26 Ağustos 2010 Perşembe
11 Ağustos 2010 Çarşamba
ACIYLA ARINMAK

GÖK
Çağdaş edebiyatın en yetkin, ayrıksı yazarlarından biridir Chuck Palahniuk. “Görünmez Canavarlar”dan “Tekinsiz”e, “Dövüş Kulübü”nden “Tıkanma”ya tüm romanlarında modern zamanların bireyde var ettiği uyumsuzluklara en yetkin biçimde ses kazandırmayı bilmiş, parçalı ve yalın anlatımıyla mevcut tüketim kalıplarına, geçerli kültürel kodlara nihilistik bir karşı duruşu dillendirmiştir. Palahniuk’un imgesel evreninde, reel hayatın olmazsa olmazları olarak dayatılan yaşam tarzlarının hijyenik standartlarına sadakate yer yoktur. Tam tersine, toplumsal normların iğrençlik, çirkinlik, zayıflık olarak kategorize ettiği her şeyin son noktasına kadar sahiplenilmesi söz konusudur. Bu ‘pisliklerin’ içinde var olarak, bunlara bulanarak gelişecek özyıkım içeren bir sürecin sonrasında insanlarda gelişeceğine inanılan bir çeşit aydınlanma anına dönük inanç, Palahniuk’un tüm eserlerinin ortak noktasını teşkil eder.
Palahniuk’un yarattığı karakterler fiziksel acının, dibe vurmanın karşılarına çıkardığı yeni olasılıklar yoluyla kendi göbek bağlarını kendileri keserler ve tabir-i caizse yeni, kendilerine ait bir yaşamın rotasını çizerler. Bireyin kendisine dayatılan rolleri ve görevleri bir tarafa bırakarak kendisi olabilmesinin yolu kendi bedeninin ölümlü olduğunu, çeşit çeşit acıyı gönüllü olarak üstlenerek bilince çıkarmasıdır.Birey ancak bundan sonra, melankolik bir neşeyle yeryüzünde kendi kapladığı alanın farkına varacak; özyıkımından, toplumsal kuralları ihlâl edişinden yepyeni var olma, hayatta kalma hâlleri yaratabilecektir. Bu sürecin tinsel çilecilikle özdeşleşen pek çok ortak noktası mevcuttur. Ahir zaman peygamberlerine öykünen Palahniuk’un karşı-kahramanları acının, eziyetin, pisliğin en uç noktalarına doğru yol aldıkça olgunlaşır, güçlenirler. Hatta, bu eylemler vesilesiyle metaforik açıdan ölümsüzlük mertebesine, alternatif manada azizlik konumuna ulaşırlar. Her şeyin sonu, son noktası olarak belletilen kadim ölüm kavramı, Palahniuk’un karakterlerini korkudan titretemez. Onlar ölümün sınırına yaklaştıklarında, bu sınırları gönüllü biçimde ihlâl ettiklerinde hakikaten yaşadıklarını, aldıkları nefesin anlam kazandığını bilenlerdir. Bu nedenle, işkenceye denk, aklın alamayacağı her çeşit fiziksel acı testine de balıklama dalmaktan çekinmezler. Palahniuk’un evreninde aktif veya pasif yollardan ulaşılacak içsel veya dışsal her acı, kişinin özgürleşme serüvenindeki ilk adımı teşkil eder.
Türkiye’de yeni yayımlanan “Çarpışma Partisi” romanında da Chuck Palahnuik’un kendine has temaları misliyle mevcut. Günümüzün yaşayan en büyük yazarlarından biri olan Palahniuk, ütopik iyimserliklere mesafeli tavrıyla dünyanın olanca pisliğine bulanmaktan çekinmemeyi bireysel uyanışının vazgeçilmez güzergâhı olarak belirlemiş karakterlerinin hikâyesini anlatıyor yine. Hatta, “Çarpışma Partisi”ni üstadın başyapıtı “Dövüş Kulübü”nün otobanlarda, otomobiller içinde geçeni olarak da tarif edebiliriz. Toplumsal normların, kuralların gündelik yaşamı ikiye ayırdığı bir zaman ve bağlamda geçiyor “Çarpışma Partisi”. Öğğk Casey adlı kişinin, yani kuduz mikrobunu kendi bedeninde taşıyan, bulaşıcı hastalıklar tarihinin en dehşetengiz müsebbinin ölümünün ardından onu tanıyanların tanıklıklarının dökümünden mürekkep kitap. Öğğk Casey’in çocukluğundan ölümüne (veya doğum-ölüm- yeniden doğum döngüsüne) dair aile, arkadaş, tanıdıkların kişisel aktarımlarından kurulmuş “Çarpışma Partisi”nin anlatısı.
Öğğk Casey, taşrada bir çiftlikte geçen çocukluk yıllarının ardından yerleştiği büyük şehirde Çarpışma Partilerine dahil oluyor. Çocukluğu süresince vücudunun her yanını vahşi hayvanlara gönüllü olarak ısırtarak, onlardan kaptığı çeşit çeşit bulaşıcı hastalığı kendi bünyesine içkin kılan, böylelikle kendini sınayan, yaşadığını fark eden biri Öğğk Casey. Her gününü sanki gizli bir ajandası varmışçasına yaşayan, attığı her adımın kişisel kader yolculuğunu şekillendirdiğinin farkında küçük Casey. Casey’in yaydığı kuduz mikrobunun gerek doğduğu topraklarda, gerekse de gittiği büyük şehirde oynadığı alternatif bir rol var. Kuduz, geçerli toplumsal düzenin karşısında isyancı bir reddiye sembolü konumunda. Dolayısıyla kuduz, genel manada toplumsal bir histeriye neden olurken, Casey’in yakınları, dostları ne onun saçtığı kuduz mikrobundan, ne de üstünde taşıdığı tarantula vb. hayvanlardan rahatsızlar.
Casey, insanların toplumsal düzene uyum sağlayıp sağlamadıklarına göre Gececi ve Gündüzcü olarak kodlandıkları, işe yaramaz addedilen Gececilerin sadece geceleri, örnek vatandaş Gündüzcülerin sadece gündüzleri sokaklarda olabildiği şartlarda, Gececiler için var olan yaşam anlayışını topyekûn sarsacak bir silaha sahip. Onun yaydığı kuduz mikrobu, Salyalılar diye anılan hastalığı kapmış Gececiler için verili kuralları çiğnemenin vesilesi oluyor. Gündüzcüler önce, kendilerini tecrit ederek bu salgından kurtulacaklarını sanıyorlar ama, zamanla Salyalıların safları Gündüzcülerle de dolmaya başlıyor. Kuduz salgını Gececilerden başlayıp tüm toplumu sarıyor, özenle çizilmiş kurallar, sınırlar, yasaklar anlamlarını kaybediyor. Kuduz, dışlanmış bireylerin ölümcül, dehşet içeren ve saikleri belirsiz bir başkaldırısına vesile oluyor.
Böylece, parlak ışıkların, kutsanmış kodların arkasına gizlenmiş atıklar, pislikler yeryüzüne akın ediyor ve kendi varlıklarını görünür kılıyorlar. Kitaba ismini veren Çarpışma Partileri de, belli ritüeller çerçevesinde geceleri arabalarıyla birbirlerine çarpan takımların faaliyetlerinin adı. Öğğk Casey, şehre adımını attığı anda Talihsiz Echo, Vurucu Dunyun, Zavallı Nelson, Yeşil Taylor gibi parti üyeleriyle tanışıyor ve içlerine karışıyor. Çarpışma Partileri’nin kerhen izin verilmiş alt-kültürel etkinlikleri Casey’in ‘kuduzuyla’ birleştiğinde yıkıcı bir içerik kazanıyor. Bu yolla oluşan dinamiği kimilerine göre fazlasıyla dehşet verici, sakınımsız bir dille aktarıyor Palahniuk. Hikâyesini muazzam bir üslupla serimlerken okuyucuyu yeraltının olanca kirine, pasına bulamayı da ihmal etmiyor tabii. Palahniuk, bu tür bilinçli seçimler üzerinden geliştirdiği kurgusunun yanında, olağanüstü bir ritim ve akıcılığa sahip olmayı da ustaca beceriyor, bataklıkta açan çiçekler misali şiirsel bir zarafeti de barındırıyor “Çarpışma Partisi”.
Ölüm, diriliş, tanrılaşmaya öykünme gibi alt temaları ironik, ironik olduğu kadar -alttan alta- hüzünlü bir çaresizliği de duyumsatarak hikâyesine oya gibi işliyor Palahniuk. Her satırı, her metaforu, her olay örgüsüyle okuyanları kendine hayran bırakıyor, dilindeki tatlı zehirle büyülüyor. “Çarpışma Partisi”nde de, her romanında olduğu gibi, zaman geçtikçe kaybolan, irademize rağmen elimizden kayıp giden hayatlarımıza dair öfkeli bir ağıtın uzaktan uzağa yankısını duyumsuyoruz.
“Çarpışma Partisi”ni babası Fred Leander Palahniuk’a adamış Chuck Palahniuk. Romanın mevzusunu ve Chuck Palahniuk’un babasının meşum öyküsünü bilenleri pek de şaşırtmayacaktır bu durum. Bilmeyenler için ise kısaca hatırlatalım: Chuck’ın annesiyle ayrıldıktan sonra baba Palahniuk, gazete ilanı vasıtasıyla bir kadınla tanışır ve ilişki kurar. Bu durumu öğrenen kadının eski kocası Fred Palahniuk’u silahla vurarak öldürür, sonra da cesedini yakar. Bu anekdot üzerinden altını özenle çizmek istiyoruz ki; Chuck Palahniuk, romanlarında yarattığı dünyalara, ilişkilere, kopukluklara ticari istismar gayesiyle yaklaşan yazarlardan biri kesinlikle değil. Bahsettiklerinin, mevzu ettiklerinin tinsel enerjisini, gel-gitlerini ruhunda hissettiği, söz konusu deneyimlere, acılara çok da uzak olmadığı, onun romanlarını objektif gözle okuyan her okuyucu için açık bir gerçek.
“Çarpışma Partisi”, üstadın ihmale gelmez eserlerinden biri. Hayal gücünü ve cesaretini kuşanan her okur, Chuck Palahniuk’un görünmez kılınanlara, kurumsal kültürün marjlara itelediklerine; çukurların ve lağımların rengini, özyıkıma dayalı nihilizmi, neşeli bir vurdumduymazlıkla bezeli melankoliyi içeren bir dili bahşeden romanlarına sarılmalı. “Çarpışma Partisi” de onların en ‘eğlenceli’ olanlarından biri.
10 Ağustos 2010 Salı
26 Temmuz 2010 Pazartesi
"ÇARPIŞMA PARTİSİ" çıktı...



Üstadımız,pirimiz Chuck Palahniuk'un yeni romanı "Çarpışma Partisi" Türkçe olarak yayımlandı sonunda. UYUMSUZLAR olarak bu kitabı da, her Chuck Palahniuk romanı gibi ihmal etmeyin diye hatırlatıyor, klişe tabirle OKUYUN, OKUTUN diyoruz. Bu vesileyle Chuck'ın başyapıtlarından biri olan "Dövüş Kulübü"nden bir kez daha küçük bir doz sunmayı da görev biliyoruz:
“Tyler bana garson olarak bir iş buluyor, sonra Tyler ağzıma bir silah sokuyor ve ebedi hayata ilk adım olarak ölmen gerekiyor diyor. Aslında uzun bir süredir Tyler ve ben birbirimizin en iyi dostuyduk. İnsanlar hep sorar, Tyler Durden hakkında bir şeyler biliyor muydum?
Silahın namlusu boğazımın sonuna kadar dayanmış, “Gerçekten ölmeyeceğiz” diyor Tyler.
Dilimle silahın namlusuna açtığımız susturucu deliklerini hissedebiliyorum. Bir silahın çıkardığı sesin en önemli bölümünü genleşen gazlar oluşturur, ve de kurşunun çıkardığı ince sonik bir patlama duyulur, çünkü kurşun çok hızlı gitmektedir. Susturucu yapmak için, silahın namlusuna sadece delik açmanız gerekir, bir sürü delik. Bu delikler gazın kaçmasına ve kurşunun hızının, ses hızının altına düşmesine sebep olur.
Delikleri yanlış açarsanız, silah elinizi uçuracaktır.
“Bu aslında ölüm değil.” diyor Tyler. “Efsane olacağız. Yaşlanmayacağız.”
Namluyu dilimle yanağıma doğru alıp, Tyler sen vampirlerden bahsediyorsun diyorum.
Üstünde durduğumuz bina on dakika içinde burada olmayacak. Buharla dezenfekte edilmiş nitrik asidin yüzde doksan sekiz konsantresini alırsın, ve bu aside üç kat fazla sülfürik asit eklersin. Bunu buz teknesinde yapmalısın. Göz damlası ile damla damla gliserin eklersin. Nitrogliserinin olur.
Bunu biliyorum çünkü Tyler bunu biliyor.
Nitrogliserini talaşla karıştırırsın ve çok güzel bir plastik patlayıcıya sahip olursun. Bir çok kişi nitrogliserini pamukla karıştırıp, sülfat olarak Epsom tuzu ekler. Bu da işe yarar tabi. Bazıları nitro ile parafin kullanır. Parafin hiçbir zaman benim işime yaramadı.
Böylece Tyler ve ağzımda bir silahla ben Parker-Morris Binasının tepesindeyiz ve camların kırıldığını duyuyoruz. Kenardan bir bak. Bu yükseklikte olmamıza rağmen, bulutlu bir gün. Bu dünyanın en yüksek binası ve bu yükseklikte rüzgar her zaman soğuktur. Burası çok sessiz, uzaya gönderilen deney maymunlarından biriymişsin hissi veriyor. Yapmak için eğitilmiş olduğun küçük görevi yapıyorsun.
Bir kolu çek.
Bir butona bas.
Ne yaptığının farkında bile olmazsın, ve sonra zaten ölürsün.
Yüz doksan bir kat yukarıda, çatının ucundan bakınca, aşağıdaki cadde, durup yukarı bakan insanlardan oluşmuş tüylü bir halı ile benek benek olmuş gibi görünüyor. Kırılan cam tam altımızdaki pencerelerden birine ait. Binanın kenarından bir cam patlıyor ve peşi sıra siyah bir buzdolabı kadar büyük altı çekmeceli bir dosya dolabı fırlıyor, tam altımızda binanın sarp yüzünden altı çekmeceli bir dosya dolabı aşağıya düşmeye başlıyor, yavaşça dönerek düşüyor, düştükçe küçülüyor, ve sıkış tepiş kalabalığın ortasına düşüp kayboluyor.
Altımızdaki yüz doksan bir kattan birinde Kargaşa Projesinin Yıkım Ekibindeki uzay maymunları, tarihin her bir kırıntısını parçalayarak, yabanileşiyorlar.
İnsanın her zaman sevdiğini öldürmesi ile ilgili o eski deyiş, aslında iki şekilde de geçerlidir.
Ağzında bir silah varken ve silahın namlusu dişlerinin arasındayken, sadece sesli harflerle konuşabilirsin.
Son on dakikamızdayız.
Binanın bir camı daha patlıyor ve camlar parlayan güvercin sürüsü gibi etrafa püskürüyor, ve sonra Yıkım Ekibi tarafından itilen koyu ahşap bir masa binanın kenarından milim milim çıkıyor ve kalabalığın içinde kaybolan büyülü bir uçan cisim oluyor.
Parker-Morris Binası dokuz dakika sonra burada olmayacak. Yeteri kadar yanıcı jelatini herhangi bir şeyin temel kolonlarına sararsan, dünyadaki her binayı devirebilirsin. Kum torbalarıyla kuvvetlice bastırıp sıkıştırmalısın ki, patlama kolonun karşısındaki garaja değil, doğrudan kolona yönelsin.
Bu nasıl yapılır mavraları hiçbir tarih kitabında yoktur.
Napalm yapmanın üç yolu: Bir, eşit miktarda benzin ve konsantre portakal suyunu karıştırabilirsiniz. İki, eşit miktarda benzin ve diyet kola karıştırabilirsiniz. Üç, karışım koyulaşana dek parçalanmış kedi yavrularını benzinde çözersiniz.
Nasıl sinir gazı yapıldığını sorun bana. Bütün şu çılgın araba bombalarını.
Dokuz dakika.
Parker-Morris Binası devrilecek, bütün yüz doksan dokuz kat, ormandaki ağacın düşüşü gibi yavaşça düşecek. Kereste. Herşeyi devirebilirsiniz. Üstünde durduğumuz binanın, gökyüzündeki bir nokta olacağını düşünmek çok garip.
Tyler ve ben çatının ucunda, ağzımda bir silah ve ben silahın ne kadar temiz olabileceğini düşünüyorum.
Başka bir dosya dolabının binanın kenarından kayışını, çekmecelerin boşluğa açılışını ve beyaz kağıtların havayla yukarı çekilişini ve rüzgarla savruluşunu izlerken, Tyler’ın tüm cinayet-intihar olayını tamamen unutuyoruz.
Sekiz dakika.
Daha sonra kırılmış olan pencereden duman çıkmaya başlıyor. Yıkım Ekibi belki sekiz dakika içinde ilk patlayıcı maddeyi harekete geçirecekler. İlk patlayıcı, temeldeki patlayıcıyı havaya uçuracak, temeldeki kolonlar devrilecek ve Parker-Morris Binasının seriler halindeki fotoğrafları tarih kitaplarına geçecek.
Beş-resimli zaman-eskisi seriler. Burada, bina ayakta. İkinci resimde bina seksen derecelik bir açıda olacak. Sonra yetmiş üç derece. Dördüncü resimdeki kırk beş derecelik açıda bulunan binanın iskeleti çökmeye başlıyor ve kule iskeletin hafif bir kemer oluşturmasına sebep oluyor. Son karede kule, yüz doksan dokuz katın tamamı, Tyler’ın asıl hedefi olan ulusal müzenin üstüne çöküyor.
“Bu bizim dünyamız artık, bizim” diyor Tyler, “ ve tüm bu eski insanlar öldü.”
Bunun nasıl sonuçlanacağını bilseydim, şu anda ölü ve Cennette olduğum için mutluluktan daha fazlasını hissederdim.
Yedi dakika.
Tyler’ın silahı ağzımda, Parker-Morris Binasının tepesindeyiz. Sıralar, dosya dolapları ve bilgisayarlar binanın etrafındaki insan kalabalığının üstüne meteor gibi yağarken ve kırık camlardan duman tüterken ve üç blok aşağıdaki Yıkım Ekibi saate bakarken, bunların hepsini biliyorum: silahlar, anarşi, patlama, hepsi Marla Singer’la ilgili.
Altı dakika.
Burada üçlü bir durum söz konusu. Ben Tyler’ı istiyorum. Tyler, Marla’yı istiyor. Marla beni istiyor.”
13 Temmuz 2010 Salı
YAGYU SHİNKAGE-RYU 2

MUNENORİ
“Eğer günümüz dünyasını takip ederseniz, gerçek yola sırtınızı dönersiniz. Gerçek yola sırtınızı dönmek istemiyorsanız, dünyayı takip etmeyin.”
“Zihin tüm düşüncelerin kaynağıdır; işte bu yüzden zihin birincidir. Zihin ilktir. İlk düşünce harekettir. İşte bu yüzden girişimi başlatmaktır. Nihai olan budur. İlk düşünce bütün hareketlerin kaynağıdır.”
“Savaş sanatlarının ve Budizm’in uyum içinde yer aldığı birçok örnek bulunur ve savaş sanatları Zen ile anlaşılabilir. Her ikisi de bağlılık ve bir şeylere bağımlı kalmaya, durmaya karşıdır... Nasıl bir gizemli bilgi miras alırsanız alın ya da hangi tekniği kullanırsanız kullanın; eğer zihniniz o teknikte durursa, savaşı kaybedersiniz. Rakibinizin hareketlerinden bağımsız olarak, zihnin böyle bir noktada durmaması başlıca disiplinlerden biridir.”
“Sadece kazanmayı düşünmek hastalıktır. Sadece savaş sanatlarını kullanmayı düşünmek bir hastalıktır. Bir saldırıda bulunmayı ya da bir saldırı beklemeyi düşünmek kadar sadece eğitimini sergilemenin sonuçlarını düşünmek de bir hastalıktır. Bu tip hastalıkları kovmayı düşünmek de bir hastalıktır. Zihinde kalan her ne olursa olsun hastalık olarak nitelendirilmelidir.”
“Bir adam tek bir yolla, bütün yolları anlayabilir.”
“Savaş sanatlarının bir adamı yenmekle ilgili olduğunu düşünmek anafikri kaçırmaktır. Mesele insanları yenmek değildir; kötülüğü ortadan kaldırmaktır. Bir adamın kötülüğünü öldürüp, on binlercesine hayat verme stratejisidir.”
“Büyük öğreti, eğitime başlamanın kapısıdır. Çoğunlukla bir eve geldiğinizde ilk olarak kapıdan içeri girersiniz. Kapı eve yaklaştığınızın göstergesidir. Kapıdan geçtiğinizde eve girer ve evin efendisiyle tanışırsınız. Aynı şekilde öğreti, Yol’a yaklaşmak demektir. Bu kapıdan geçenler Yol’a varır. Ama öğreti sadece kapıdır, evin kendisi değildir. Kapıya bakıp ‘Bu, evdir’ diye düşünmeyin. Ev içeridedir, ona kapıyı geçtikten sonra ulaşılır.”
“Yazılı eserleri okuyup ‘bu Yol’dur’ demeyin. Yazılı eserler Yol’a açılan kapılar gibidir. Bu yüzden ne kadar öğrenirlerse öğrensinler ve kaç Çince karakter biliyor olurlarsa olsunlar Yol’dan habersiz insanlar vardır. Sayfalarla yüzleşip eskilerin notlarını becerikli bir şekilde okusalar da gerçeği bilmezler ve Yol’u kendilerine ait kılamazlar.”
(BÜYÜK USTA MUNENORİ'NİN ÖĞRETİSİNE DEVAM EDECEĞİZ)
12 Temmuz 2010 Pazartesi
YAGYU SHİNKAGE-RYU

MUNENORİ
“İki kılıç karşı karşıya geldiğinde zafer, prensipleri ve işlevi uyumlu bir şekilde birleştiren, elleri ve ayakları düzgün çalışan tarafın olacaktır.”
“Bir kılıcın zaferi ve yenilgisi zihindedir. Elleriniz ve ayaklarınız da zihniniz tarafından kontrol edilir.”
“Kılıçsızlık teriminin anlamı rakibinizin kılıcını elinden almak demek değildir. Kendi kılıcınızı ortaya çıkarmak ve hatta isim yapmak anlamına da gelmez. Kılıçsızlığın anlamı elinizde kılıcınız olmadığı halde başkası tarafından kesilmemektir...
Eğer rakibinizin kılıcının elinden alınmasını istemiyorsa, bu hareketi yapmak için ısrar etmemelisiniz. Kılıçsızlık aynı zamanda rakibiniz bu tavır içindeyken onun kılıcını almamak anlamına da gelir. Zihni kılıcını karşı tarafa vermemekle dolu olan bir adam, rakibini kesme amacını unutur. Sadece kılıcını size vermemeyi düşünürken büyük bir olasılıkla kesmeyecektir...
Kılıçsızlık adı verilen şey, bir adamın kılıcını almak değil, tüm uygulamaları özgür bir şekilde kullanabilmektir. Elinizde bir kılıcınız yoksa ve rakibinizin kılıcını kendi kılıcınız olarak kullanmak istiyorsanız; elinize geçen her şeyi kullanmalısınız. Elinizde bir yelpaze dahi olsa, rakibinizin kılıcını yenmelisiniz.Kılıçsızlık, işte tam da bu davranıştır.”
“Boşluk rakibinizin zihni anlamına gelir. Zihnin herhangi bir şekli ve rengi yoktur, tamamen boştur. Boşluğu, tek olanı görebilmek tabiri, rakibinizin zihnini görebilmeniz anlamına gelir. Zen sizi bu zihnin boşluk olduğu gerçeğiyle aydınlatır.”
“Rakibinizin zihni onun ellerindedir, yukarı kaldırılmıştır ya da yoğunlaşmıştır. Hareket etmeyen bir noktada vurmaya, boşluktan vurmak denir. Boşluk hareket etmez, çünkü bir şekli yoktur. Boşlukta vurabilmenin önemi, sizin hareket etmeyen bir noktaya vuruyor olmanızda yatar. Buna boşluk denir ve Zen’in başlıca prensiplerinden biridir.”
“Zen’de bir deyiş vardır: Çimenlere vur ve yılanı korkut. Çimenlere vurup yılanı korkutmanın altında yatan, rakibi şaşırtıp aklının karışmasına sebep olmaktır. Hile, rakibinize bir şey yapıp onu şaşırtmaktır. Buna SAVAŞ SANATI denir.”
(DEVAMI GELECEK...)
24 Haziran 2010 Perşembe
YARALANACAĞI YERDEN VUR!

TED KACZYNSKİ
1. Bu Makalenin Amacı
Bu makalenin amacı, insan çatışmasının çok basit bir ilkesine, tekno-endüstriyel sistemin düşmanlarının dikkate almaz göründükleri bir ilkeye dikkat çekmektir. Söz konusu ilke, herhangi bir çatışma biçiminde, eğer kazanmak istiyorsanız, düşmanınızın yaralanacağı yerine vurmanız gerektiğidir.
“Yaralanacağı yerden vurmak”tan bahsettiğimde illaki fiziksel darbelere ya da fiziksel şiddetin başka herhangi bir biçimine gönderme yapıyor olmadığımı açıklamak zorundayım. Örneğin sözlü tartışmada “yaralanacağı yerden vurmak”, iddialarınızı rakibinizin pozisyonunun en zayıf olduğu noktaya yöneltmeniz anlamına gelir. Başkanlık seçiminde, “yaralanacağı yerden vurmak”, seçimle ilgili hayati olayları barındıran durumları rakibinizden kazanmanız anlamına gelir. Ben yine de, bu tartışmayı yürütürken fiziksel çarpışmayla benzerlikler kuracağım, çünkü bu daha etkili ve açık bir yol.
Birisi size yumruk attığında, kendiniz onun yumruğuna vurarak savunamazsınız, çünkü onu bu yolla yaralayamazsınız. Kavgayı kazanmak için yaralanacağı yerden vurmanız gerekir. Bu da demektir ki, yumruğun ardına geçmeli ve o kişinin bedeninin duyarlı ve zayıf yerlerine vurmalısınız.
Bir kereste şirketine ait bir buldozerin evinizin yakınındaki ormanı yıktığını ve sizin de onu durdurmak istediğinizi farz edin. Toprağı yaran ve ağaçları alaşağı eden, o buldozerin kepçesidir ama kepçeye bir balyoz indirmek zaman kaybı olacaktır. Eğer balyozla kepçe üzerinde uzun ve zorlu bir çalışma yürütürseniz, ona kullanılmaz hale gelecek zararı vermeyi başarabilirsiniz (1). Fakat buldozerin geri kalanıyla kıyaslandığında, kepçe görece ucuz ve kolay yenilenebilirdir. Kepçe, yalnızca, buldozerin toprağa vurmak için kullandığı “yumruk”tur. Makineyi yenmek için “yumruğun” ardına geçmeniz ve buldozerin hayati parçalarına saldırmanız gerekir. Örneğin motor, radikallerin iyi bildiği araçlarla, az bir zaman ve çaba harcayarak tahrip edilebilir.
Bu noktada, kimseye bir buldozeri tahrip etmesini tavsiye etmediğimi vurgulamalıyım (kendi malı olmadığı sürece). Ya da bu makaledeki herhangi bir nokta, herhangi türden illegal bir faaliyeti tavsiye ediyor gibi de yorumlanmamalıdır. Ben bir mahkumum ve eğer illegal faaliyeti özendirecek olsaydım, bu makalenin hapishanenin dışına çıkmasına izin bile verilmezdi. Buldozer benzeşimini kullanıyorum, çünkü bu açık ve etkili; ve aynı zamanda radikaller tarafından takdir edilecektir.
2. Teknoloji Hedeftir
“Çağdaş tarihsel süreci belirleyen temel değişken(in) teknolojik gelişme tarafından sağlandı”ğı (Celso Furtado) genel olarak kabul edilir. Teknoloji, dünyanın mevcut durumundan – geri kalan her şeyden daha fazla – sorumludur ve dünyanın gelecekteki gelişimini kontrol edecektir. Bu yüzden ortadan kaldırmamız gereken “buldozer”, modern teknolojinin ta kendisidir. Çoğu radikal bunun farkındadır ve bu nedenle görevin tekno-endüstriyel sistemin tümünü yok etmek olduğunu anlamaktadır. Ama malesef, sistemi yaralandığı yerden vurma gerekliliğine çok az dikkat edilmiştir.
McDonald’s ya da Sturbuck’s ı tarumar etmek anlamsızdır. McDonald’s ya da Sturbuck’s i iplediğim için söylemiyorum. Birisinin bunları dağıtıp dağıtmaması umurumda değil. Fakat bu, devrimci faaliyet değildir. Dünyadaki tüm fast-food zinciri yok edilse bile tekno-endüstriyel sistem sonuçta asgari düzeyde bir zarara uğrayacaktır, çünkü sistem, fast-food zinciri olmadan da rahatlıkla yaşamaya devam edebilir. McDonald’s ya da Sturbuck’s a saldırdığınızda, yaralanacağı yerden vuruyor olmuyorsunuz.
Bundan birkaç ay önce Danimarkalı genç bir adamdan mektup aldım. Genç adam tekno-endüstriyel sistemin yok edilmesi gerektiğine inanıyordu, çünkü – söylediği gibi – “Böyle devam edersek ne olacak?”. Bununla birlikte, göründüğü kadarıyla onun “devrimci” faaliyeti kürk çiftliklerine baskın yapmaktı. Bu faaliyet, tekno-endüstriyel sistemi zayıflatma aracı olarak, tamamen kullanışsızdır. Hayvan özgürlükçüleri kürk endüstrisini tamamen yok etmekte başarılı olsalar bile, sisteme hiç zarar vermiş olmayacaklar çünkü sistem kürkler olmadan da mükemmel bir şekilde işleyebilir.
Vahşi hayvanları kafeslere tıkmanın dayanılmaz olduğuna ve bu uygulamaya son vermenin soylu bir amaç olduğuna katılıyorum. Fakat başka soylu amaçlar da vardır: trafik kazalarının önüne geçmek, evsizler için barınak sağlamak ya da yaşlıların yolda karşıdan karşıya geçmesini sağlamak gibi. Yine de yeterince aptal olmayan kimse bunu devrimci faaliyetle karıştırmaz ya da bunların sistemi zayıf düşürecek şeyler olduğunu sanmaz.
3. Kereste Endüstrisi İkincil Bir Sorundur.
Başka bir örneği ele alırsak, aklı başında olan kimse, gerçek vahşi hayat gibi bir şeyin tekno-endüstriyel sistem var olmaya devam ettiği sürece hayatta kalabileceğine inanmaz. Çoğu çevreci radikal, bunun sistemin çöküşü için neden ve umut olduğu konusunda hem fikir. Fakat pratikte, tüm yaptıkları kereste endüstrisine saldırmak.
Kereste endüstrisine saldırmalarına kesinlikle hiçbir itirazım yok. Aslında bu, kalben yakın hissettiğim bir sorundur ve radikallerin kereste endüstrisine karşı kazandıkları başarılardan keyif alıyorum. Buna ek olarak, burada açıklama ihtiyacı hissettiğim nedenlerle, kereste endüstrisine karşı çıkmanın sistemi yıkma çabalarının bir öğesi olması gerektiğini düşünüyorum.
Fakat kereste endüstrisine saldırmak sisteme karşı çalışmak için kendi başına etkili bir yol değildir; hatta pek mümkün olmasa da, radikaller dünyanın her tarafındaki keresteciliği durdurmayı başarsalar dahi, bu, sistemi alaşağı etmeyecektir. Ve vahşi hayatı kalıcı bir şekilde kurtaramayacaktır. Politik iklim er ya da geç değişecek ve kerestecilik yeniden başlayacaktır. Kerestecilik dirilmese bile, vahşi hayatın yok edileceği ya da yok edilmese de uysallaştırılacağı ve evcilleştirileceği başka olaylar olacaktır. Madencilik ve maden araştırmaları, asit yağmuru, iklim değişiklikleri ve türlerin nesillerinin tükenişi vahşi hayatı tahrip ediyor; vahşi hayat – diğer şeylerin yanı sıra, hayvanların elektronik takibi, nehirlerin planlı üretilen balıklarla doldurulması ve genetik müdaheleye uğramış ağaçların dikilmesini kapsayan yollarla – yeniden yaratım, bilimsel çalışma ve kaynak yönetimi aracılığıyla uysallaştırılıyor ve evcilleştiriliyor.
Vahşi hayat yalnızca tekno-endüstriyel sistemin yok edilmesiyle kalıcı bir şekilde korulanabilir ve sistemi kereste endüstrisine saldırarak yok edemezsiniz. Sistem kereste endüstrisi ölse de kolaylıkla ayakta kalabilir, çünkü odun ürünleri sistem için faydalı olsa da, gerekirse başka malzemelerle değiştirilebilir.
Sonuç olarak, kereste endüstrisine saldırdığınızda sisteme yaralanacağı yerden vuruyor olmuyorsunuz. Kereste endüstrisi yalnızca, sistemin vahşi hayatı tahrip ettiği “yumruk”tur (ya da yumruklardan biridir) ve aynı yumruk yumruğa kavgada olduğu gibi, yumruğa vurarak kazanmazsınız. Yumruğun ardına geçmeli ve sistemin en duyarlı ve hayati organına vurmalısınız. Tabii, barışçıl protestolar gibi yasal araçlarla.
4. Sistemin Dayanıklı Olmasının Nedeni
Tekno-endüstriyel sistem, sözde “demokratik” yapısı ve sonuçtaki esnekliğine bağlı olarak, olağanüstü derecede dayanıklıdır. Diktatoryal sistemler katı olmaya eğilimlidirler; sisteme isabetli bir şekilde zarar verecek onu zayıflatacak toplumsal gerilimler ve direniş inşa edilebilir ve bunlar devrime yol açabilir. Fakat “demokratik” sistemde, toplumsal gerilim ve direniş tehlikeli bir şekilde inşa edildiğinde, sistem bu gerilimleri güvenli bir seviyeye çekmek için yeterince esner ve yeterince uzlaşır.
1960’larda insanlar, daha çok büyük şehirlerimizin havasındaki görünür ve koklanabilir pislik kendilerini fiziksel olarak rahatsız etmeye başladığı için, çevre kirliliğinin ciddi bir sorun olduğunu fark ettiler. Çevre Koruma Ajansı’nın kurulmasına ve sorunun azaltılması için önlemler alınmasına yetecek kadar protsto baş gösterdi. Tabii ki, kirlilik sorunlarımızın çözülmekten çok çok uzak olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak halkın şikayetlerinin durulmasını ve sistem üstündeki baskının birkaç yıllığına azalmasını sağlayacak müdahaleler yapıldı.
Bu nedenle, sisteme saldırmak bir lastik parçasına vurmaya benziyor. Çekiçle bir darbe bir döküm demiri tuzla buz edilebilir çünkü döküm demir katı ve kırılgandır. Fakat lastik parçasını ona hiç zarar vermeden yumruklayabilirsiniz çünkü esnektir: Protestonun önünde size yol verir, protestonun gücünü ve önemini yitirmesine yetecek kadar… Sonra sistem geri seker.
Bu yüzden, sisteme yaralanacağı yerden vurmak için, sistemin geri tepmeyeceği, sonuna kadar savaşacağı konular seçmek zorundasınız. Çünkü ihtiyacınız olan, sistemle uzlaşmak değil, ölüm kalım mücadelesidir.
5. Sisteme Kendi Değerlerine Göre Saldırmak Yararsızdır
Sisteme onun teknolojik-temlli değerlerine göre değil, sistemin değerleriyle uyuşmaz olan değerlere göre saldırmak kesinlikle esastır. Sisteme onun değerlerine göre saldırdığınız sürece, sistemi yaralanacağı yerden vurmuş olmazsınız, sistemin yol vererek ve geri teperek protestonun altını boşaltmasına izin vermiş olursunuz.
Örneğin, eğer kereste endüstrisine öncelikle ormanlara su kaynaklarını ve yeniden yaratım fırsatlarını korumak için gerek duyulduğu temelinde saldırırsanız, sistem kendi değerlerinden taviz vermeden protestonun içini boşaltmak için zemin sağlar: Su kaynakları ve yeniden yaratım sistemin değerleriyle tamamen uyumludur ve eğer sistem esnerse, su kaynakları ve yeniden yaratım adına keresteciliği kısıtlarsa, o halde yalnızca kendi değerler kodu için taktiksel olarak geri çekilmiş olur, yoksa stratejik bir bozguna uğramış olmaz.
Mağdurlaştırma konularını (ırkçılık, cinsiyetçilik, homofobi ya da yoksulluk gibi) öne sürerseniz, sistemin değerleriyle çatışıyor ve hatta sistemi esnemesi ve uzlaşması için bile zorluyor olmazsınız. Doğrudan sisteme yardım ediyor olursunuz. Sistemin en bilgeli destekleyicileri, ırkçılık, cinsiyetçilik, homofobi ve yoksulluğun sisteme zararlı olduğunun farkındadır ve bu nedenle sistemin kendisi mağdurlaştırmanın bu ve benzeri biçimleriyle savaşmaya uğraşır.
“Sweatshop”lar (2), düşük ücret ve berbat çalışma koşullarıyla bazı şirketlere kar getiriyor olabilir, ama sistemin bilge destekleyicileri işçilere daha uygun davranıldığında bir bütün olarak sistemin daha iyi işlediğini çok iyi biliyorlar. Sweatshop’ları konu edindiğinizde sistemi zayıflatmıyor, onu güçlendiriyorsunuz.
Çoğu radikal, ırkçılık, cinsiyetçilik ve sweatshop’lar gibi gereksiz konular üzerine odaklanmanın cazibesine kapılıyorlar, çünkü bu daha kolay. Sistemin taviz verebileceği ve Ralph Nader, Winona La Duke, işçi sendikaları ve diğer tüm pembe reformculardan destek görebilecekleri bir konu seçiyorlar. Belki sistem baskı altında biraz geri adım atacak, eylemciler çabalarının belli bazı sonuçlarını görecekler ve bir şeyler başardıkları gibi tatminkar bir illüzyon elde edecekler. Fakat gerçekte, tekno-endüstriyel sistemi yok etmek yolunda hiç ama hiçbir şey başarmış olmayacaklar.
Küreselleşme konusu teknoloji sorunuyla tamamen ilgisiz değildir. “Küreselleşme” adı verilen ekonomik ve politik tedbirler paketi, ekonomik büyümeyi ve sonuçta teknolojik ilerlemeyi teşvik ediyor. Yine de, küreselleşme önemi az olan bir konudur ve devrimciler için iyi seçilmiş bir hedef değildir. Sistem küreselleşme konusunda zarar görmeden zemin sağlayabilir. Küreselleşmeyi aslında sona erdirmeden, protestoların içini boşaltmak amacıyla küreselleşmenin olumsuz çevresel ve ekonomik sonuçlarını hafifletebilir. Hatta sıkıştığında, küreselleşmeye toptan son vermek için uğraşabilir bile. Büyüme ve ilerleme yine de sürecektir, sadece biraz daha düşük bir düzeyde. Ve küreselleşmeyle savaştığınızda sistemin asıl değerlerin saldırmış olmuyorsunuz. Küreselleşme karşıtlığı, işçiler için uygun ücretleri muhafaza etmek ve çevreyi korumaktan hareket ediyor ve bunların her ikisi de sistemin değerleriyle tam anlamıyla uyumludur. (Sistem, kendi çıkarı için, çevresel bozulmanın çok ileri gitmesine izin veremez.) sonuçta, küreselleşmeyle savaştığınızda sistemi gerçekten yaralandığı yerden vurmuş olmuyorsunuz. Çabalarınız bir reformu teşvik edebilir, fakat tekno-endüstriyel sistemin alaşağı edilmesi amacı için faydasızdır.
6. Radikaller Sisteme Kesin Sonuç Getiren Noktalardan Saldırmalıdır.
Tekno-endüstriyel sistemin imhası doğrultusunda etkili çalışmak için devrimciler, sisteme kendisinin zemin sağlamaktan çekineceği noktalarda saldırmalıdır. Sistemin hayati organlarına saldırmalılar. Tabii, “saldırı” sözcüğünü kullandığımda fiziksel saldırıya gönderme yapmıyorum, yalnızca yasal protesto ve direniş biçimlerinden söz ediyorum.
Sistemin hayati organlarına örnekler şunlardır:
A. Elektrik gücü endüstrisi. Sistem tamamen elektrik gücü şebekesine bağımlıdır.
B. İletişim endüstrisi. Telefon, radyo, televizyon, e-posta ve benzerleri aracılığıyla hızlı iletişim olmadan sistem hayatta kalamaz.
C. Bilgisayar endüstrisi. Hepimiz biliyoruz ki, bilgisayarlar olmadan sistem çabukça çöker.
D. Propaganda endüstrisi. Propaganda endüstrisi, eğlence endüstrisini, eğitim sistemini, gazeteciliği, reklamcılığı, halkla ilişkileri ve aşağı yukarı tüm politika ve akıl sağlığı endüstrisini kapsar. Sistem, insanlar yeterince yumuşak başlı ve uyumlu olmadıkları ve sistemin onlarda ihtiyaç duyduğu alışkanlıklara sahip olmadıkları sürece işleyemez. İnsanlara bu tür düşünme ve davranışları öğretmek propaganda endüstrisinin işlevidir.
E. Biyoteknoloji endüstrisi. Sistem (bildiği kadarıyla) ileri biyoteknolojiye henüz fiziksel olarak bağımlı değil. Bununla birlikte, kendisi için kritik bir öneme sahip olan Biyoteknoloji konusu üzerinden karşıtlığa yol vermeye katlanamaz. Bunu birazdan tartışacağım.
Tekrar: Sistemin bu hayati organlarına saldırdığınızda, bunlara sistemin değerlerine göre değil, sistemin değerleriyle uyuşmaz olan değerlere göre saldırmanız zorunludur. Örneğin, elektrik gücü endüstrisine çevreyi kirlettiğinden hareketle saldırırsanız, sistem elektrik üretmenin daha temiz yöntemlerini geliştirerek protestonun içini boşaltabilir.
Hatta daha da beteri, sistem tamamen rüzgar ve güneş enerjisine geçebilir. Bu durum çevresel tahribatı azaltmak için çok işe yarayabilir ama tekno-endüstriyel sisteme son vermez. Ya da sistemin esas değerleri için bir bozgunu temsil etmez. Sisteme karşı herhangi bir şey başarmak için, bir ilke olarak, elektriğe bağımlılığın insanları sisteme bağımlı kılması zemininde, elektrik gücü üretiminin tümüme saldırmalısınız. Bu, sistemin değerleriyle bağdaşmaz bir zemindir.
7. Biyoteknoloji Politik Saldırı İçin En İyi Hedef Olabilir.
Politik saldırı için bekli de en umut verici hedef Biyoteknoloji endüstrisidir. Her ne kadar devrimciler azınlıklar tarafından tatbik edilse de, genel nüfustan bir derecede destek, sempati ya da en azından rıza gelmesi yararlı olur. Bu tür bir destek ya da rıza kazanmak politik eylemin hedeflerinden biridir. Politik saldırınızı, örneğin, elektrik gücü endüstrisine yoğunlaştıracak olursanız, radikal bir azınlık dışındakilerden destek almak aşırı derecede zor olacaktır, çünkü çoğu insan yaşama tarzlarındaki değişikliklere direnir, özellikle de onları rahatsız eden değişikliklere. Bu nedenle, çok azı elektrik kullanımına son vermeyi isteyecektir.
Fakat insanlar henüz kendilerini ileri biyoteknolojiye elektriğe olduğu kadar bağımlı hissetmiyorlar. Biyoteknolojiyi yok etmek hayatlarını radikal bir şekilde değiştirmeyecek. Aksine, biyoteknolojinin süre giden gelişmesinin hayat tarzlarını dönüştüreceği ve uzun zamandır var olan insan değerlerini sileceği insanlara gösterebilir. Böylece radikaller, biyoteknolojiye meydan okurken, insanın değişime yönelik doğal direnişini kendi lehlerine seferber etmeyi başarabilirler.
Ve Biyoteknoloji sistemin kaybetmeyi göze alamayacağı bir konudur. Sistemin sonuna kadar savaşmak zorunda kalacağı bir konudur, ki ihtiyacımız da tam olarak bu. Fakat –bir kez daha yineleyecek olursam- biyoteknolojiye sistemin kendi değerlerine göre değil, sisteminkilerle bağdaşmaz olan değerlere göre saldırmak zorunludur. Örneğin biyoteknolojiye öncelikle onun çevreye zarar verebileceği veya genetik müdahaleye uğramış yiyeceklerin sağlığa zararlı olabileceği üzerinden saldırırsanız, sistem zemin sağlayarak veya uzlaşarak –örneğin, genetik araştırmalarda yüksek gözetim ve genetik müdahaleye uğramış mısırlarda özenli tahlil ve denetimi ortaya koyarak- saldırınızı hafifletecektir. İnsanların endişeleri böylece azalacak ve protesto sindirilecektir.
8. İlke Olarak Tüm Biyoteknolojiye Saldırılmalıdır.
Böylece, biyoteknolojinin şu yada bu olumsuz sonucunu protesto etmek yerine, (a) biyoteknolojinin canlıların tümüne hakaret olduğu; (b) sistemin eline çok fazla güç verdiği; (c) binlerce yıldır var olan temel insan değerlerini radikal bir şekilde dönüştüreceği; ve sistemin değerleriyle bağdaşmaz olan benzer gerekçeler dayanarak, ilke olarak modern biyoteknolojinin tümüne saldırmalısınız.
Bu tür saldırıya karşılık, sistem karşılamak ve savaşmak zorunda kalacaktır. Aşırı düzeyde esneyerek saldırıyı hafifletmeye kalkışamaz, çünkü biyoteknoloji tüm teknolojik ilerleme girişimi için çok merkezidir ve sistem, esnediğinde taktiksel bir geri çekilme yapıyor olmayacak, değerler kodunda büyük bir stratejik bozguna uğruyor olacaktır. Sistemin bu değerleri yavaş yavaş yıpratılacak ve kapı, sistemin temellerini yaracak sonraki politik saldırılar için açılacaktır.
Doğru, ABD Temsilciler Meclisi yakın zamanda insan kopyalamanın yasaklanması yönünde oy kullandı ve en azından bazı kongre üyeleri bunun için doğru gerekçeler gösterdiler. Okuduğum gerekçeler dinsel terimlerle çerçevelenmişti, fakat söz konusu dinsel terimler hakkında ne düşünürseniz düşünün, bu gerekçeler teknolojik olarak kabul edilemez gerekçelerdi. Ve önemli olan da bu.
Bu nedenle, kongre üyelerinin insan kopyalama üzerine yaptıkları oylama, sistem için hakiki bir bozgundur. Fakat bu, çok ama çok küçük bir bozgundu, çünkü yasaklanmanın kapsamı çok dar –biyoteknolojinin ufacık bir bölümü etkilendi- ve zaten yakın gelecekte insan kopyalama sistem için az bir pratik faydaya sahip olacak. Fakat Temsilciler Meclisi’nin hareketi, bunun sistemin zayıf bir noktası olduğunu ve biyoteknolojinin tümüne yönelik daha geniş bir saldırının sisteme ve onun değerlerin büyük bir zarar verebileceğini akla getiriyor.
9. Radikaller Biyoteknolojiye Henüz Etkili Bir Şekilde Saldıramıyor.
Bazı radikaller biyoteknolojiye politik veya fiziksel olarak saldırıyorlar, ama bildiğim kadarıyla biyoteknolojiye karşıtlıklarını sistemin kendi değerlerine göre açıklıyorlar. Yani temel şikayetleri, çevresel yıkım ve sağlığa zarar riskleri.
Ve biyoteknoloji endüstrisine yaralanacağı yerden vurmuyorlar. Yeniden fiziksel çarpışmayla benzerlik kurarsam, farz edin ki kendinizi dev bir ahtopota karşı savunmak zorundasınız. Ahtapotun dokunaçlarının ucuna vurarak etkili bir şekilde savaşamazsınız. Kafasına saldırmak zorundasınız. Faaliyetlerini okuduğum kadarıyla, biyoteknolojiye karşı çalışan radikaller hala ahtapotun dokunaçlarının ucuna vurmaktan daha fazla bir şey yapmıyorlar. Sıradan çiftçileri genetik müdahaleye uğramış tohumları ekmemeleri konusunda ayrı ayrı ikna etmeye çalışıyorlar. Fakat Amerika’da binlerce çiftlik var, bu yüzden çiftçileri ayrı ayrı ikna etmek, genetik mühendisliğiyle savaşmak için aşırı derecede verimsiz bir yol. Biyoteknolojik işle uğraşan araştırmacı bilim adamlarını ya da Monsanto gibi şirketlerin yöneticilerini biyoteknoloji endüstrisini terk etmeleri konusunda ikna etmek çok daha etkili olacaktır. İyi araştırmacı bilim adamları özel yetenekleri ve kapsamlı eğitimleri olan insanlardır, bu nedenle yenilerini bulmak zor olur. Aynısı, şirketlerin yüksek yöneticileri için de geçerli. Bunların birkaçını biyoteknolojiden uzaklaşmaları yönünde ikna etmek, biyoteknolojiye, bin çiftçiyi genetik müdahaleye uğramış tohumları ekmemesi konusunda ikna etmekten çok daha fazla zarar verecektir.
10. Yaralanacağı Yerden Vur.
Sisteme politik saldırı için biyoteknolojinin en iyi konu olduğunu düşünmekte haklı olup olmadığım tartışmaya açıktır. Fakat bugün radikallerin, enerjilerinin çoğunu teknolojik sistemin ayakta kalmasıyla hemen hemen hiç ilgisi olmayan konulara harcadıkları tartışmasız. Hatta doğru konuyu işaret ettiklerinde bile, yaralanacağı yerden vurmuyorlar. Bu yüzden radikallerin küreselleşme üzerinde öfkeli tepinmeler yapmak için sonraki dünya ticaret zirvesine koşturmak yerine, üzerine düşünmek için zaman ayırmaları gereken şey, sisteme gerçekten yaralanacağı yerden nasıl vuracakları olmalıdır.
CHARLES BUKOWSKİ'DEN VECİZELER

“Benim kadın düşmanı olduğumu düşünüyorlar, ama değilim. Kitaplarımı okumayıp duyduklarıyla karar veren insanlar bunlar. "Bukowski kadın düşmanı bir domuzdur!" Bunu duyuyorlar ama işin aslı nedir diye merak etmiyorlar. Evet, zaman zaman kadınları aşağıladığım doğru, ama erkekleri de aşağılıyorum. Hatta herkesten çok kendimi aşağılarım. Birinin aşağılanmayı hak ettiğini düşünüyorsam aşağılarım -erkek, kadın, çocuk, köpek, fark etmez. Kadınlar fazla hassas, ayrımcılığa maruz kaldıklarını sanıyorlar. Onların sorunu da bu.”
“En iyisi kimsenin döveceğini tahmin etmediği birini dövmektir. Öyle biriyle kapıştım bir keresinde, bana kafa tutup duruyordu. "Tamam lan, gel bakalım," dedim. Fos çıktı herif -hiç zorlanmadan marizledim. Yerde öylece yatıyordu. Burnu kan içinde filan. Şöyle dedi bana: "Hay Allah, o kadar ağır hareket eden birisin ki seni kolaylıkla pataklarım sanmıştım. Ama dövüş başlayınca ellerini göremedim, o ne hızdı öyle. Ne oldu?" Ben de, "Bilmiyorum, moruk, bu iş böyledir," dedim. Saklarsın. O an için saklarsın.”
“Ucubeyiz. Bunu idrak edebilsek kendimizi sevmeyi becerebileceğiz belki.İçimizde dolanan bağırsaklarımızla, birbirimizin gözlerine bakıp, "seni seviyorum," derken içimizde yavaşça karbona dönüşen bokumuzla ve birbirimizin yanında osurmayız. Her şeyin komik bir yanı var!”
“Tembellik etmeyi bilmek lazım. İşin özü tempodur. Yaptığından tamamen uzaklaşıp doğru zamanda mola almazsan her şeyi kaybedersin. İster aktör ol, ister ev kadını, fark etmez.Doruk noktalarının arasında hiçbir şey yapmadığın boşluklar olmalı. Yatağa uzanıp tavanı seyret. Bu çok, çok önemlidir,Hiçbir şey yapmamak, çok çok önemli. Ve bu çağdaş toplumda kaç kişi yapıyor bunu? Çok az. Bu yüzden herkes kaçık, saldırgan, öfke ve nefret dolu.”
“Şiddetin çoklukla yanlış yorumlandığını düşünüyorum. Belli bir şiddet gereklidir. Hepimizin içinde çıkmayı talep eden bir enerji var. O enerji bastırılırsa deliririz. Hepimizin arzuladığı o mutlak huzur hali arzulanacak bir bölge değildir. Bir şekilde yapımıza uygun değil. Boks maçlarını seyretmeyi bu yüzden seviyorum, gençliğimde de bu yüzden severdim arka sokaklarda dövüşmeyi. "Enerjinin şerefli bir biçimde dışa vurulması," bazen şiddet olarak yorumlanır. "İlginç delilik" ve "iğrenç delilik" vardır. Şiddetin de iyi ve kötü biçimleri var. Yani belirsiz bir sözcük şiddet. Başkalarına fazla zarar vermedikçe yerine göre iyi olabilir.”
18 Haziran 2010 Cuma
FIGHT CLUB

Tyler siyah beton zeminli bodrum katının orta yerindeki tek ışığın altına geçiyor ve yüze yakın adamın gözlerindeki karanlıkta o ışığın titreşmesini görebiliyor. Tyler'ın bağırarak söylediği ilk şey şu: " Dövüş kulübünün ilk kuralı dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır."
Dövüş kulübünde gördüğünüz şey, kadınlar tarafından yetiştirilmiş bir erkekler kuşağıdır.Tyler erkeklerle dolu o bodrum katının zifiri karanlığı içindeki tek ışığın altında duruyor ve öbür kuralları sıralıyor:
" Dövüş başına iki kişi, her seferinde tek dövüş, pabuç ve gömlek yok, dövüşler sürmesi gerektiği kadar sürer. "
" Ve son kural ," diye bağırıyor Tyler. "Bu gece dövüş kulübünde ilk gecenizse, mutlaka DÖVÜŞMEK zorundasınız ! "
29 Nisan 2010 Perşembe
1 MAYIS ÜZERİNE

Toplumsal grupların/kümelenmelerin tümünde her sene takvimin malûm günlerinde gözle görülür bir canlanma, hareketlilik yaşanır. Muktedirler sahip oldukları ayrıcalıklarına, iktidarlarına halel gelmemesi, mevcut ‘huzur’ ve ‘barış’ atmosferinin hâkimiyetini korumak için seferber olurken, kendilerini sistemin kurulu değerlerine karşıt pozisyonda konumlandıranlar da ‘isyancılıklarını’, ‘yıkıcı enerjilerini’ böylesi takvim yapraklarına sadakat üzerinden hatırlarlar.
Özellikle yaşadığımız topraklar açısından 1 Mayıslar bu bağlamdaki karşılıklı teyakkuz hâlinin en gözde tarihleri olagelmiştir. Sol geleneğin güçlü ve savaşkan olduğu coğrafyamızda “işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü” olarak tanımlanan 1 Mayıs günleri, her çeşit siyasi/sosyal grup tarafından gövde gösterisinin, kendi varlığını ele güne hatırlatmanın olmazsa olmaz zamanı olarak algılanmaktadır. Her tıynetten solcu veya sol politikaya hevesle imrenen grup, 1 Mayıs için aylar önceden hazırlıklara başlar, planlar/stratejiler belirler. Takvim eylemciliği için her ekibin kendine has bir tarihsel referansı da vardır tabii ki: Solcular açısından işçi sınıfının enternasyonal dayanışmasının sembol günüdür 1 Mayıslar; sınıfçı anarşistler Haymarket anılarına yaslanır, sendikacılar için sosyal hak talepleri uğrunda mücadele mevzisidir vs. vs. 1 Mayıs’ın bayram mı, kavga günü mü olduğu üzerinden gelişen uzun yıllara dayalı tartışmalar, karşılıklı polemikler yıllardır aynı lafızlarla sürer gider...
Ancak, bütün bu laf ve iddia enflasyonu içinde söz konusu tüm 1 Mayıs ahalisini dikine kesen bir ortak payda mevcuttur. Kızılından beyazına, ‘karasından’ moruna 1 Mayısçıların hepsi sistemin Büyük Gösterisi’nin içinde kendilerine verilen rolleri oynamaktadırlar; kimileri reformları talep ederek uzlaşmacı bayram havasını yaratarak, kimileri ise eylemciliği randevulu, ilanlı kitle mitinglerine hapsederek... Aralarındaki farklar salt seçilen araçların farklılığından ibarettir. Mitinglerde karnaval esrimesiyle bayram kutlayanlar da, vitrinleri taşlayanlar da niteliksel açıdan aynı gösterinin özneleri durumundadırlar. Topyekûn törenlerle kutlanan 1 Mayıslar özünde kitle kuyrukçuluğunun dışavurumudur; Büyük Gösteri’nin kendine muhalif olanı içine dahil etmesinin, kendi oyununa katmasının göstergesi, piyesteki iyi ve kötü rollerin geçerli kodlar düzleminde muhaliflerce de benimsenmesidir.
2010 1 Mayıs’ında da bu semboller evreninden muaf, isyankâr bir potansiyel mevcut değildir. Yaşadığımız topraklardaki anarşist olma iddiasındaki grupların hemen hemen tümü 1 Mayıs özelinde de Büyük Gösteri’ye, sosyal merkezciliğe, sol dernekçiliğe, kuyrukçuluğa sadakatini korumaktadır. Bu tür ‘anarşistlerin’ tümünün derdi, 1 Mayıs kortejini oluşturmak, dostlar alışverişte görsün misali alanda şu veya bu şekilde yerini almak suretiyle rutin ‘eylemcilik’ görevini üstlenmenin huzuruyla mutlu mesut günü kurtarmaktır. Aralarındaki nüans tartışmalarına aldanmayın; ‘alanda en büyük anarşist kortej biz olacağız’ sıkıntısındakiyle, ‘arama noktasına kadar yürüyeceğiz, böylece en devrimci olduğumuzu göstereceğiz’ diye yazanın motivasyonu arasında hiçbir fark yoktur. Tümünün varlık alanı sistemin gösteri platformudur, bunun dışında bir var olma, eyleme biçimini tahayyül bile edemezler.
İsyancı anarşistler bireyin içinde gelişen isyankâr dürtünün hiçbir gösteriye, kurala, ritüele hapsedilemeyeceğini savunuyorlar. Ruhumuzu parça parça yok eden tekno-endüstriyel sistemin her parçası, egemenlerin icadı olan saatlerin, takvimlerin her biriminde bize acı vermeye, öfkemizi bilemeye devam ediyor. İsyan için takvim, güruh, örgüt gerekmez. İsyan için topluluk, reklâm, strateji de gerekmez. Sistemin çarklarını yağlayan figüranlar olmamak için her anı, her mevsimi varoluşsal neşenin, kendiliğinden coşkunun, UYUMSUZLUĞUN yıkıcı enerjisiyle doldurmak elzemdir! Sisteme kendi seçtiği yerden, kendi seçtiği araçla, kendi seçtiği tarihte vuran eylemler ancak onu yaralayabilir; gerisi palavradan, kendini kandırmaktan ibarettir!
Bu nedenle, kitle mitinglerinde, binlerce insanın arkasında saf tutulan kortejlerde, kalabalıkların korunaklı mevzileri arasında dostlarımız İsyancı Anarşistleri boşuna aramasınlar; orada olmayacağız. 1 Mayıs’larda alanlarda olmayacağız; bireysel seçimlerimiz doğrultusunda herhangi bir zamanda neredeysek yine orada olacağız, herhangi bir zamanda neyi eylemeyi kendi irademiz açısından doğru buluyorsak onunla meşgul olacağız.
-UYUMSUZLAR FRAKSİYONU-
18 Mart 2010 Perşembe
ÇEKİLEN HANÇERLERDE MEVCUT'A, SAVUNUCULARINA VE SAHTE TENKİTÇİLERİNE...
| Alfredo Bonanno |
|
|
| I Bilmediklerinin köleliğinde oradan oraya savrulmaya herkes bir son verebilir… ve boş sözlerle beslenmeyi reddedip, yaşamla hançer hançere gelebilir. C. Michelstaedter Yaşam tutunacak bir şey için daimi bir arayıştan başka bir şey değildir. İnsan sabah kalkar ve birkaç saat sonra kendini yine yatakta bulur: arzu yoksunluğu ile bitkinlik arasında gidip gelen zavallı bir yolcu. Zaman bizi gittikçe az dürterek geçip gider. Yükü yaymaya alıştıkça, sosyal zorunluluklar belimizi eskisi kadar bükmez gibi gelir. Evet demek zahmetine bile girmeden itaat ederiz. Ölümün cezası yaşamdır, demiş bir başka siperdeki şair. Tutkular ve düşler olmadan da yaşarız –bu toplumun bize sunduğu büyük özgürlük budur. Sonsuzca konuşabiliriz, özellikle de hakkında hiç bilgi sahibi olmadığımız konularda. Dilediğimiz her fikri ifade edebiliriz, hatta en cüretkâr olanları ve mırıltıların arkasında kayboluruz. Dilediğimiz adaya oy verebiliriz, karşılığında şikâyet etme hakkını talep ederiz. Dogmatik görünmeye başlamışsak, dilediğimiz an kanalı değiştirebiliriz. Belirli anlarda yaşamdan keyif alırız, gittikçe artan bir hızda, hüzünlü bir şekilde birbirine benzeyen mekânlarda geziniriz. Genç delikanlılar gibi görünürüz ve sonra kafamıza bir kova dolusu buz gibi sağduyu geçirilir. Dilediğimiz sıklıkla evleniriz, evlilik öylesine kutsaldır. Faydalı işlerde çalışabiliriz ve yazı yazmayı beceriyorsak gazeteci oluruz. Bin farklı şekilde siyaset yapabiliriz, hatta şu egzotik gerillalardan bahsederiz. Aşkta olduğu gibi kariyerimizde de, emir vermeyi pek becerememişsek, mükemmel şekilde itaat edebiliriz. Hatta itaat bizi şehit bile kılabilir ve görünüş öyle olmasa da, bu toplum kahramanlara ihtiyaç duymaktadır. Aptallığımız kesinlikle kimseninkinden kötü görünmeyecektir. Kararsız kalsak da önemli değil, adımıza başkalarının karar vermesine izin verebiliriz. İşte o zaman, siyaset ve gösteri jargonunda söyledikleri gibi, görüşümüzde direniriz. Rasyonalizasyonun sonu yok, özellikle de fazla titiz olmayanların dünyasında. Bu koca roller panayırında tek bir sadık müttefikimiz var: para. Kusursuz demokrasi, özellikle kimseye saygı duymaz. O varken hiçbir mal, hiçbir servis bizim tarafımızdan reddedilemez. Kime ait olursa olsun, arkasında toplumun tamamı var. Elbette bu müttefik asla kendinden yeteri kadarını vermez bize, kendini herkese vermez. Ama paranın hiyerarşisi özel bir hiyerarşidir, hayatın karşı karşıya getirdiği şeyleri birleştirir. Ona sahip olduğunuzda, hep haklısınızdır. Ona sahip olmadığınızda, bir dolu hafifletici sebebiniz olur. Birazcık pratikle, tüm günü tek bir fikir düşünmeden geçirebiliriz. Gündelik, tekdüze hayat bizim yerimize düşünür. İşyerinden “boş zaman”a, her şey sürekli hayatta kalma mücadelesi haline gelir. Daima tutunacak bir şeylerimiz olur. Bugünün toplumunun en sersemletici niteliği, “konfor” ile felaketin kıl payı mesafede var olmasıdır. Ekonomi ile var olanın teknolojik idaresi sorumsuzca bir pervasızlıkla ilerlemektedir. İnsan eğlenceden büyük ölçekli katliama, programlanmış jestlerin disiplinli duyarsızlığı ile kayıverir. Ölümün alınıp satılması tüm zamana ve uzama yayılır. Risk ve cesur çaba artık yok; yalnızca güvenlik ya da afet, tekdüzelik ya da felaket var. Kurtarılmış ya da boğulmuş. Canlı, asla. Birazcık pratikle evden okula, ofisten süpermarkete, bankadan diskoya gözleriniz kapalı yürüyebilirsiniz. Artık eski Grek bilgesinin sözünü anlayabiliyoruz: “Dünya düzenini uyuşuklar sağlar.” Bu bizden, artık var olan tek cemiyetin, yetke ve mal cemiyetinin refleksinden kopmamızın zamanı geldi. Bu toplumun bir parçasının hükmetmeye devam etmekte çıkarı var, diğer parçanın çıkarı ise mümkün olan en kısa sürede yıkılmakta. İlk adım insanın hangi tarafta olduğuna karar vermek. Ama her yerde boyun eğme, yani iki taraf (mevcudu ve sahte tenkitçilerini geliştirenler) arasındaki anlaşmanın temeli var, hatta bizim yaşamlarımızda –sosyal savaşın gerçek yeri- arzularımızda ve kararlılığımızda ve küçük gündelik teslimiyetlerimizde. Bütün bunlarla ve sonunda yaşamla hançer hançere gelmek şart. II Yapılması için öğrenilmesi gereken şeyleri yaparak öğrenirsiniz. Aristo İşin sırrı aslında başlamakta. Mevcut sosyal organizasyon herhangi bir özgürlük uygulamasını geciktirmekle kalmıyor, aynı zamanda engelliyor ve yozlaştırıyor da. Özgürlüğün ne olduğunu öğrenmenin tek yolu onu tecrübe etmektir ve bunu yapmak için gerekli zaman ve uzama sahip olmalısınız. Özgür eylem için temel önerme diyalogdur. Şimdi, her gerçek diyalog iki koşul gerektirir: tartışılmak üzere gündeme getirilen sorunlara duyulan gerçek bir ilgi (içerik sorunu) ve olası yanıtları bulmak için özgür araştırma (yöntem sorunu). İçeriğin yöntemi, yöntemin içeriği belirleyeceği düşünülürse, bu iki koşul aynı anda gerçekleşmelidir. İnsan özgürlük hakkında ancak özgür durumdayken konuşabilir. Yanıt vermekte özgür değilsek soru sormanın ne anlamı var? Sorular daima sahteyse yanıt vermenin ne anlamı var? Diyalog ancak bireyler birbirleri ile aracısız konuşabildiği zaman mümkündür, yani karşı karşıya gelip konuştukları zaman. Konuşma tek yönlüyse, iletişim mümkün değildir. Biri sorular dayatma gücüne sahipse, soruların içeriği bunun doğrudan fonksiyonu olacaktır (ve yanıtlar boyun eğme içerecektir). Uyruklara ancak yanıtları rollerini doğrulayan, patronların gelecek soruları çıkartmak için kullanacağı sorular sorulabilir. Kölelik yanıt vermeye devam etmekte yatar. Bu anlamda, seçimler ile pazar araştırması birebir aynıdır. Seçenin özerkliği tüketicinin özerkliğine denk gelir ve tersi de doğrudur. Televizyon edilgenliğine izleyici adı verilir; Devlet gücünün yasallaştırılmasına halkın egemenliği adı verilir. Her durumda bireyler, onları konuşma yeteneğinden mahrum bıraktıktan sonra onlara konuşma hakkı veren bir mekanizmanın rehineleridir yalnızca. Tek yapabildiğimiz birini ya da diğerini seçmek ise, diyaloğun ne anlamı var? Tek seçim şansınız birbirinin tıpatıp aynısı mallar ve televizyon programları arasındaysa, iletişim nedir? Soruların içeriği anlamsızdır, çünkü yöntem sahtedir. “Burjuvazinin temsilcisine, proletaryanın temsilcisinden daha çok benzeyen bir şey yoktur,” diye yazmış Sorel 1907’de. Onları birbirinin aynısı kılan, ikisinin de tam olarak temsilci olmasıydı. Bunun aynısını bugün sağ ya da sol kanat temsilcisi için söylemek bayağı olacaktır. Ama siyasetçilerin orijinal olmasına gerek yoktur (reklamlar bunun icabına bakar), onların o bayağılığı nasıl idare edeceklerini bilmesi yeterlidir. Buradaki ironi, medyanın iletişim ile tanımlanması ve oy verme çılgınlığına seçim adının verilmesidir (sözcüğün gerçek anlamı özgür, bilinçli karar vermektir). Asıl nokta, iktidarın başka bir yönetim biçimine izin vermemesidir. Oy verenler isteseydi bile (bu, gerçekçilerin dilini taklit etmek gerekirse, bizi doğrudan ütopyaya götürürdü), onlara hiçbir önemli şey sorulamazdı. Özgür oldukları andan itibaren becerebilecekleri tek özgür eylem –tek gerçek seçim –oy vermemek olurdu. Oy veren herkes önemsiz soruları istiyor, çünkü gerçek sorular edilgenliği ve yetkilendirmeyi inkâr eder. Daha iyi açıklayalım. Kapitalizmin lağvedilmesi için referandum düzenlendiğini hayal edin mevcut sosyal ilişkiler bağlamında böyle bir meselenin imkânsız olacağını bir kenara bırakarak). Seçmenlerin çoğu kapitalizm lehine oy verirdi ve bunun tek sebebi, dinginlik içinde evlerinden, ofislerinden ya da süpermarketten ayrılırken, mal ve para olmayan bir dünya hayal edememeleri olurdu. Ama aleyhine oy verecek olsalar bile hiçbir şey değişmezdi, çünkü gerçekçi olmak gerekirse, böyle bir mesele oy verenlerin varlığını dışlardı. Bir ferman ile bütün bir toplum değiştirilemez. Aynısı daha az radikal meseleler için de söylenebilir. Örneğin toplu konutları düşünün. O konutların sakinleri yaşamlarının nasıl organize edileceği (evler, sokaklar, meydanlar, vs.) hakkındaki fikirlerini ifade edebilseler (bir kez daha “ütopya”da buluyoruz kendimizi) ne olurdu? Bu tür taleplerin kaçınılmaz olarak daha baştan sınırlanacağını hemen söyleyelim, çünkü toplu konutlar, ekonomi ve sosyal konutun ihtiyaçları doğrultusunda nüfusun yerinden edilmesinin ve toplanmasının bir sonucudur. Bununla birlikte, gettolardan başka bir tür sosyal organizasyon hayal etmeye çalışabiliriz. Nüfusun çoğunun konu hakkındaki fikrinin polis ile aynı olacağını güvenle söyleyebiliriz. Aksi halde (yani sınırlı bir diyalog egzersizi yeni bir yaşam ortamı edinme arzusunu doğurursa), bu gettoda patlama anlamına gelir. Mevcut sosyal düzen içinde orada yaşayanların nefes alma arzusunu patronların otomobil sanayisindeki çıkarları ile nasıl uzlaştırabilirsiniz ki? Bireylerin serbest dolaşımını lüks butik sahiplerinin korkuları ile nasıl uzlaştırabilirsiniz? Çocukların oyun alanları ile araba park edilecek alanların, bankaların, alışveriş merkezlerinin betonu ile nasıl uzlaştırabilirsiniz? Ya emlak spekülatörlerinin elinde kalan boş evleri? Kışlalara, okullara, hastanelere, tımarhanelere benzeyen apartman bloklarını? Bu dehşetler labirentinin tek duvarını yerinden kıpırdatmak, tüm planı sorguya açmak demek. Çevre hakkındaki polisimsi görüşten ne kadar uzaklaşırsak, polis ile çatışmaya o kadar yaklaşırız. Bir kilisenin gölgesinde nasıl özgürce düşünebilirsiniz? Diye yazmış bilinmeyen bir el Sorbonne’un kutsal duvarına, Mayıs 68’de. Bu kusursuz sorunun içinde daha geniş anlamlar gizli. Ekonomik ya da dini amaçlar için tasarlanmış herhangi bir şey, ekonomik ya da dini arzular empoze etmekten başka şey yapamaz. Kirlenmiş bir kilise yine de Tanrı’nın evi olmaya devam eder. Terk edilmiş alışveriş merkezinde mallar gevezeliklerini sürdürür. Kullanılmayan kışlaların tören alanları yine de uygun adım yürüyen askerleri barındırır. İşte, Bastille’in yıkımının bir uygulamalı sosyal psikoloji eylemi olduğunu söyleyen kişi bunu kastetmişti. Bastille bir zindandan başka bir şey olmayı asla başaramazdı, çünkü duvarları aralarına kapatılmış bedenlerin ve arzuların hikâyesini anlatmaya devam ederdi. İtaat, zorunluluk ve can sıkıntısı, sonsuzcasına kasvetli düğünlerde tüketiciliği destekliyor. İş sosyal çevreye, sosyal çevre işe teslimiyet doğuruyor. İnsan akşamlarını televizyonun önünde geçirmekten keyif alıyor, çünkü o insan gününü ofiste ve metroda geçirmiş. Fabrikada sessiz kalmak stadyumlarda bağırıp çağırmayı bir mutluluk vaadi haline getiriyor. Okuldaki yetersizlik duygusu diskoda geçirilen bir cumartesi gecesinin duyarsız sorumluluğunu temize çıkarıyor. Ancak bir McDonalds’dan çıkan gözler bir Club Med tabelası görünce aydınlanır. Vesaire. Özgür olabilmek için özgürlüğü nasıl yaşayacağınızı bilmeniz gerek. Özgürlüğü yaşamak için kendiniz özgür olmanız gerek. Mevcut sosyal düzende, zaman ve uzam özgürlüğün tecrübe edilmesini engelliyor, çünkü tecrübe etme özgürlüğünü boğuyorlar. III Gazap kaplanları öğrenim atlarından bilgedir. W. Blake Ancak zaman ve sosyal mekân kiplerini alt üst ederek yeni ilişkiler ve çevreler hayal etmek mümkün olur. İnsanın yalnızca bildikleri temelinde arzulayabileceğini söylemiş yaşlı filozof. Arzular ancak insan onları üreten hayatı değiştirirse değişir. Şu konuda açık konuşalım: iktidarın zaman ve uzamı organize etmesine isyan elle tutulur ve psikolojik bir gerekliliktir. Bakunin devrimlerin dörtte üç fanteziden, dörtte bir gerçeklikten oluştuğunu söylemiş. Asıl önemli olan, genelleşen isyanın patladığı fantezinin kaynağının neresi olduğunu fark etmek. Her tür kötücül tutkunun salıverilmesi, demiş Rus devrimci, dönüşümün karşı durulmaz gücüdür. Sermayenin tarihi hareketlerinin teslim olmuş ve soğuk analistlerini gülümsetecek olsa da, böyle bir jargonu sindirememişsek, böyle bir devrim fikrinin son derece çağdaş olduğunu söyleyebiliriz. Tutkular kötücüldür, çünkü buz gibi bir canavar tarafından, normallik tarafından boğulurlar. Ama aynı zamanda, kötücüldürler, çünkü görevlerin ve maskelerin ağırlığı altında büzülmek yerine yaşama iradesi kendini tam tersine dönüştürür. Gündelik görevlerle kısıtlandığı zaman, yaşam kendini inkâr ederek hizmetkâr kılığına bürünür. Ümitsizce uzam ararken, düşsel bir varlık olarak gösterir kendini, fiziksel bir büzülme olarak, sinirsel bir tik, ahmakça, koyunca bir şiddet olarak. Refah Devlet’inin en son icatlarından biri olan psikotik uyuşturucuların kitlesel kullanımı hayatın mevcut koşullarının tahammül edilemezliğini ilan etmiyor mu? Kendi ürünlerinden birini, kötücüllüğü haklı çıkarmak için iktidar her yere tutsaklık aşılıyor. İsyan bunların ikisinin de icabına bakar. Kendilerini ve diğerlerini aldatmak istemiyorlarsa, mevcut sosyal yapının yıkılmasını isteyenler, yıkımın vahşi, barbarca güçlerin oyunu olduğu gerçeği ile yüzleşmeliler. Biri onlara toplum polisi dedi, bir başkası holiganlar; aslında onlar, sosyal barışın öfkelerini bastıramadığı bireyler. Ama öfkeden yola çıkarak nasıl yeni bir toplum yaratırsınız? Diyalektiğin hokkabazca numaralarına bir son verelim. Sömürülenler herhangi bir olumlu proje taşımazlar, o proje sınıfsız toplum projesi olsa bile (üretim sistemine çok benzer bunlar). Onların tek toplumu sermayedir. Ancak sömürülmelerini sağlayan her şeyi yok ederek kurtulabilirler: maaşlar, mallar, roller, hiyerarşiler. Kapitalizm komünizmde kendi yıkımını sağlayacak koşulları yaratmadı (kendi yok edilişi için silah döven ünlü burjuvazi) bir dehşetler dünyası yarattı. Sömürülenlerin kendi kendini idare edecek, kendi inkârlarından başka şeyleri yoktur. Patronları, önderleri ve muhtelif kılıklardaki apolojistlerin aralarında kaybolmasının tek yolu budur. Bu “muazzam, acil yıkım görevi” içinde, hemen, şu an sevinç bulmalıyız. Greklerin “barbar” sözcüğü yalnızca yabancılara değil, aynı zamanda “kekeleyenlere” atıfta bulunuyordu, polis dilini doğru düzgün konuşamayanlara. Dil ve alan birbirinden ayrılamazdı. Kanun, isimler düzeninin dayattığı sınırları belirler. Her iktidar düzeninin kendi barbarları, her demokratik söylevin kendi kekemeleri vardır. Mal toplumu onların inatçı varlığını, sanki hiç yokmuşlar gibi silmek ister –sürgün ve sessizlik yolu ile. İşte isyan ülküsünü bu hiçlik temeline kurmuştur. Hiçbir diyalog ve katılım ideolojisi dışlama ve içsel kolonileri tamamen maskeleyemeyecektir. Devlet’in ve ekonominin gündelik şiddeti kötücül parçanın patlamasına sebep olduğunda, biri ayaklarını masaya dayadığı ve tartışmayı reddettiği zaman şaşırmanın anlamı yoktur. Ancak o zaman tutkular ölüm dünyasını başından savar. Barbarlar hemen köşe başındadır. IV Her tür modeli terk etmeli, olasılıklarımızı incelemeliyiz. E. A. Poe İsyanın gerekliliği. Kaçınılmazlık anlamında değil (eninde sonunda gerçekleşmek zorunda olan bir olay olarak değil), somut bir olasılık koşulu anlamında. Olası olanın gerekliliği. Bu toplumda para gereklidir. Ama parasız yaşam da olasıdır. Bu olasılığı tecrübe etmek için bu toplumu yok etmek gereklidir. Bugün insan yalnızca sosyal olarak gerekli olanı tecrübe etmektedir. İlginçtir ki isyanı trajik bir hata olarak görenler (ya da gerçekçi olmayan romantik bir düş olarak) sosyal eylem, tecrübe etmek için özgürlük alanları hakkında konuşur dururlar. Bütün özlerinin çıkıp gitmesi için insanın bu savları azıcık sıkıştırması yeterlidir. Dediğimiz gibi, özgürce hareket etmek için birbirimizle aracısız konuşabilmemiz gereklidir. İnsan şu anda ne hakkında, ne kadar ve nerede diyaloğa girebilir? Özgürce tartışmak için insanın zamanı ve uzamı sosyal zorunluluklardan kurtarması gereklidir. Hem, diyalog mücadeleden ayrılamaz. Materyal olarak ayrılamaz (birbirimizle konuşmak için zaman ayırmamız gerekli ve uzama el koymamız gereklidir) ve psikolojik olarak ayrılamaz (bireyler ne yaptıkları hakkında konuşmaktan hoşlanırlar, çünkü sözcükler gerçekliği işte böyle dönüştürür). Kira ödemesek bile, her gün bayram olsa bile, hep beraber bir gettoda yaşadığımızı unutuyoruz. Bu gettoyu yok edemezsek, tecrübe etme özgürlüğü gerçekten de zavallı bir şey olacak. Pek çok özgürlükçü sosyal değişimin, ani bir kırılma olmadan, yavaş yavaş gelebileceğine, yavaş yavaş gelmesi gerektiğine inanıyor. Bu sebepten, yeni fikirlerin ve uygulamaların detaylandırılabileceği ‘Devlet’ten özgür alanlardan” bahsediyorlar. Meselenin açıkça gülünç taraflarını bir kenara bıraktığınızda (Devlet nerede var ki? Onu nasıl paranteze alırsınız?), böyle meselelerin referans noktasının, tarihte belirli zamanlarda yıkıcıların tecrübe ettiği kendi kendini yöneten federalist yöntemler olarak kaldığını görürsünüz (Paris Komünü, devrimci İspanya, Budapeşte Komünü, vs.). Ama unutulup söylenmeyen şey, birbirimiz ile konuşma ve gerçekliği değiştirme olasılığının isyankârlar tarafından silahla ele geçirildiğidir. Uzun lafın kısası, küçük bir detay unutulmuştur: isyan. Yöntemi (semt toplantıları, doğrudan karar verme, yatay bağlantı, vesaire) onun mümkün kılan bağlamdan ayıramazsınız, hatta bağlamın karşısına çıkaramazsınız (ör., ‘Devlet’e saldırmanın gereği yok; kendi kendimizi organize etmeli, ütopyayı somutlaştırmalıyız’). Örneğin proleter kurulların ne anlama geldiklerini –ve bugün ne anlama gelecekleri- hakkında düşünmeden önce, onların hangi koşullar altında var olduklarını düşünmek gereklidir (Rusya’da 1905’de, Almanya ve İtalya’da 1918-21 arasında, vesaire). O zamanlar isyankâr zamanlardı. Biri lütfen bugün sömürülenlerin sosyal normalliği güç kullanarak kırmadan önem sahibi sorunlar üzerine birinci şahısta karar vermelerinin nasıl mümkün olacağını açıklar mı? Ancak o zaman kendi kendini yönetmek ve federalizm konusunda konuşabilirsiniz. “Devrim sonrası” mevcut üretim yapılarının kendi kendini yönetmesinin ne demek olduğunu tartışmadan önce, bir basit şeyin farkında olmak gereklidir: ne patronlar, ne polis kabul eder bunu. Onu somutlaştırmak için gerekli koşulları göz ardı ederek bir olasılığı tartışamazsınız. Herhangi bir özgürlük fikri, mevcut toplumdan bir kırılış ima eder. Son bir örnek görelim. Özgürlükçü çevrelerde doğrudan demokrasiden de bahsedilir. Anarşist ütopyanın çoğunluk kararı yöntemi ile kendine karşı çıktığı söylenerek karşı çıkılabilir buna. Doğru. Ama asıl nokta, kimsenin doğrudan demokrasiden gerçek anlamda bahsediyor olmamasıdır. Tam tersi olarak, yani yurttaş listeleri, belediye seçimlerine katılım, vs. olarak kabul edilip geçenleri bir kenara bırakarak, insanların birbirleri ile aracısız konuştukları gerçek yurttaş toplantılarını hayal edenleri düşünelim. Bu sözde yurttaşlar neyi ifade edebilecekler? Soruları değiştirmeden nasıl farklı yanıtlar verebilirler? Sözde siyasi özgürlük ve mevcut ekonomik, sosyal ve teknolojik koşullar arasında nasıl bir ayrım yapacaklar? Meseleleri nasıl çarpıtırsanız çarpıtın, teknoloji merkezli bir toplumun aynı zamanda federalist olabileceğini ya da genelleştirilmiş kendi kendini idarenin bugünün gerçek birer zindan haline gelmiş şehirlerinde var olabileceğini düşünmüyorsanız, yıkım sorunundan kaçamazsınız. Gerekli bütün değişimlerin ağır ağır yapılabileceğini söylemek meseleyi karıştırmaktan başka işe yaramaz. Yaygın isyan olmadan değişim başlayamaz bile. Kapitalist özelleşme maskesi bir kez sökülüp atıldıktan sonra, özgürlük macerasına açılan sosyal ilişkilerin bütünüdür isyan. İsyan yanıtları kendi başına bulmaz, bu doğru. O yalnızca sorular sormaya başlar. Bu yüzden asıl nokta maceracı bir biçimde ya da ağır ağır eyleme geçmek değildir. Asıl nokta şudur: eyleme geçmek mi, yoksa eyleme geçmeyi hayal etmekle yetinmek mi? Doğrudan demokrasinin eleştirisi (aynı örneğe sadık kalmak gerekirse) somut olmalıdır. Ancak o zaman ötesine geçmek ve bireysel otonominin sosyal temellerinin gerçekten var olduğunu düşünmek mümkün olur. Ancak o zaman bu ötesine geçişin burada ve şu anda bir mücadele yöntemi haline gelmesi mümkün olur. Yıkıcılar başka insanların fikirlerini eleştirmeli, onları onlar üzerine yemin edenlerden daha keskin hatlarla tanımlamalıdır. Hançerlerini daha keskin kılmak için. V Devrimin, onu yapacak yeterli güç toplanmadan yapılamayacağı aksiyomatik, apaçık bir gerçektir. Ama şu da tarihi bir gerçektir ki evrimi ve sosyal devrimleri belirleyen güçler seçim listeleri ile hesaplanamaz. Malatesta Sosyal dönüşümün hala mümkün olduğuna inanmanın modası geçmiştir. “Kitleler”in derin transta olduğu, sosyal normlara tamamen entegre olmuş oldukları söylenmektedir. Böyle bir yorumdan en az iki sonuç çıkartılabilir. İsyanın imkânsız olduğu ya da ancak az kişi için mümkün olduğu. Bu ya açıkça kurumsal bir yorum olur (seçimlerin gerekmesi, yasal fetihler, vs.) ya da sosyal reform lehinde bir yorum (sendikaların kendi kendini organize etmesi, kolektif haklar için mücadele, vs.). İkinci sonuç klasik öncülük yorumunun ya da daimi ajitasyon savunan anti-otoritere yandaş yorumun temeli olabilir. Burada, tarih boyunca birbirine açıkça karşı olan fikirlerin aslında aynı köklerden gelmiş oldukları belirtilebilir. Örnek olarak sosyal demokrasi ve bolşevizmi ele alalım: ikisinin de kitlelerin herhangi bir devrim bilinçlerinin olmadığı, bu yüzden idare edilmeleri gerektiği varsayımından geldiği açıktır. Sosyal demokratlar ve Bolşevikler yalnızca kullanılan yöntemler konusunda farklılık gösteriyorlardı –reformist parti ya da devrimci parti, parlamenter strateji ya da iktidarın şiddet yoluyla ele geçirilmesi –ama sömürülenlere dışarıdan bilinç getirme programları tıpatıp aynıydı. Leninist modeli reddeden, yıkıcı “azınlıkçı” uygulama hipotezini ele alalım. Özgürlükçü açıdan, ya her tür isyankâr yolun terk edilmesi gerekiyordu (sözde yandaşsız ayaklanma lehine) ya da eninde sonunda fikirlerin ve uygulamaların sosyal sonuçları sorunu ile yüzleşilmesi gerekiyordu. Sorunu dilbilimsel mucizeler alanında çözmekle ilgilenmiyorsak (örneğin savunduğumuz tezlerin zaten sömürülenlerin kafasında olduğunu ya da isyanın zaten daha genel bir durumun parçası olduğunu söyleyerek) geriye tek bir gerçek kalır: bizler yalıtılmışız ve bu sayımızın az olduğunu söylemekle aynı şey değil. Küçük sayılarla eyleme geçmek bir engel oluşturmamakla kalmıyor, sosyal dönüşüme tamamen farklı bir bakışı da temsil ediyor. Özgürlükçüler, merkezi yöne tabi olmayan kolektif bir yaşam boyutu hayal eden yegâne kişilerdir. Gerçek federalizm bireylerden oluşan özgür sendikalar arasında anlaşmalar yapılmasını mümkün kılar. İdeoloji ya da nicelik temelinde benzerlik ilişkileri yoktur, ama karşılıklı bilgiden, izdüşümsel tutkuların hissedilmesi ve paylaşılmasından benzerlik ilişkileri doğar. Ama izdüşümsel benzerlik ve otonom bireysel eylem, daha yüksek olduğu iddia edilen bir gereklilik adına fena edilmeden yayılamazlarsa, etkisiz şeylerdir. Özgürlük uygulamasını somutlaştıran yatay bağdır: resmi olmayan bağ, temsilsiz, gerçek bağ. Merkezileşmiş bir toplum polis kontrolü ve ölümcül teknolojik araçlar olmadan var olamaz. Bu sebepten, Devlet otoritesi olmayan toplum hayal edemeyen herhangi biri, gezegeni harap eden ekonomiyi eleştirecek araçlardan yoksundur. Benzersiz bireylerden oluşmuş bir toplum hayal edemeyen herhangi birinin, siyasi aracılığın yerine koyacak hiçbir şeyi yoktur. Tam tersine, benzerliğin yeni ilişkiler için bir temel olarak kabul edildiği, benzer düşünce yapılarına sahip insanların bir araya gelerek özgürce tecrübe etmesi fikri eksiksiz sosyal ayaklanmayı mümkün kılar. Ancak merkez fikri terk edilirse (Kışlık Saray’ın fethedilmesi ya da daha güncel konuşmak gerekirse, Devlet televizyonunun ele geçirilmesi) vergi ve paranın olmadığı bir yaşam inşa etmek mümkün olabilir. Böyle bir yönde, saldırıların yayılması yöntemi, içinde farklı bir dünya taşıyan bir mücadele biçimidir. Herkesin beklemeyi öğütlediği, kitlelerin desteğine güvenmenin mümkün olmadığı, sonuç elde edip edemeyeceğinizi önceden bilemediğiniz yerde eyleme geçmek, ne için savaşıldığının çoktan doğrulanmış olduğu anlamına gelir: ölçüsüz toplum için. O zaman bu, küçük, benzer insan gruplarının eylemlerinin nasıl en önemli nitelikleri içerdiğini gösterir… yalnızca taktik çaba değildir, hedefin gerçekleştirilmesini zaten içermektedir. Geçiş dönemi yalanını tasfiye etmek (komünizmden önce diktatörlük, özgürlükten önce iktidar, pay almadan önce maaş, eyleme geçmeden önce sonuçtan eminlik, kamulaştırmadan önce finans talebi, anarşiden önce ‘ahlaki bankalar’ vs.) demek, isyanın kendisini ilişkileri kavramak için başka bir yol kılmak demektir. Teknolojik hydra’ya hemen saldırmak demek, beyaz ceketli polis memurları olmayan (yani onları gerekli kılan ekonomik ya da bilimsel organizasyonlar olmayan) bir yaşam hayal etmek demektir; medyanın evcilleştirme araçlarına şimdi saldırmak demek, imgeler barındırmayan (yani onları üreten edilgenliği barındırmayan) ilişkiler yaratmak demektir. İsyan zamanının artık geçtiğini –ya da daha gelmediğini- haykıran herkes, istedikleri toplum biçimini önceden ifşa etmektedir. Diğer yandan, sosyal isyan ihtiyacını şimdi vurgulamak –tarihsel zamandan kırılarak mümkün olanın çıkışına izin veren frenlenemeyen bir hareket –basitçe şu anlama gelir: önder falan istemiyoruz. Bugün tek gerçek federalizm genelleştirilmiş isyandır. Merkezileştirmeyi reddedersek, sömürülenleri iktidarla cephe savaşına götürme gibi niceliksel bir fikrin ötesine geçmemiz gerekir. Bir başka “güç” kavramı düşünmemiz gereklidir –seçim listelerini yakın ve gerçekliği değiştirin. ‘Ana kural: kitlesel olarak eyleme geçmeyin. Eylemleri en fazla üç, dört kişiyle gerçekleştirin. Mümkün olduğunca çok küçük grup olmalıdır ve her biri saldırmayı ve çabucak ortadan kaybolmayı öğrenmelidir. Polis bin kişilik bir kalabalığı yüz kişiden oluşan bir toplum polisi grubu ile ezmeye çalışır. Bir adamdansa yüz adamı altetmek daha kolaydır, özellikle de aniden saldırır, gizemli bir şekilde ortadan kaybolurlarsa. Moskova bu küçük, ele geçirilemez müfrezelerle kaplanırsa polis ve ordu güçsüz kalacaktır […] Kaleleri işgal etmeyin. Birlikleri onları ele geçirmeyi her zaman başaracaktır ya da ağır silahları ile onları yok edeceklerdir. Kalelerimiz iç avlular ya da saldırıp kaçmanın kolay olduğu herhangi bir yer olacaktır. Onları ele geçirecek olsalar bile kimseyi bulamayacaklar ve çok adam kaybedeceklerdir. Onların hepsini ele geçirmesi imkânsız olacaktır, çünkü bunu yapmak için her evi toplum polisleri ile doldurmaları gerekir.’ İsyankârlara Uyarı, Moskova, Aralık 11 1905 VI … şiir … Hayal Gücü’ne atıfta bulunur ve o keyfine göre her şeyden kuralsız birlikler ve ayrılıklar yaratabilir. F. Bacon Bir başka “güç” kavramını düşünün. Belki yeni şiir budur. Temel olarak, şeylere ilişkin yasadışı birlikler ve ayrılıklar yaratmak için genelleştirilmiş bir oyun değilse nedir ki sosyal isyan. Devrim kuvveti güce eşit ya da güce karşı bir kuvvet değildir. Öyle olsa biz daha başlamadan yenilirdik, çünkü her değişim kısıtların ebedi geri dönüşü olurdu. Her şey askeri çatışmalara, standartların bir danse macabre’ına indirgenirdi. Gerçek hareketler niceliksel gözden kaçar. Devlet ve sermaye en sofistike kontrol ve baskılama sistemlerine sahiptir. Bu Moloch’a nasıl karşı çıkabiliriz? Sır, parçalayıp yeniden bir araya getirme sanatındadır. İstihbarat hareketi benzerliklerin durmaksızın parçalanıp kurulması oyunudur. Aynısı yıkıcı uygulamalar için de geçerlidir. Örneğin teknolojiyi eleştirmek demek, onun genel çerçevesini incelemek, onu yalnızca bir makine topluluğu olarak değil bir sosyal ilişki, bir sistem olarak görmek demektir; teknolojik bir aletin onu üreten topluluğu yansıttığını, onun kullanıma sunulmasının bireyler arasındaki ilişkileri değiştirdiğini anlamak demektir. Teknolojiyi eleştirmek demek, insan eylemini kârın emrine vermeyi reddetmek demektir. Aksi halde teknolojinin ne demek olduğu konusunda, tarafsızlık iddiaları, sonuçlarının geri çevrilebilirliği konusunda kendimizi kandırıyor oluruz. O zaman onu bin değişik sonucuna, bizi gittikçe daha çok sakatlayan somut sonuca bölmemiz gerekir. Yeni teknolojilerin izin verdiği üretim ve kontrolün yayılmasının sabotajı daha da kolaylaştırdığını anlamamız gerekir. Aksi halde onlara saldırmak imkânsız olur. Aynısı okullar, kışlalar ve ofisler için de geçerlidir. Onları tüm hiyerarşik ve ticari ilişkilerden ayırmak imkânsız olsa da yine de özel insanlar ve mekânlarda somutlaşırlar. Sayımız bu kadar azken nasıl kendimizi öğrenciler, işçiler, işsizler için görünür kılarız? İnsan konsensüs ve imaj terimleri ile (kesin konuşmak gerekirse, insanın kendini görünür kılması açısından) düşünürse, yanıt kendiliğinden gelir: sendikalar ve sinsi siyasetçiler bizden çok daha güçlüdür. Bir kez daha, eksik olan bir araya getirme ve parçalama yeteneğidir. Reformizm detaylar üzerine, nicelik olarak eyleme geçer: iktidarın birkaç yalıtılmış tarafını değiştirmek için büyük sayılarda insanı harekete geçirir. Diğer yandan, toplumun global eleştirisi eylemin niteliksel tarafının ortaya çıkmasına izin verir. Tam da insanın projelerini emrine vereceği merkezler ya da devrimci konular olmadığı için, sosyal gerçekliğin her açısı, parçası olduğu bütün ile ilişkili olur. Sorun kirlilik sorunu da olsa hapishane ya da şehir planlaması sorunu da, gerçekten yıkıcı olan her yol sonunda her şeyi sorguya açar. Her zamankinden çok bugün niceliksel proje (öğrencileri, işçileri ya da işsizleri, belirli bir program dâhilinde daimi örgütler halinde toplamak) yalnızca detaylar üzerine eyleme geçebilir, kategorilere (öğrenciler, işçiler, göçmenler, eşcinseller, vs.) ayrılarak indirgenemeyecek sorgulamalar hakkındaki güç eylemlerinin içini boşaltır. Reformizm herhangi bir konuda reform yapma yeteneğini gittikçe kaybettikçe daha da fazla… (işsizliği ve bunun sahte bir şekilde nasıl ekonomik rasyonellikteki çözümlenebilir bir bozukluk olarak sunulduğunu düşünün). Biri zehirli olmayan yiyecek talep etmenin bile devrimci bir proje haline geldiğini, çünkü bu talebi yerine getirmek için gösterilecek her çabanın tüm sosyal ilişkilerin değişmesini gerektireceğini söyledi. Belirli bir konuşmacıya yöneltilmiş herhangi bir talep yenilgiyi kendi içinde taşır ve başka sebebi olmasa bile hiçbir otoritenin, istese bile genel öneme sahip herhangi bir sorunu çözecek yeteneğinin olmaması yüzündendir. Hava kirliliğine karşı çıkmak için kime başvurur ki? Sendika onaysız bir grev sırasında, “Hiçbir şey istemiyoruz” yazılı pankart taşıyan işçiler yenilginin talebin kendisinde olduğunu anlamışlar (“düşmana karşı talep ebedidir”). Her şeyi almaktan başka seçenek yoktur. Stirner’ın dediği gibi: “onlara ne verirseniz verin, hep daha fazlasını isteyeceklerdir, çünkü istedikleri her tür ayrıcalığın sona ermesinden başka şey değildir.” Ya sonra? Sonra, sayınız az olsa da siz yalıtılmışlık içinde, şiddetli durumlarda birkaç iyi temasın büyük sayılardan daha iyi olduğunun bilgisiyle, bunu yapmadan eyleme geçmeyi düşünebilirsiniz. Ne yazık ki hak talep eden sosyal mücadeleler amaçlardan daha ilginç yöntemler geliştirirler (örneğin, iş isteyen bir grup işsiz işsizlik yardımı dağıtılan ofisi yakar). Elbette insan, işin istenmemesi, yok edilmesi gerektiğini söyleyerek ilgisiz davranabilir ya da insan bu tutkuyla yakılmış ofise tüm ekonominin eleştirisini ya da bir sabotaj eylemine tüm sendikaların eleştirisini bağlayabilir. Mücadelede her bireysel amaç patlamaya hazır sosyal ilişkilerin tamamının şiddetini içerir. Bildiğimiz kadarıyla yakın amaçlarının bayağılığı, tüm tarih boyunca isyana davet olmuştur. Böyle bir durumda, bir avuç kararlı yoldaş ne yapabilir? (Örneğin) nasıl broşür dağıtılacağı ya da protestonun şehrin hangi noktalarına genişletileceği zaten düşünülmemişse ve dahası neşeli ve kuralsız bir istihbarat onlara sayıları ve büyük örgütsel yapıları unutturmuşsa, fazla değil. İsyanın kelepçelerinden kurtulmasının yolunun genel grev olduğu mitini yeniden canlandırmak istememekle birlikte, tüm sosyal aktivitelerin kesintiye uğratılmasının hala kesin sonuca ulaştıracak bir yöntem olduğu yeterince açıktır. İsyankâr eylem, başlangıçta çatışmaya ne sebep olursa olsun, normalliğin felç edilmesine yönelmelidir. Öğrenciler derslerine, işçiler (işçilerden kalanlar) ve memurlar çalışmaya, işsizler işsizlik konusunda endişelenmeye devam ederlerse, değişim mümkün olmaz. Devrimci uygulama daima insanlar üstü olacaktır. Sosyal mücadelelerden ayrı herhangi bir organizasyon ne isyan çıkartabilir, ne onu sürdürebilir, ne de savunabilir. Sömürülenlerin mücadele sırasında ekonomik iyileşmeyi garanti edebilenlerin arkasında dizileceği doğruysa –başka bir deyişle, daha iyi koşullar talep eden her mücadelenin esasında reformist bir niteliği olduğu doğruysa eğer –özgürlükçüler her tür sosyal kimliği (öğretmen, memur, işçi, vesaire) reddeden talepler yapmanın ötesine geçen yöntemleri zorla kabul ettirebilir. Taleplerde bulunan, kurumsallaşmış özgürlükçü bir organizasyon yalnızca mücadelelerin yanında yer alır (sömürülenlerin yalnızca birkaçı ona ait olmayı seçer) ya da özgürlükçü niteliklerini kaybeder (sendikalist mücadeleler alanında en kalifiye olanlar işçi sendikalarıdır). Devrimciler ve sömürülenler tarafından oluşturulan örgütsel bir yapı, ancak tek bir belirli mücadelenin geçici doğası ile uyum içindeyse, açık bir hedefi varsa ve saldırı perspektifindeyse gerçekten çelişki içinde sayılabilir. Tek sözcükle, eğer sendika eylemi ve onun patronlarla işbirliği üzerine bir eleştiri ise. Şu anda isyankârların sosyal mücadeleler (anti-militarist, çevresel zehirlenmeye karşı, vesaire) başlatmak için büyük yetenekleri olduğunu söyleyemeyiz. “İnsanların suç ortağı ve teslim olmuş olduğunu” kabul etmeyenler için hala, kendiliğinden ortaya çıkan mücadelelere –ya da oldukça yaygın isyan eylemlerine- otonom müdahale hipotezi var. Sömürülenlerin uğruna savaştığı toplum türü için açık bir ifade arıyorsak (bir incelikli teorisyenin son grev dalgası karşısında söylediği gibi), evde otursak da olur. Kendimizi “eleştirel destek” ile sınırlıyorsak –ki bu hiç zor değildir- yalnızca kırmızı siyah bayraklarımızı partilerin ve sendikalarınkine ekliyoruz demektir. Bir kez daha detayın eleştirisi niceliksel modeli destekliyor. İşsizler iş hakkı konusunda konuştuğu zaman bizim de aynısını yapmamız gerektiğini düşünüyorsak (maaşlar ile “sosyal olarak faydalı aktivite” arasında açık bir ayrım yapıyorsak), o zaman tek eylem yeri göstericilerle dolu sokaklarmış gibi görünüyor. Yaşlı Aristo’nun farkında olduğu gibi, temsil ancak zaman ve mekân birliği olduğunda mümkündür. Ama işsizlere sabotajdan, hakların lağvedilmesinden ya da kira ödemeyi reddetmekten bahsetmenin (ve aynı zamanda uygulamanın) mümkün olmadığını kim söyledi? İşçiler grevde sokaklara dökülürken başka her yerde ekonominin eleştirilemeyeceğini kim söyledi? Düşmanın beklemediğini söylemek ve beklemedikleri yerde olmak. Yeni şiir budur. VII Çok genciz ve daha fazla bekleyemiyoruz. Paris’te bir duvar Bir ayaklanmanın gücü askeri değil sosyal güçtür. Genelleştirilmiş isyan silahlı çatışmalarla değil, ekonominin ne ölçüde felç edildiği ile üretim ve dağıtım mekânlarının ne ölçüde ele geçirildiği ile her tür hesabı yok eden özgür veriş ile ve zorunlulukların ve sosyal rollerin terk edilmesi ile ölçülür. Tek sözcükle, yaşamın altüst edilmesidir. Ne kadar etkili olursa olsun hiçbir gerilla grubu bu görkemli yıkım ve dönüşüm hareketinin yerini alamaz. Ayaklanma yüzeye çıkan bayağılıktan çıkan ışıktır: hiçbir iktidar hükmettiklerinin gönüllü köleliği olmadan kendini sürdüremez. İsyan, bu cani sömürü mekanizmasının işlemesini sağlayanların sömürülenlerin kendileri olduğunu başka her şeyden daha iyi ortaya koyar. Sosyal aktivitenin vahşice, gittikçe yayılan bir biçimde kesintiye uğratılması aniden ideoloji kisvesini yırtıp atar, gerçek güç dengesini ortaya çıkarır. O zaman Devlet gerçek renklerini gösterir –edilgenliğin siyasi organizasyonunu. Bir yanda ideoloji, diğer yanda fantezi maddi ağırlıklarını teşhir ederler. Sömürülenler hep sahip oldukları gücü keşfeder, yalnız toplumun kendini yeniden ürettiği – ya da onların yerine bir köstebeğin tırmalayıp durduğu- yanılsamasına bir son verirler. Geçmiş itaatlerine karşı –geçmiş Devlet’lerine karşı- ve eski dünyayı savunma adına edindikleri alışkanlıklara karşı ayaklanırlar. “Kolektifliğin”, ateş böceklerinin kaçışını polise ele veren karanlık ya da bireysel iyiliğin “ortak çıkarı” olan yalan olmadığı tek olay isyankârların suç ortaklığıdır. Farklara suç ortaklığının gücünü verendir. Kapital, başka her şeyin ötesinde, bir muhbirler topluluğudur, bireyleri zayıflatan sendikadır, bizi bölünmüş kılan birliktir. Sosyal bilinç “Başkaları kabul ediyor,” deyip duran içsel sestir. Bu şekilde sömürülenlerin gerçek gücü aleyhlerine çalışır. İsyan bu gücü salıveren süreçtir ve onunla beraber özerkliği ve yaşama zevkini salıverir; karşılıklı olarak, başkaları için yapabileceğimiz en iyi şeyin kendimizi özgür kılmak olduğunu düşündüğümüz andır. Bu anlamda, “kolektif bir bireysel gerçekleşme anı”dır. İş ve “boş zaman”ın, aile ve tüketiciliğin normalliği her kötücül özgürlük tutkusunu öldürür. (Bu sözleri yazarken zorla kendi türümüzden ayrılıyoruz ve bu ayrım Devlet’i yazmamızı yasaklama yükünden kurtarıyor). Alışkanlıklar şiddetle kırılmadan hiçbir değişim mümkün değildir. Ama isyan her zaman bir azınlığın işidir. Kitleler eldedir, güç araçları olmaya hazırdır (isyan eden köle için “güç” hem patronların emirleri, hem diğer kölelerin itaatidir) ya da ataletten kaynaklanan değişimleri kabullenmeye hazırdırlar. Tarihteki en büyük, genel sendika onaysız grev –Mayıs’68- Devlet nüfusunun yalnızca beşte birini içeriyordu. Bundan kasıt kitleleri yönlendirmek amacıyla iktidarı ele geçirmenin tek amaç olduğu ya da insanın kendini proletaryanın bilinci olarak sunması gerektiği sonucu çıkarılamaz. Mevcut toplumdan özgürlüğe bir anda sıçranamaz. Edilgen köle tavrı, birkaç günde ya da birkaç ayda kendi kendine çözülecek bir şey değildir. Ama bu tavrın zıddı kendine bir yer açmalıdır ve bu ne kadar gerekiyorsa o kadar zaman almalıdır. Sosyal ayaklanma yalnızca başlaması için gerekli koşuldur. “Kitleleri” küçümsemek niteliksel değil, ideolojiktir, yani hâkim temsil sisteminin emri altındadır. Kapitalin “halkı” vardır kesinlikle, ama kesin bir biçimleri yoktur. Yaşama iradesine sahip bilinmeyen yine de anonim kitleden çıkıp ayaklanacaktır. Boyun eğme denizindeki yegâne asiler olduğumuzu söylemek güven vericidir, çünkü oyuna baştan son verir. Biz yalnızca suç ortaklarımızın kim olduğunu bilmediğimizi, onları keşfetmek için bir sosyal fırtınaya ihtiyacımız olduğunu söylüyoruz. Bugün her birimiz diğerlerinin ne ölçüde kararsız kaldığına ayrı ayrı karar veriyoruz (otomaton dünyasının işlemesini sağlayan insanın seçme yeteneğinden vazgeçmesidir). Ayaklanma sırasında seçim silah zoruyla kendine yer açar ve silahla savunulması gerekir, çünkü tepki ayaklanmanın cesedi üzerinde doğar. Aktif güçleri açısından azınlıkçı (ama hangi ölçüye göre?) olsa da isyankâr olgu son derece geniş boyutlar alabilir ve bu şekilde sosyal doğasını ortaya vurur. İsyan ne kadar yaygın ve hevesli olursa, askeri çatışma ile o kadar az ölçülebilir. Sömürülenlerin kendi kendini oluşturmuş silahlı örgütleri yayılır ve sosyal düzenin kırılganlığını ortaya çıkarırken insan isyanın, tıpkı hiyerarşik ve ticari ilişkiler gibi, her yerde olduğunu görür. Tam tersine, isyanı bir hükümet darbesi olarak gören herkes çatışmayı militer açıdan değerlendirir. Kendini sömürülenlerin öncüsü olarak kuran organizasyon hâkimiyetin yalnızca ele geçirilmesi gereken genel bir karargâh değil sosyal bir ilişki olduğu gerçeğini saklar; aksi halde kendi rolünü nasıl haklı gösterebilir ki? İnsanın silahla yapabileceği en faydalı şey, onları becerebildiğince çabuk şekilde faydasız kılmaktır. Ama silah sorunu, devrimci ile sömürülen, organizasyon ile gerçek hareket arasındaki ilişkiye bağlanana kadar soyut kalır. Genellikle devrimciler sömürülenlerin bilinci olduklarını, onların yıkıcı olgunluk düzeylerini temsil ettiklerini iddia etmişlerdir. Bu şekilde, “sosyal hareket” parti (Leninist versiyonda devrimin elit profesyonelleri idi) için bir gerekçe olur. Kısır döngü şudur ki insan kendini sömürülenlerden ne kadar ayırırsa, var olmayan bir ilişkiyi temsil etme ihtiyacını o kadar fazla hisseder. Yıkıcılık insanın kendi uygulamalarına indirgenir ve temsil ideolojik şamatanın organizasyonu olur… kapitalist el koymanın bürokratik versiyonu. Sonra devrimci hareket, konseptini gerçekleştiren “en ileri” ifadesi ile özdeşleşir. Hegelci bütünsel diyalektik bu yapı için mükemmel bir sistem sunar. Ama bir de, beklemeyi haklı gösteren ve eleştirmenin rolünü kabul eden ayrım ve temsil eleştirisi vardır. İnsanın kendini “sosyal hareket”ten ayırması bahanesi ile insanın her saldırı uygulamasını “öne uçuş” ya da basitçe “silahlı propaganda” olarak eleştirirken bulur kendini. Bir kez daha devrimcilerden sömürülenlerin gerçek durumlarının üzerindeki örtünün, bu sefer kendi eylemsizlikleri ile kaldırılması istenir. Sonuç olarak, görünür bir sosyal hareket haricinde hiçbir isyan mümkün değildir. Bu yüzden eyleme geçen her kimse, proletaryanın yerini almak istiyordur. Savunulacak tek miras “radikal eleştiri”, “devrimci sağduyu” olur. Yaşam acı vericidir, bu yüzden insanın elinden acının teorisini yapmaktan başka bir şey gelmez. Her şeyden önce gerçeklik. Bu şekilde, isyankâr ile sömürülen arasındaki ayrım yok edilmez, yalnızca yerinden edilir. Artık biz sömürülenin yanında sömürülenler değiliz; arzularımız, öfkemiz ve zayıflıklarımız artık sınıf mücadelesinin bir parçası değil. Canımız çektiğinde eyleme geçeceğimizden değil: bizim yerine getirilecek bir görevimiz var –o kendine bu ismi vermese de. Eylem aracılığı ile kendini proletaryaya kurban edenler var, bir de bunu edilgenlik aracılığı ile yapanlar. Bu dünya bizim için zehirli ve bizi faydasız, zararlı eylemler yürütmeye zorluyor; bize para ihtiyacını dayatıyor ve bizi coşkun ilişkilerden yoksun bırakıyor. Düşsüz erkekler ve kadınlar arasında yaşlanıyoruz, cömertlik patlamalarına yer bırakmayan bir gerçeklikteki yabancılarız. Biz feragat partizanları değiliz. Yalnız, bu toplumun bize sunabileceği en iyi şeyler (kariyer, ün, ani bir kazanç, “aşk”) bizi ilgilendirmiyor, o kadar. Emir vermek bizi itaat etmek kadar çok tiksindiriyor. Biz de herkes gibi sömürülüyoruz ve sömürüye hemen bir son vermek istiyoruz. Bizim için, isyanın başka haklı sebebi yok. Yaşamlarımız bizden kaçıyor ve bundan yola çıkmayan her tür sınıf söylemi bir yalandan ibaret. Sosyal hareketleri yönetmek ya da desteklemek istemiyoruz, onlardaki ortak ihtiyaçları tanıma ölçüsünde, zaten var olanlara katılmak istiyoruz. Özgürleşmeye ilişkin aşırı perspektifte, daha üstün mücadele biçimleri diye bir şey yok. İsyanın her şeye ihtiyacı var: tebliğlere ve kitaplara, silahlara ve patlayıcılara, düşünceye ve antlara, zehire, hançerlere ve kundakçılığa. Tek ilgi çekici soru, bütün bunları nasıl bir araya getirmeli. VIII Düz bir çizgi üzerinde uçan kuşu vurmak kolaydır. B. Gracian Yaşamlarımızı hemen değiştirmeyi arzu etmekle kalmıyoruz, suç ortaklarımızı da aynı kriterlerle arıyoruz. Tutarlılık ihtiyacı denebilecek şey için de aynısı geçerli. İnsanın, kendi hayatından başlayarak kendi fikirlerini yaşama ve teori yaratma iradesi örnek ya da aynı madalyonun hiyerarşik ya da babacan tarafı arayışı değildir. Her tür ideolojinin reddidir ki buna zevk ideolojisi de dâhildir. Kendimizi, bu toplumda kendilerine açmayı –korumayı- başardıkları alanlarla tatmin olanlardan, daha düşünmeye başlamadan, el yordamı ile var olurken ayırıyoruz. Ama gündelik normalliği terk etmek isteyenlerden ve gizlilik metodolojisine ve savaş organizasyonlarına iman eden, kendilerini başkalarının kafeslerine kapatanlardan da aynı ölçüde uzak hissediyoruz. Kanunlar açısından insanın ne kadar riske sokarsa soksun, hiçbir yol ilişkilerdeki gerçek değişimin yerini alamaz. Başka herhangi bir yere giden kestirme, hemen gerçekleşecek sıçrayış yok. İsyan bir savaş değildir. Geçmişte o uğursuz silah ideolojisi bir avuç insanın tutarlılık gereksinimini çokluğun sürücüllüğüne dönüştürdü. Silahlar sonunda ideolojiye dönsün! Sosyal ayaklanma tutkusuna ve sınıf çatışmasına dair “kişisel” bir görüşe sahip bir birey hemen bir şeyler yapmak ister. Eğer kapitalist ve Devlet dönüşümünü incelerse, amacı onlara saldırmaktır, kesinlikle daha berrak fikirlerle uykuya dalmak değil. Hâkim kanunun ve ahlakın yasaklarını ve ayrımlarını benimsememişlerse de olası her tür aracı kullanarak kendi oyunlarının kurallarını oluştururlar. Bunları profesyonel işler olarak gören, dolayısıyla ticari kimlikleri olan asker ya da yazarın aksine, onlar için kalem de tabanca da eşit silahlardır. İsyankâr, tüm diğerlerini içeren silaha, kendi kararlılığına sahip olduğu sürece, kalem ya da tabanca olmadan da isyankâr olarak kalır. “Silahlı mücadele” herhangi bir projenin emrine verilebilecek bir stratejidir. Bugün gerilla, programları büyük ölçüde demokratik olan organizasyonlar tarafından hala kullanılmaktadır; taleplerini askeri uygulama ile desteklemektedirler. Silahla da politika yapılabilir. İktidar ile girişilen her pazarlıkta –yani, rakibi olarak bile olsa iktidarı benimseyen her ilişkide- pazarlığa girişenler kendilerini birer temsil iktidarı olarak sunmalıdır. Bu bakış açısından, sosyal bir gerçekliği temsil etmek demek, onu insanın kendi organizasyonuna indirgemek demektir. Silahlı çatışma kendiliğinden yayılmamalı, muhtelif pazarlık aşamalarına bağlanmalıdır. Organizasyon sonuç elde edebilir. Organizasyonun üyeleri arasındaki, organizasyon ile dünyanın geri kalanı arasındaki ilişki otoriter programın ne olduğunu yansıtır: hiyerarşiyi ve itaati ciddiye alın. Sorun, siyasi iktidarı şiddet yolu ile ele geçirmeyi hedefleyenler için de o kadar farklı değildir. İnsanın kendi iktidarını, devrimci hareketi yönlendirme yeteneğine sahip bir öncü olarak propaganda etmesi meselesidir. “Silahlı mücadele” daha üstün bir sosyal mücadele biçimi olarak sunulur. Askeri temsil iktidarına kim daha fazla sahipse –eylemlerin olağanüstü başarısı sayesinde- gerçek silahlı tarafı oluşturur. Sonuç olarak görülen sahte mahkemeler ve halk mahkemeleri, kendilerini Devlet’in yerine koymak isteyenlerin eylemleridir. Devlet’in de devrimci tehdidi birkaç savaşçı örgüte indirgemek, böylece isyanı iki ordu arasındaki çatışmaya dönüştürmekte çıkarı vardır: bir yandan kurumlar, diğer yandan silahlı taraf. İktidar en çok anonim, genelleşmiş isyandan korkar. “Terörist” hakkındaki medya imajı polis ile el ele çalışarak sosyal barışın korunmasını sağlar. Vatandaş korksa da alkışlasa da yine de vatandaştır, yani izleyici. Var olanın reformist tavırla süslenmesi silahlı mitolojiyi besler, yasal politika ile gizli politika gibi sahte seçenekler yaratır. Kaç solcu demokratın Meksika ve Latin Amerika’daki gerilla figüründen içtenlikle etkilendiğini görmek yeterlidir. Edilgenlik danışmanlara ve uzmanlara ihtiyaç duyar. Geleneksel danışman ve uzmanlar hayal kırıklığı yarattığında yenilerinin arkasında dizilirler. Devrimcilere özgü silahlı bir örgüt –bir programı ve monogramı olan- kesinlikle özgürlükçü niteliklere sahip olacaktır, tıpkı pek çok anarşistin arzuladığı sosyal devrimin kuşkusuz aynı zamanda bir “silahlı mücadele” olacağı gibi. Ama bu yeterli mi? İsyancı çatışma sırasında silahlı eylem organize etme ihtiyacını tanırsak, bu andan itibaren iktidar yapılarına ve adamlarına saldırma olasılığını desteklersek ve etkili olabilmek için isyan uygulamalarında benzer gruplar arasında yatay bağlantı sağlamayı düşünürsek, silahlı eylemi sosyal mücadelelerin sınırlarını aşmak olarak görenlerin, tek bir mücadele biçimine üstün bir rol biçenlerin bakış açısını eleştirmiş oluruz. Dahası, monogramların ve programların kullanılması yolu ile devrimcileri sömürülenlerin kalanından ayıran kimliğin yaratımını görmüş, onları iktidar açısından görünür kılmış, onları temsile uygun bir duruma koymuş oluruz. Bu şekilde, silahlı saldırı artık, insanın özgürleşmesini hedefleyen pek çok araçtan biri olarak kalmaz, simgesel bir değer üstlenir ve anonim isyanı kendi amaçlarına tahsis eder. Mücadelelerin geçici tarafına bağlı bir gerçek olarak enformal organizasyon daimi ve resmileşmiş bir karar mekanizmasına dönüşür. Bu şekilde, projelerde birleşme vesilesi olan şey, kendi içinde gerçek bir proje haline gelir. Örgüt, tıpkı niceliksel reformist yapılar gibi, kendini üretmeyi arzulamaya başlar. Kaçınılmaz olarak, hüzünlü bir bildiriler ve belgeler çeyizi belirir ve insan sesini yükseltir ve kendini ancak deklare edildiği için var olan bir kimliği kovalarken bulur. Başka basitçe anonim eylemlere çok benzeyen saldırı eylemleri, devrimci uygulamada kim bilir hangi niceliksel sıçramayı temsil etmeye başlar. İnsan düz bir çizgi üzerinde uçmaya başlarken, politika düzeni yeniden ortaya çıkar. Elbette, organize etme ihtiyacı, mücadelenin geçici gerekliliklerinin ötesinde isyankârlara daima eşlik edebilecek bir şeydir. Ama insanın kendini organize edebilmesi için yaşayan, somut anlaşmalar gerekir, spot ışıkları arayan bir imaj değil. Yıkıcı oyunun sırrı deforme eden aynaları kırma ve insanın kendini kendi çıplaklığı ile yüz yüze bulma yeteneğidir. Örgüt, bu oyunun canlanmasını sağlayan projelerin tamamıdır. Geri kalan her şey siyasi protezdir, başka hiçbir şey değil. İsyan “silahlı mücadele”den çok daha fazlasıdır, çünkü o sırada genelleştirilmiş çatışma sosyal düzenin altüst edilmesi ile birdir. Eski dünya öyle bir duruma getirilir ki ayaklanan sömürülenlerin tamamı silahlanır. Ancak o zaman silah bir öncünün ayrı ifadesi, geleceğin patronlarının ve bürokratlarının tekeli değil, devrimci bayramın somut koşulu olur: kolektif, sosyal ilişkilerin dönüşümü ve genişletilmesi olasılığı. Yıkıcı uygulama, insan tutkularının muazzamlığını birkaç araç ile sınırlamak istiyorsa, isyancı kırılış yokluğunda daha az “silahlı mücadele”dir. İnsanın önceden belirlenmiş rollerle yetinmesi ya da en uzak noktada, yaşamda tutarlılık araması meselesidir. O zaman, yayılan isyanda, patronlar ve uyuşukluk olmayan bir toplum yaratmayı hedefleyen muhteşem bir egolar komplosu algılayabileceğiz gerçekten. Özgür ve benzersiz bireylerden oluşan bir toplum. IX Bükülmüş, kuru dal gibi bir hecede sana dünyalar açabilecek bir formül isteme. Bugün, sana ancak ne olmadığımızı, ne istemediğimizi söyleyebiliriz. E. Montale Yaşam yalnızca tutunulacak bir şey olamaz. Bu düşünce herkesin aklından, en az bir kez geçer. Bizi tanrılardan da özgür kılan bir olasılığımız var: vazgeçebiliriz. Bu sonuna dek tadı çıkarılacak bir fikirdir. Hiçbir şey ve hiç kimse bizi yaşamaya zorunlu kılmamaktadır. Ölüm bile. Bu sebepten, yaşamımız bir tabula rasa’dır, üzerine hiçbir şey yazılmamış bir tahta ki olası tüm sözcükleri içerir. Böylesine bir özgürlükle, köleler gibi yaşayamayız. Kölelik yaşamaya mahkûm edilmiş olanlar içindir, sonsuzlukla sınırlanmış olanlar için, bizim için değil. Bizim için bilinmezlik vardır… atılınacak bilinmeyen alanlar, keşfedilmemiş düşünceler, patlayan garantiler, yaşam armağanı sunulacak yabancılar. İnsanın sonunda kendine duyduğu sevginin fazlasını armağan edebileceği bir dünyanın bilinmezliği. Ve risk. Zalimlik ve korku riski. Sonunda mal de vivre ile yüz yüze gelme riski. Var olma işine bir son vermeye karar veren herkes bütün bunlarla karşılaşır. Çağdaşlarımız bir işten diğerine koşturarak, bin değişik zorunluluk ile uğraşarak yaşar görünüyorlar ki en hüzünlü zorunluluk da aralarında… hoşça vakit geçirmek. Kendi yaşamlarına karar verme yeteneksizliklerini detaylı, telaşlı aktivitelerle, gittikçe daha fazla edilgenleşen davranış şekillerine eşlik eden hızla perdeliyorlar. Olumsuzun hafifliğinden bihaberler. Yaşamamayı seçebiliriz. İnsanın kendini coşkuyla hayata açması için en güzel sebep bu. “Her zaman her şeye son vermek için zaman vardır; insan isyan edip oynayabilir de”… neşenin materyalizmi böyle konuşur. Eyleme geçmemeyi seçebiliriz ve eyleme geçmek için en güzel sebep budur. Kendi içimizde, yapabileceğimiz bütün eylemlerin potansiyelini taşıyoruz ve hiçbir patron bizi hayır deme olasılığından yoksun bırakamaz. Ne olduğumuz ve ne istediğimiz hayır ile başlar. Sabah yataktan kalkmak için tek sebep ondan doğar. Bizi boğan düzene silahlı saldırıya gitmek için tek sebep ondan doğar. Bir yandan, alışkanlıkları ile kesinlikleri ile mevcut var ve insan kesinlikten, sosyal zehirden ölebilir. Diğer yandan isyan var, herkesin yaşamlarında patlayan bilinmeyen. Abartılı özgürlük uygulamasının olası başlangıcı. |

