiyetçilik, homofobi ya da yoksulluk gibi) öne sürerseniz, sistemin değerleriyle çatışıyor ve hatta sistemi esnemesi ve uzlaşması için bile zorluyor olmazsınız. Doğrudan sisteme yardım ediyor olursunuz. Sistemin en bilgeli destekleyicileri, ırkçılık, cinsiyetçilik, homofobi ve yoksulluğun sisteme zararlı olduğunun farkındadır ve bu nedenle sistemin kendisi mağdurlaştırmanın bu ve benzeri biçimleriyle savaşmaya uğraşır.
“Sweatshop”lar (2), düşük ücret ve berbat çalışma koşullarıyla bazı şirketlere kar getiriyor olabilir, ama sistemin bilge destekleyicileri işçilere daha uygun davranıldığında bir bütün olarak sistemin daha iyi işlediğini çok iyi biliyorlar. Sweatshop’ları konu edindiğinizde sistemi zayıflatmıyor, onu güçlendiriyorsunuz.
Çoğu radikal, ırkçılık, cinsiyetçilik ve sweatshop’lar gibi gereksiz konular üzerine odaklanmanın cazibesine kapılıyorlar, çünkü bu daha kolay. Sistemin taviz verebileceği ve Ralph Nader, Winona La Duke, işçi sendikaları ve diğer tüm pembe reformculardan destek görebilecekleri bir konu seçiyorlar. Belki sistem baskı altında biraz geri adım atacak, eylemciler çabalarının belli bazı sonuçlarını görecekler ve bir şeyler başardıkları gibi tatminkar bir illüzyon elde edecekler. Fakat gerçekte, tekno-endüstriyel sistemi yok etmek yolunda hiç ama hiçbir şey başarmış olmayacaklar.
Küreselleşme konusu teknoloji sorunuyla tamamen ilgisiz değildir. “Küreselleşme” adı verilen ekonomik ve politik tedbirler paketi, ekonomik büyümeyi ve sonuçta teknolojik ilerlemeyi teşvik ediyor. Yine de, küreselleşme önemi az olan bir konudur ve devrimciler için iyi seçilmiş bir hedef değildir. Sistem küreselleşme konusunda zarar görmeden zemin sağlayabilir. Küreselleşmeyi aslında sona erdirmeden, protestoların içini boşaltmak amacıyla küreselleşmenin olumsuz çevresel ve ekonomik sonuçlarını hafifletebilir. Hatta sıkıştığında, küreselleşmeye toptan son vermek için uğraşabilir bile. Büyüme ve ilerleme yine de sürecektir, sadece biraz daha düşük bir düzeyde. Ve küreselleşmeyle savaştığınızda sistemin asıl değerlerin saldırmış olmuyorsunuz. Küreselleşme karşıtlığı, işçiler için uygun ücretleri muhafaza etmek ve çevreyi korumaktan hareket ediyor ve bunların her ikisi de sistemin değerleriyle tam anlamıyla uyumludur. (Sistem, kendi çıkarı için, çevresel bozulmanın çok ileri gitmesine izin veremez.) sonuçta, küreselleşmeyle savaştığınızda sistemi gerçekten yaralandığı yerden vurmuş olmuyorsunuz. Çabalarınız bir reformu teşvik edebilir, fakat tekno-endüstriyel sistemin alaşağı edilmesi amacı için faydasızdır.
6. Radikaller Sisteme Kesin Sonuç Getiren Noktalardan Saldırmalıdır.
Tekno-endüstriyel sistemin imhası doğrultusunda etkili çalışmak için devrimciler, sisteme kendisinin zemin sağlamaktan çekineceği noktalarda saldırmalıdır. Sistemin hayati organlarına saldırmalılar. Tabii, “saldırı” sözcüğünü kullandığımda fiziksel saldırıya gönderme yapmıyorum, yalnızca yasal protesto ve direniş biçimlerinden söz ediyorum.
Sistemin hayati organlarına örnekler şunlardır:
A. Elektrik gücü endüstrisi. Sistem tamamen elektrik gücü şebekesine bağımlıdır.
B. İletişim endüstrisi. Telefon, radyo, televizyon, e-posta ve benzerleri aracılığıyla hızlı iletişim olmadan sistem hayatta kalamaz.
C. Bilgisayar endüstrisi. Hepimiz biliyoruz ki, bilgisayarlar olmadan sistem çabukça çöker.
D. Propaganda endüstrisi. Propaganda endüstrisi, eğlence endüstrisini, eğitim sistemini, gazeteciliği, reklamcılığı, halkla ilişkileri ve aşağı yukarı tüm politika ve akıl sağlığı endüstrisini kapsar. Sistem, insanlar yeterince yumuşak başlı ve uyumlu olmadıkları ve sistemin onlarda ihtiyaç duyduğu alışkanlıklara sahip olmadıkları sürece işleyemez. İnsanlara bu tür düşünme ve davranışları öğretmek propaganda endüstrisinin işlevidir.
E. Biyoteknoloji endüstrisi. Sistem (bildiği kadarıyla) ileri biyoteknolojiye henüz fiziksel olarak bağımlı değil. Bununla birlikte, kendisi için kritik bir öneme sahip olan Biyoteknoloji konusu üzerinden karşıtlığa yol vermeye katlanamaz. Bunu birazdan tartışacağım.
Tekrar: Sistemin bu hayati organlarına saldırdığınızda, bunlara sistemin değerlerine göre değil, sistemin değerleriyle uyuşmaz olan değerlere göre saldırmanız zorunludur. Örneğin, elektrik gücü endüstrisine çevreyi kirlettiğinden hareketle saldırırsanız, sistem elektrik üretmenin daha temiz yöntemlerini geliştirerek protestonun içini boşaltabilir.
Hatta daha da beteri, sistem tamamen rüzgar ve güneş enerjisine geçebilir. Bu durum çevresel tahribatı azaltmak için çok işe yarayabilir ama tekno-endüstriyel sisteme son vermez. Ya da sistemin esas değerleri için bir bozgunu temsil etmez. Sisteme karşı herhangi bir şey başarmak için, bir ilke olarak, elektriğe bağımlılığın insanları sisteme bağımlı kılması zemininde, elektrik gücü üretiminin tümüme saldırmalısınız. Bu, sistemin değerleriyle bağdaşmaz bir zemindir.
7. Biyoteknoloji Politik Saldırı İçin En İyi Hedef Olabilir.
Politik saldırı için bekli de en umut verici hedef Biyoteknoloji endüstrisidir. Her ne kadar devrimciler azınlıklar tarafından tatbik edilse de, genel nüfustan bir derecede destek, sempati ya da en azından rıza gelmesi yararlı olur. Bu tür bir destek ya da rıza kazanmak politik eylemin hedeflerinden biridir. Politik saldırınızı, örneğin, elektrik gücü endüstrisine yoğunlaştıracak olursanız, radikal bir azınlık dışındakilerden destek almak aşırı derecede zor olacaktır, çünkü çoğu insan yaşama tarzlarındaki değişikliklere direnir, özellikle de onları rahatsız eden değişikliklere. Bu nedenle, çok azı elektrik kullanımına son vermeyi isteyecektir.
Fakat insanlar henüz kendilerini ileri biyoteknolojiye elektriğe olduğu kadar bağımlı hissetmiyorlar. Biyoteknolojiyi yok etmek hayatlarını radikal bir şekilde değiştirmeyecek. Aksine, biyoteknolojinin süre giden gelişmesinin hayat tarzlarını dönüştüreceği ve uzun zamandır var olan insan değerlerini sileceği insanlara gösterebilir. Böylece radikaller, biyoteknolojiye meydan okurken, insanın değişime yönelik doğal direnişini kendi lehlerine seferber etmeyi başarabilirler.
Ve Biyoteknoloji sistemin kaybetmeyi göze alamayacağı bir konudur. Sistemin sonuna kadar savaşmak zorunda kalacağı bir konudur, ki ihtiyacımız da tam olarak bu. Fakat –bir kez daha yineleyecek olursam- biyoteknolojiye sistemin kendi değerlerine göre değil, sisteminkilerle bağdaşmaz olan değerlere göre saldırmak zorunludur. Örneğin biyoteknolojiye öncelikle onun çevreye zarar verebileceği veya genetik müdahaleye uğramış yiyeceklerin sağlığa zararlı olabileceği üzerinden saldırırsanız, sistem zemin sağlayarak veya uzlaşarak –örneğin, genetik araştırmalarda yüksek gözetim ve genetik müdahaleye uğramış mısırlarda özenli tahlil ve denetimi ortaya koyarak- saldırınızı hafifletecektir. İnsanların endişeleri böylece azalacak ve protesto sindirilecektir.
8. İlke Olarak Tüm Biyoteknolojiye Saldırılmalıdır.
Böylece, biyoteknolojinin şu yada bu olumsuz sonucunu protesto etmek yerine, (a) biyoteknolojinin canlıların tümüne hakaret olduğu; (b) sistemin eline çok fazla güç verdiği; (c) binlerce yıldır var olan temel insan değerlerini radikal bir şekilde dönüştüreceği; ve sistemin değerleriyle bağdaşmaz olan benzer gerekçeler dayanarak, ilke olarak modern biyoteknolojinin tümüne saldırmalısınız.
Bu tür saldırıya karşılık, sistem karşılamak ve savaşmak zorunda kalacaktır. Aşırı düzeyde esneyerek saldırıyı hafifletmeye kalkışamaz, çünkü biyoteknoloji tüm teknolojik ilerleme girişimi için çok merkezidir ve sistem, esnediğinde taktiksel bir geri çekilme yapıyor olmayacak, değerler kodunda büyük bir stratejik bozguna uğruyor olacaktır. Sistemin bu değerleri yavaş yavaş yıpratılacak ve kapı, sistemin temellerini yaracak sonraki politik saldırılar için açılacaktır.
Doğru, ABD Temsilciler Meclisi yakın zamanda insan kopyalamanın yasaklanması yönünde oy kullandı ve en azından bazı kongre üyeleri bunun için doğru gerekçeler gösterdiler. Okuduğum gerekçeler dinsel terimlerle çerçevelenmişti, fakat söz konusu dinsel terimler hakkında ne düşünürseniz düşünün, bu gerekçeler teknolojik olarak kabul edilemez gerekçelerdi. Ve önemli olan da bu.
Bu nedenle, kongre üyelerinin insan kopyalama üzerine yaptıkları oylama, sistem için hakiki bir bozgundur. Fakat bu, çok ama çok küçük bir bozgundu, çünkü yasaklanmanın kapsamı çok dar –biyoteknolojinin ufacık bir bölümü etkilendi- ve zaten yakın gelecekte insan kopyalama sistem için az bir pratik faydaya sahip olacak. Fakat Temsilciler Meclisi’nin hareketi, bunun sistemin zayıf bir noktası olduğunu ve biyoteknolojinin tümüne yönelik daha geniş bir saldırının sisteme ve onun değerlerin büyük bir zarar verebileceğini akla getiriyor.
9. Radikaller Biyoteknolojiye Henüz Etkili Bir Şekilde Saldıramıyor.
Bazı radikaller biyoteknolojiye politik veya fiziksel olarak saldırıyorlar, ama bildiğim kadarıyla biyoteknolojiye karşıtlıklarını sistemin kendi değerlerine göre açıklıyorlar. Yani temel şikayetleri, çevresel yıkım ve sağlığa zarar riskleri.
Ve biyoteknoloji endüstrisine yaralanacağı yerden vurmuyorlar. Yeniden fiziksel çarpışmayla benzerlik kurarsam, farz edin ki kendinizi dev bir ahtopota karşı savunmak zorundasınız. Ahtapotun dokunaçlarının ucuna vurarak etkili bir şekilde savaşamazsınız. Kafasına saldırmak zorundasınız. Faaliyetlerini okuduğum kadarıyla, biyoteknolojiye karşı çalışan radikaller hala ahtapotun dokunaçlarının ucuna vurmaktan daha fazla bir şey yapmıyorlar. Sıradan çiftçileri genetik müdahaleye uğramış tohumları ekmemeleri konusunda ayrı ayrı ikna etmeye çalışıyorlar. Fakat Amerika’da binlerce çiftlik var, bu yüzden çiftçileri ayrı ayrı ikna etmek, genetik mühendisliğiyle savaşmak için aşırı derecede verimsiz bir yol. Biyoteknolojik işle uğraşan araştırmacı bilim adamlarını ya da Monsanto gibi şirketlerin yöneticilerini biyoteknoloji endüstrisini terk etmeleri konusunda ikna etmek çok daha etkili olacaktır. İyi araştırmacı bilim adamları özel yetenekleri ve kapsamlı eğitimleri olan insanlardır, bu nedenle yenilerini bulmak zor olur. Aynısı, şirketlerin yüksek yöneticileri için de geçerli. Bunların birkaçını biyoteknolojiden uzaklaşmaları yönünde ikna etmek, biyoteknolojiye, bin çiftçiyi genetik müdahaleye uğramış tohumları ekmemesi konusunda ikna etmekten çok daha fazla zarar verecektir.
10. Yaralanacağı Yerden Vur.
Sisteme politik saldırı için biyoteknolojinin en iyi konu olduğunu düşünmekte haklı olup olmadığım tartışmaya açıktır. Fakat bugün radikallerin, enerjilerinin çoğunu teknolojik sistemin ayakta kalmasıyla hemen hemen hiç ilgisi olmayan konulara harcadıkları tartışmasız. Hatta doğru konuyu işaret ettiklerinde bile, yaralanacağı yerden vurmuyorlar. Bu yüzden radikallerin küreselleşme üzerinde öfkeli tepinmeler yapmak için sonraki dünya ticaret zirvesine koşturmak yerine, üzerine düşünmek için zaman ayırmaları gereken şey, sisteme gerçekten yaralanacağı yerden nasıl vuracakları olmalıdır.

CHARLES BUKOWSKİ'DEN VECİZELER


“Benim kadın düşmanı olduğumu düşünüyorlar, ama değilim. Kitaplarımı okumayıp duyduklarıyla karar veren insanlar bunlar. "Bukowski kadın düşmanı bir domuzdur!" Bunu duyuyorlar ama işin aslı nedir diye merak etmiyorlar. Evet, zaman zaman kadınları aşağıladığım doğru, ama erkekleri de aşağılıyorum. Hatta herkesten çok kendimi aşağılarım. Birinin aşağılanmayı hak ettiğini düşünüyorsam aşağılarım -erkek, kadın, çocuk, köpek, fark etmez. Kadınlar fazla hassas, ayrımcılığa maruz kaldıklarını sanıyorlar. Onların sorunu da bu.”

“En iyisi kimsenin döveceğini tahmin etmediği birini dövmektir. Öyle biriyle kapıştım bir keresinde, bana kafa tutup duruyordu. "Tamam lan, gel bakalım," dedim. Fos çıktı herif -hiç zorlanmadan marizledim. Yerde öylece yatıyordu. Burnu kan içinde filan. Şöyle dedi bana: "Hay Allah, o kadar ağır hareket eden birisin ki seni kolaylıkla pataklarım sanmıştım. Ama dövüş başlayınca ellerini göremedim, o ne hızdı öyle. Ne oldu?" Ben de, "Bilmiyorum, moruk, bu iş böyledir," dedim. Saklarsın. O an için saklarsın.”

“Ucubeyiz. Bunu idrak edebilsek kendimizi sevmeyi becerebileceğiz belki.İçimizde dolanan bağırsaklarımızla, birbirimizin gözlerine bakıp, "seni seviyorum," derken içimizde yavaşça karbona dönüşen bokumuzla ve birbirimizin yanında osurmayız. Her şeyin komik bir yanı var!”

“Tembellik etmeyi bilmek lazım. İşin özü tempodur. Yaptığından tamamen uzaklaşıp doğru zamanda mola almazsan her şeyi kaybedersin. İster aktör ol, ister ev kadını, fark etmez.Doruk noktalarının arasında hiçbir şey yapmadığın boşluklar olmalı. Yatağa uzanıp tavanı seyret. Bu çok, çok önemlidir,Hiçbir şey yapmamak, çok çok önemli. Ve bu çağdaş toplumda kaç kişi yapıyor bunu? Çok az. Bu yüzden herkes kaçık, saldırgan, öfke ve nefret dolu.”

“Şiddetin çoklukla yanlış yorumlandığını düşünüyorum. Belli bir şiddet gereklidir. Hepimizin içinde çıkmayı talep eden bir enerji var. O enerji bastırılırsa deliririz. Hepimizin arzuladığı o mutlak huzur hali arzulanacak bir bölge değildir. Bir şekilde yapımıza uygun değil. Boks maçlarını seyretmeyi bu yüzden seviyorum, gençliğimde de bu yüzden severdim arka sokaklarda dövüşmeyi. "Enerjinin şerefli bir biçimde dışa vurulması," bazen şiddet olarak yorumlanır. "İlginç delilik" ve "iğrenç delilik" vardır. Şiddetin de iyi ve kötü biçimleri var. Yani belirsiz bir sözcük şiddet. Başkalarına fazla zarar vermedikçe yerine göre iyi olabilir.”

18 Haziran 2010 Cuma

FIGHT CLUB


Tyler siyah beton zeminli bodrum katının orta yerindeki tek ışığın altına geçiyor ve yüze yakın adamın gözlerindeki karanlıkta o ışığın titreşmesini görebiliyor. Tyler'ın bağırarak söylediği ilk şey şu: " Dövüş kulübünün ilk kuralı dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır."

Dövüş kulübünde gördüğünüz şey, kadınlar tarafından yetiştirilmiş bir erkekler kuşağıdır.Tyler erkeklerle dolu o bodrum katının zifiri karanlığı içindeki tek ışığın altında duruyor ve öbür kuralları sıralıyor:

" Dövüş başına iki kişi, her seferinde tek dövüş, pabuç ve gömlek yok, dövüşler sürmesi gerektiği kadar sürer. "

" Ve son kural ," diye bağırıyor Tyler. "Bu gece dövüş kulübünde ilk gecenizse, mutlaka DÖVÜŞMEK zorundasınız ! "

29 Nisan 2010 Perşembe

1 MAYIS ÜZERİNE




Toplumsal grupların/kümelenmelerin tümünde her sene takvimin malûm günlerinde gözle görülür bir canlanma, hareketlilik yaşanır. Muktedirler sahip oldukları ayrıcalıklarına, iktidarlarına halel gelmemesi, mevcut ‘huzur’ ve ‘barış’ atmosferinin hâkimiyetini korumak için seferber olurken, kendilerini sistemin kurulu değerlerine karşıt pozisyonda konumlandıranlar da ‘isyancılıklarını’, ‘yıkıcı enerjilerini’ böylesi takvim yapraklarına sadakat üzerinden hatırlarlar.

Özellikle yaşadığımız topraklar açısından 1 Mayıslar bu bağlamdaki karşılıklı teyakkuz hâlinin en gözde tarihleri olagelmiştir. Sol geleneğin güçlü ve savaşkan olduğu coğrafyamızda “işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü” olarak tanımlanan 1 Mayıs günleri, her çeşit siyasi/sosyal grup tarafından gövde gösterisinin, kendi varlığını ele güne hatırlatmanın olmazsa olmaz zamanı olarak algılanmaktadır. Her tıynetten solcu veya sol politikaya hevesle imrenen grup, 1 Mayıs için aylar önceden hazırlıklara başlar, planlar/stratejiler belirler. Takvim eylemciliği için her ekibin kendine has bir tarihsel referansı da vardır tabii ki: Solcular açısından işçi sınıfının enternasyonal dayanışmasının sembol günüdür 1 Mayıslar; sınıfçı anarşistler Haymarket anılarına yaslanır, sendikacılar için sosyal hak talepleri uğrunda mücadele mevzisidir vs. vs. 1 Mayıs’ın bayram mı, kavga günü mü olduğu üzerinden gelişen uzun yıllara dayalı tartışmalar, karşılıklı polemikler yıllardır aynı lafızlarla sürer gider...

Ancak, bütün bu laf ve iddia enflasyonu içinde söz konusu tüm 1 Mayıs ahalisini dikine kesen bir ortak payda mevcuttur. Kızılından beyazına, ‘karasından’ moruna 1 Mayısçıların hepsi sistemin Büyük Gösterisi’nin içinde kendilerine verilen rolleri oynamaktadırlar; kimileri reformları talep ederek uzlaşmacı bayram havasını yaratarak, kimileri ise eylemciliği randevulu, ilanlı kitle mitinglerine hapsederek... Aralarındaki farklar salt seçilen araçların farklılığından ibarettir. Mitinglerde karnaval esrimesiyle bayram kutlayanlar da, vitrinleri taşlayanlar da niteliksel açıdan aynı gösterinin özneleri durumundadırlar. Topyekûn törenlerle kutlanan 1 Mayıslar özünde kitle kuyrukçuluğunun dışavurumudur; Büyük Gösteri’nin kendine muhalif olanı içine dahil etmesinin, kendi oyununa katmasının göstergesi, piyesteki iyi ve kötü rollerin geçerli kodlar düzleminde muhaliflerce de benimsenmesidir.

2010 1 Mayıs’ında da bu semboller evreninden muaf, isyankâr bir potansiyel mevcut değildir. Yaşadığımız topraklardaki anarşist olma iddiasındaki grupların hemen hemen tümü 1 Mayıs özelinde de Büyük Gösteri’ye, sosyal merkezciliğe, sol dernekçiliğe, kuyrukçuluğa sadakatini korumaktadır. Bu tür ‘anarşistlerin’ tümünün derdi, 1 Mayıs kortejini oluşturmak, dostlar alışverişte görsün misali alanda şu veya bu şekilde yerini almak suretiyle rutin ‘eylemcilik’ görevini üstlenmenin huzuruyla mutlu mesut günü kurtarmaktır. Aralarındaki nüans tartışmalarına aldanmayın; ‘alanda en büyük anarşist kortej biz olacağız’ sıkıntısındakiyle, ‘arama noktasına kadar yürüyeceğiz, böylece en devrimci olduğumuzu göstereceğiz’ diye yazanın motivasyonu arasında hiçbir fark yoktur. Tümünün varlık alanı sistemin gösteri platformudur, bunun dışında bir var olma, eyleme biçimini tahayyül bile edemezler.

İsyancı anarşistler bireyin içinde gelişen isyankâr dürtünün hiçbir gösteriye, kurala, ritüele hapsedilemeyeceğini savunuyorlar. Ruhumuzu parça parça yok eden tekno-endüstriyel sistemin her parçası, egemenlerin icadı olan saatlerin, takvimlerin her biriminde bize acı vermeye, öfkemizi bilemeye devam ediyor. İsyan için takvim, güruh, örgüt gerekmez. İsyan için topluluk, reklâm, strateji de gerekmez. Sistemin çarklarını yağlayan figüranlar olmamak için her anı, her mevsimi varoluşsal neşenin, kendiliğinden coşkunun, UYUMSUZLUĞUN yıkıcı enerjisiyle doldurmak elzemdir! Sisteme kendi seçtiği yerden, kendi seçtiği araçla, kendi seçtiği tarihte vuran eylemler ancak onu yaralayabilir; gerisi palavradan, kendini kandırmaktan ibarettir!
Bu nedenle, kitle mitinglerinde, binlerce insanın arkasında saf tutulan kortejlerde, kalabalıkların korunaklı mevzileri arasında dostlarımız İsyancı Anarşistleri boşuna aramasınlar; orada olmayacağız. 1 Mayıs’larda alanlarda olmayacağız; bireysel seçimlerimiz doğrultusunda herhangi bir zamanda neredeysek yine orada olacağız, herhangi bir zamanda neyi eylemeyi kendi irademiz açısından doğru buluyorsak onunla meşgul olacağız.

-UYUMSUZLAR FRAKSİYONU-