1 Nisan 2009 Çarşamba
ANARŞİST ALTKÜLTÜR
“…hayal gücü yokluğu modellere ihtiyaç duyar; tam manasıyla onlara güvenir ve yalnızca onlar sayesinde yaşar.”
Kuzey Amerika’da hiçbir anarşist hareketin olmadığını iddia etmek kolaydır. Bu iddia kişiyi o hareketin doğasını ve insanların hareket içindeki rollerini incelemekten kurtarır. Ama yayınlar, kitabevleri, anarşist evler, işgal evleri şebekesi ve bunları devlet karşıtı perspektiflere bağlayan yazılar kuşkusuz mevcut. “İsyan” sembolleri, ritüelleri ve ıvır zıvırlarıyla dolu bir altkültür olarak kristalleşiyor bunlar. Peki bir altkültür arzuladıkları hayatları yaşayabilecek özgür bireyler yaratabilir mi? Anarşist altkültü açıkça yapıyor bunu. Bu makalede bunun nedenlerini ortaya koymayı umuyorum.
Anarşist altkültür belli ki isyankar etkinlik, tarihsel araştırma, toplumsal analiz (teori), yaratıcı oyun ve benin özgürleşmesi arayışları ihtiva ediyor. Ama bunlar toplumu anlamayı hedefleyen ve kendi yaşamlarımızı yaratabilmemizin olanaklarını açacak entegre bir praksis olarak varolmuyorlar, ama daha çok toplumsal kurallar olarak, zaman zaman üstüste çakışan, ama çoğunlukla ayrı duran özellikle kendi kendilerini ve yarattıkları altkültürü korumak işlevi gören bir praksisler bütünü olarak var oluyorlar. Bu altkültür de, daha sonra, onları yaratıyor.
Siyaseten doğrucu militanlar altkültürdeki radikal eylemi domine ediyorlar. Toplumsal analiz ihtiyacını reddediyorlar. Sonuçta, meseleler çoktan sol liberaller tarafından ortaya konmuştur - feminizm, gay kurtuluşu, ırkçılık karşıtlığı, hayvanların kurtuluşu, ekoloji, sosyalizm, savaş karşıtlığı - buna bir tutam da devlet karşıtlığı da eklediniz mi tamamdır. İşte size anarşizm! Ha, öyle değil mi?
Kimsenin anarşist kimliklerinden kuşku duyamayacağını garantilemek için, anarşist militanlar gösterilerde en çok bağıran olurlar, birkaç bayrak yakarlar ve aynasızlarla, faşistlerle ve RCP’lilerle (Devrimci Komünist Parti) her karşılaştıkları yerde dövüşmeye hazır olurlar. Yapmayacakları şey faaliyetlerini ya da militan olarak rollerini analiz etmektir; toplumun gerçekten altını mı oyuyorlar yoksa sadece sadık muhalefet rolünü mü oynuyorlar, gösteri toplumunun gösterisi içindeki rollerini oynayarak toplumu mu güçlendiriyorlar, bunu anlamaya çalışmaktır. Analiz yapmayı reddedişleri kendi kendilerini kandırmalarıyla, anarşizme döndürülmesi gereken bir kitle hareketinin bir parçası olduklarına inanmalarıyla sonuçlanıyor.
Halbuki bu kıtada böyle bir kitle hareketi yok ve militanların faaliyetleri anarşist altkültürdeki yerlerini sağlamlaştırmaktan başka bir işe yaramayan muhalefet ritüelleri içinde geçiyor. Anarşist tarihçiler genelde profesörler, yayıncılar ve kitabevi idarecileri, anarşist tarihle ilgili bilgilerin ulaşılabilirliğini sürdürmekle ilgileniyorlar. Bu insanların çoğu iyi niyetli, ama tarihlerine eleştirel analiz uygulamakta başarısız oluyorlar. Anarşist tarihsel materyalin büyük kısmı mitoloji, kahramanlar, şehirler ve taklit edilecek modeller yaratmak amacıyla hizmet ediyor gibi.
Ama tüm bu modeller geçici anarşist durumlardan fazlasını yaratmaya yardım etmiyorlar. Bu, en azından, otoriteler tarafından ezildiklerine dair basit iddianın ötesinde, neden ve nasıl başarısız olduklarını soruşturmaya yol açıyor. Böyle bir analizin eksikliği, anarşist tarihi bugünün otorite karşıtı mücadeleleri için büyük anlamda yararsız kıldı, anaakım anarşist tarih toplum için neyse anarşist altkültür de ona döner, yani şeylerin mevcut düzenini ayakta tutan bir mite… Kimi otorite karşıtı teorisyenler toplumun en temel ayaklarına saldırdılar, evcilleştirilmemizdeki rollerini gösterdiler. Teorisyenlerin bu tür şeyleri araştırmaları kimilerinin “anarşist” etiketini de bir kenara bırakmasına neden oldu, otoriteyi reddedişleriyle ve yazıları ve arkadaşları vasıtasıyla altkültürlerle kurdukları bağ uyarınca altkültür içindeki rollerini de sürdürdüler. Ve düşünsel araştırmalarının tüm derinliğinin sonucu olarak ortaya çıkan belirli bir çalışmayı reddetme, büyük mağazalardan hırsızlık yapma ve küçük çaplı vandallıklar pratiklerinin özeti gibiydi.
Eleştirilerinde açığa çıkardıkları tahakkümün tümüne karşı isyanlarını ifade etmenin pratik yollarını aramadıkları için, bu eleştiriler radikal teori olarak keskinliklerini yitiriyorlar ve daha çok felsefeye benziyorlar. Artık etkin bir isyanın aracı olmayan düşünceleri bunun yerine anarşist düşüncenin zihinsel sınırını tanımlayan bir araca, herhangi bir alanın yeterince radikal olup olmadığını anlamaya yarayan bir araca dönüyor. Bu şekilde, anarşist altkültür içinde aydının rolü de sürer gider. Yaratıcı oyun da altkültür içinde özelleşmiştir. Sanatın yerini herkesin oynadığı kendiliğinden, yaratıcı, özgür oyunun alması çağrısını yapan eleştiriyi unutarak, posta sanatçıları, performans sanatçıları ve “karşı-sanatçılar” sanat kategorisini kendileri için talep ettiler, kendiliğindenliği ve özgürlüğü yıktılar ve faaliyetlerinin çoğu - festivaller, vahşi şiir okuma günleri, doğaçlamaya dayanan gürültü müziği gösterileri ve etkileşimli tiyatrolar - çok eğlenceli olabilir ve bu anlamda katılmaya değer, ama, sanat adıyla çerçeveye oturtulduğunda, yıkıcı ısırıkları cansızlaşıyor demektir. Yaratıcılığa kıymet biçerken, bu sanatçılar “yaratıcı olmayı” eğlenmekten daha önemli hale getirdiler ve sanat yaratımı sırasında birşeylerin kullanılıyor olabileceğine dair eleştirilerini azalttılar. Yaratıcı süreç rekupere edilerek sanat işleri yapan üretici bir emek formuna büründürülmüştür. Detournement eylemleri posta sanatı şovlarında gösteriye dönüştüler.
Yıkıcılık toplum tarafından sanat olarak rekupere edildi. Sanatın toplumsal ve kültürel bir kategori olduğunu yok sayarak, anarşik sanatçılar sanatın kültüre karşı muhalefet ettiğini iddia ederler, ama faaliyetleri onlar için anarşist altkültür içinde kültürel işçi rolünü yaratır. Situasyonistler devrimci praksisin terapatik olmaya ihtiyaç duyduğunu söylediklerinde, kimi Kuzey Amerikalı anarşistlerin buna ve birkaç tam hazmedilmemiş situasyonist fikirlerle birlikte new age psikoterapilerine bağlanmanın yollarını bulacakları konusunda elbette hiçbir fikirleri yoktu - fakat, yani, bu Yankeeler (ve Kanadalılar) kuşkusuz yaratıcı tipler, öyle değil mi?
New age terapileri anarşist altkültüre büyük ölçüde feminist, gay kurtuluşu ve benzeri hareketler üzerinden geldi. Bu terapileri uygulamak için verilen sebepler kendi kendini keşfetme ve öz kurtuluştu. Ama tüm psikoterapiler - hümanist ve “üçüncü güç” psikologlarını nkiler dahil - insanları topluma entegre etmek için geliştirilmişti. Feministler, gay kurtuluşçuları ve benzeri gruplar terapatik teknikleri kullanmaya başladıklarında, bireylerin dünyayı görüp hakkında eylem yapabilecekleri ortak bir çevreye entegre olmalarına yardım etti. Anarko-terapistler bu tür pratikleri meditasyon, oyun terapisi, destek ve ayrı mekanlar için uyguladılar. Meditasyon gerçekten içkinin veya uyuşturucunun fiziksel zararlarına uğramadan başvurulabilecek bir kaçış biçimidir.
Gündelik yaşamın sıkıntılarını hafifletir, kaldırılamayacak kadar ağır olmalarını engeller. Bu şekilde, faydalı da olabilir, ama kişinin kendi kendini özgürleştirmesine faydası olmaz.
Terapi olarak oyun, sanat olarak oyun gibi, yıkıcı keskinliğini yitirmiştir. Parametreleri tanımlanmıştır, güvenli bir yer haline gelir, istimi salınmıştır, taşıdığı bütün risklerle gerçek bir kopuş olmaktan uzaklaşmıştır. Otoriteye ya da iş ahlakına meydan okumaz, çünkü oynadığı oyun güvenli bir biçimde üretici yararlılığın çerçevesine oturtulmuştur ve düzenli bir çerçeve içinde olsa otoriteye meydan okuyabilecek kaotik enerjiyi açığa çıkarır. Destek grubu terapisi kendi kendini aldatmanın özellikle sinsi bir biçimidir. Bir grup insan paylaştıkları varsayılan ortak bir sorun, yük ya da baskı hakkında konuşmak üzere biraraya gelirler. Bu pratik anında sorunu gündelik hayatın evreninden çekip alır, bireysel ilişkilerden ve belirli koşullardan kopartır, ve ideolojik bir çerçeveye oturabileceği “bizim ortak sıkıntımız” evrenine taşır.
Destek grupları grubun çalışmasını şekillendirecek belirli bir amaç etrafında toplanırlar (başka türlü zaten neden oluşturulsunlar ki?), sonuçlar da grup ideolojisinin çerçevesine sıkıştıracak biçimde çıkartılır.
Ayrı mekanların (kadınlara özel, gaylere özel, vs.) yaratımı da dışarıdan hiçbir öğenin girememesini garanti ederek destek grubu terapisinin en kötü eğilimlerini güçlendiriyor. Anarşistler bu pratiğin otoriter yanlarını ve saklı bağnazlığını görmezden geliyor, ezilen grupların pratiği olduğu için hoş görüyorlar. Tüm bu terapatik formlar insanları gündelik hayat deneyimlerinden ayırıyor ve onları belirli bir toplumsal ve ideolojik çerçeveye entegre olmaya hazırlanabilecekleri ayrı bir “terapatik” aleme yerleştiriyorlar.
Anarko-terapistler söz konusu olduğunda, anarşist altkültürün çerçevesi ve bu çerçevede oynayacakları rol sözkonusu oluyor. Benim anarşist altkültürde tanıştığım insanların çoğu samimi insanlardır. Gerçekten otoriteye saldırmak ve onu yıkmak isterler.
Ama onlarda toplumun bir üretimidirler, kendilerine ve arzularına güvenmeme ve bilinmeyenden korkma eğitimi almışlardır.
Kendileri uyarlayabilecekleri roller de içeren bir altkültür bulunca hazır rollere soyunmayı çok daha kolay bulurlar. İsyancı çevrenin bir parçası olduklarını bilmek rahatlatıcıdır, topluma karşı kendileri için karanlıkta yaşamanın riskini gerçekten üstlenmeye yeğdir bu. Ve bu “anarşist” roller bir toplumsal yapıya ve dünyayla ilişki kurma biçimine oturur ve geniş olarak bakıldığında anarşist altkültürün özüne eşittirler ki bu da ayrı bir araştırma konusudur.
“rıhtımlar, kesinlikler ve sistemlerin beğenisi oluşturmak bir anakronizm olmaz mı?”
Anarşist altkültürün yapısı büyük ölçüde yayın projelerinin, kitabevlerinin, kolektif yaşam stüdyolarının ve radikal aktivizmin etrafında odaklanmıştır. Bu projeler ve onları yürütme yöntemleri altkültürü yeniden üreterek anarşist “sosyal yardım” yöntemlerini yaratırlar.
Yarattıkları şey pek çok açıdan evanjelik dini bir şekli andırır. Anarşist altkültür öğelerini oluşturan projelerin çoğu konsensüsle karar alma süreçleri aracılığıyla kolektif olarak yürütülür. Çok azı arkadaşların yardımlarıyla yürüyen tekil bireylerin projeleridir. (Ancak altkültürün saçaklarında neredeyse tümü bireysel projeler olan çok sayıda broşür projesi yer alır.)
Konsensüsün eleştirisini daha sonraya bırakıyorum. Şimdilik, şunu söylemekle yetinelim, konsensüs süreci bireysel iradenin bir bütün oalrak grup iradesine boyun eğdirilmesini ve anında eyleme geçmenin toplantılara ve kararalma süreçlerine boyun eğdirilmesini gerektirir. Niteliği gereği muhafazakar bir eğilmedir bu, çünkü sadece herkes katılırsa değiştirilebilecek politikalar yaratır. Bireylerin tabii olduğu görünmez bir otoritedir, dahil oldukları projeyi ya da anarşist altkültürü sorgulama imkanlarını sınırlar.
Anarşistlerin büyük çoğunluğu tek başlarına veya sevgilileriyle yaşarlar. Ama, bazen basitçe daha ekonomik olacağı gerekçesiyle (en az illüzyon içeren gerekçe budur), daha sıklıkla yaşayan bir destek grubu durumu yaratmak için, ortak bir projede daha kolay yeralabilmek ya da “teoriyi pratiğe geçirebilmek” için, anarşistlerin çoğu kolektif yaşamın ayarlanmasını daha iyi bir seçenek olarak görür.
Destek gruplarını daha önce ele aldığım için burada sadece şunu ekleyeceğim: bir destek grubunun içinde yaşamak destek grubu terapisinin bütün izole edici ve ideolojik yönlerini abartma eğilimini yansıtır.
Bir kolektif yaşama durumu elbette ortak bir projeyi paylaşmanın finansal sorunlardan insanları projeyi tartışmak için biraraya getirmeye kadar pek çok yönünü kolaylaştırabilir.
Ayrıca projenin izole edici olma, kendi kendini besleme, gerekli eleştirel girdiyi kaybetme ihtimalini arttırır. ama esas bu yaşayan durumlarda “teoriyi pratiğe geçirdiğini” iddia edenlerdir kendi kendini kandırmanın en yüksek seviyesini pratiğe geçirenler.
Topluca yaşama durumları yeni ilişki kurmanın yeni biçimlerini araştırmak için birer temel olabilirdi, ama bu tür durumların yarı-kalıcılığı toplumsal rollerin ve yapıların yaratılmasına meyleder ve yeni araştırmalar benim tanıdığım evsakinlerinin peşinde oldukları şey kesinlikle değil.
Teoriyle pratik arasındaki “teoriyi pratiğe geçirmek” deyişinin ima ettiği ayrım bu beraber yaşama durumlarının görece aynılığında açıkça görülür.
Anarşistlerin çoğu insanların birbiriyle ilişkiye geçme biçimlerini yönetmesi gereken belirli prensiplerin olduğuna inanırlar. Kendi yaşama kolektiflerinde, toprak işgallerinde ve squatlarında, prensiplerine göre yaşamya girişirler. Ortak yaşama durumları teorik-pratik araştırmalar değildir, daha çok, bireylerin önceden tasarlanmış bir toplumsal yapıya itaat etmeleridir. Anarşist ev izole edici bir durum olduğundan, dünyanın orta yerinde bir tür alternatif gerçeklik sunduğunda bu prensipler bu durumlarda test edilmez.
Anarşist squatlar istisna olmak üzere - bunlar, hiç değilse, mülk sahiplerine ve mülkiyetin otoritesine bir meydan okuma sunarlar - bu evler dışsal otoritelere diğer herkes gibi davranır, kiralarını (ya da gayrı mülk vergilerini) ve faturalarını öderler, ve çalışırlar ya da refah biriktirirler. Bu evler toplumun altını oymak için çok az şey yaparlar eğer herhangi birşey yapıyorlarsa, ama insanlar için, isyankarlık duygularını koruyabilecekleri ve altkültürün onlara bu duyguyu ifade edebilecekleri bir güvenli yer vereceği içinde yaşayabilecekleri bir yapı sunarlar.
Anarşist altkültürün tarihi, teorisi ve bilgisi için ana kaynaklar çeşitli yayın projeleri (periyodikler dahil) ve kitabevleridir. Bir noktaya kadar, bu projeler kapitalist sisteme bağlanmak zorunda kalırlar ve çok ender olarak devrimci nitelik taşırlar. Grup projesi olduklarında, genelde konsensüsle yürütülürler, küçük bir işletmeyi yürütmek veya bir dergi veya bir kitap çıkarmak için uzun, sıkıcı toplantılara katlanmakta anarşistçe bir yan olduğuna dair absürd varsayıma dayanır bu konsensüsler. Ama bu projelerin beni gerçekten rahatsız eden yanı anarşist altkültürdeki düşünce çerçevesini nasıl yıkacağımıza dair ve yabancılaşmanın ve tahakkümün doğasını araştırmak ve tartışmak için bir provokasyon olmak yerine bu düşünce çerçevesini tanımlamanın araçları haline gelme eğilimi taşımaları.
Büyük ölçüde bu provokasyon noksanlığı yapılan yayınlarda mevcuttur. Anarşist yayınların çoğu, gerek kitaplar gerekse dergiler, eski anarşist yazıların eleştirel olmayan yeniden basımlarından oluşur, solcu görüşleri içine bir tutam devlet karşıtlığı ekleyip yeniden tartışır vvadesi geçmiş anarşist fikirleri eleştirmeksizin çağa uyarlarlar. Bu tür metinler bir anarşist olmanın ne demek olduğuna dair belirli bir standartları ve modelleri sorgulamadan güçlendirir. Bir meydan okumayı temsil eden yazılar dahi çok ender olarak harekete geçirici radikal praksisin parçası olabilecek türde zeki eleştirel tartışmaları uyandırıyormuş gibidir. Daha çok, genelde standartların, modellerin kaynağı, isyanın prametrelerini tanımlamanın yolları olarak kabul görürler. Bu kısmen, basılı materyalin doğasından gelir, düşüncenin veya tartışmanın canlı, akıcı doğasıyla uyumlu olmayan bir kalıcılığı vardır yazının. Okurların çoğu basılı materyallerin arkasındaki düşünce akışlarını görmekte zorluk çekerler.
O yüzden kutsal birşeyle karşı karşıyaymış gibi davranırlar - ya tapınırlar ya da saygısızlık gösterirler. Her iki tepki de beni memnun etmiyor, çünkü her ikisi de fikirlerin şeyleştiğini gösteriyor, fikirler pazarında metalara döndüklerini gösteriyor - bu fikirlerin kitabevlerinde satılmakta oldukları olgusuyl iyice pekişen bir görüntüdür bu. Anarşist yayının bir diğer yönü de propagandadır. Bu da anarşizmin reklamcı tarafıdır - fikirler pazarında büyük ölçüde sadece bir meta olduğunu kanıtlar bu. Anarşist propagandanın çoğu poropaganda kime yönelikse onun gözünde cazip bir anarşizm imgesi yaratma girişimidir. Bu yüzden, metinlerin çoğu insanların kafalarını rahatlatmak, anarşinin o kadar da uçlarda olmadığını göstermek, insanlara meydan okumadığını, aksine anarşist devrimden sonra bile güvenli, korunaklı yaşamlarına devam edebileceklerini göstererek huzur vermek amaçlarına hizmet ediyor. Anarşist yazının büyük kısmı, bu elimizdeki de dahil olmak üzere, büyük ölçüde anarşistler yarafından satın alındığı veya çalındığı için bunların altkültürün tanımlayıcı modellerinin yeniden kuvvetlendirilmesi ve kendi kendini rahatlatma girşimi olduğundan kuşkulanıyorum. Anti-otoriter yazını bulunabilir yapan yapılar tümüyle isyankar bir praksisi yaratmayı ve korumayı hedefleyen meydan okuyucu tartışmalar için bir şebeke sağlayabilirdi, ama tersine insanların çoğu kez körce bağlandıkları ve anarşist altkültürü güçlendiren “anraşist ilkeleri” izleyebilmeleri için onlara modeller ve yapılar çerçevesi sunuyor.
Radikal aktivizm anarşist altkültürün kamusal imgesinin bir başka yönüdür, özellikle militan kanadının. Büyük ölçüde solcu gösterilere katılımla oluşur, zaman zaman da anarşistler özel bir konu için kendi gösterilerini düzenlerler.
Bu aktivizmin arkasındaki bir motif insanları anarşizme kazandırmaktır. Bunu gerçekleştirmek için, anarşistlerin kendilerini tanımlanabilir bir varlık olarak ayırmaları ve kendilerini dönüştürmek istedikleri insanlara cazip göstermeleri gerekir.
Şu anda, aktivizmin çoğu gençliği ve özellikle punk gençliği çekmeye çalışmak için yapılıyormuş gibi gözüküyor.
Dolayısıyla anarşistler gösterilerde özellikle yüksek perdeden ve taşkın davranma eğilimindedirler, bir muhalefet imajı çizmek ve anarşistlerin işi “ciddiye aldıklarını” göstermek isterler. R.C.P. (Devrimci Komünist Parti) gibi diğer gruplar da taşkın ve muhalif tutumlar takındıklarından, anarşist militanlar ayrımı netleştirmek için bu grupları yüksek sesle teşhir etmek ve hatta onlarla kavgaya girişmek durumunda kalırlar - bu anarşist militanlar insanda endişe uyandırır, eylemleri Maocu zevzeklerin eylemlerine çok benzediğinden bilinçli bir şekilde kendilerini ayırmaya çabalarlar. Fakat anarşistlerin bu muhalefet ritüellerine katılmalarının tek sebebi protestancılıkları değildir. Çoğu anarşist bu ritüellere katılır çünkü uygun anarşist davranış budur. Onların kafalarında “anarşist” belirli bir sosyal aktiviteyi içeren bir roldür. Diğerlerinden daha taşkın ve biraz daha şiddet dolu olmasıyla öne çıkan bir solcu alttürüdür.
Bu onların anarşi ve isyanı gündelik hayatlarından ayırmalarına izin verir. “Bu eylem tahakkümü yıkmaya yardım ediyor mu, gösterinin altıonı oymaya ve özgür bir yaşam yaratmaya yardım ediyor mu?” gibi sorular yersizdir çünkü anarşizm arzuladığımız yaşamları kendimiz için yaratmak amacıyla çıktığımız özgürlük yolumuzda karşımıza çıkan herşeye isyanla değil militan aktivitelere katılımla tanımlanır. Kişi gösterilerde doğru şekilde aktif olduğu sürece anarşisttir, imajı kurtarır ve anarşist altkültürü korur.
Her ne kadar bu altkültürlerin bir kısmı - özellikle yayınlarla ilgili olanları - topluma gerçekten anarşist bir meydan okumanın parçası olma potansiyeli taşısalar da, anarşist altkültür onların enerjilerini kendi kendini korumaya ve yeniden üretmeye kanalize eder.
Altkültür, bizi ihtiyatlı yapma eğilimiyle, bizi bilinmeyenin meydan okumasıyla yüzleştirmek yerine bilinenin kucaklamaya götürmesiyle bize “limanlar, kesinlikler, sistemler” sunar. Anarşistler ve antiotoriterler, kendilerini isyankarlar olarak düşünürler, ama aslında isyanın sınırlarını tanımlayanlar ve isyanı reküpere edenlerdir.
Anarşist altkültür anarşinin altını oymuştur, onu ideolojik pazarda başka bir metaya dönüştürmüştür ve dolayısıyla onu toplumun başka bir kategorisi haline getirmiştir.
“Mesele kesin bir şekilde dışarıya adım atmaktır, farklılaşmak, kesin bir şekilde, kuraldan sapmak; arenadan histerik bir gayretle fırlamak; yola serpilmiş tuzaklardan sonsuza dek kaçınmak… Yaşasın İmkansız!”
Anarşist altkültürün eleştirisini kimi daha önemli rolleri ve yapılarının araştırılmasıyla bırakmak en önemli hatayı es geçmek demektir - yani onun bir altkültür olduğunu es geçmektir. Altkültürler belirli hussusiyetlere sahip belirli türde toplumsal fenomenler kurarlar.
Eğer bu hususiyetler isyan etmek için yeterli geçirgenlikteyse, eğer insanları kendileri için eylemeye itiyorsa, o zaman narsist altkültürü reforme etmek mümkün olabilir, ama hususiyetler doğrusu tam tersi yönde işleme eğilimindedirler. Bugüne dek çok sayıda isyankar altkültür, çok sayıda bohemya varoldu, hepsi de reküpere edildi.
Bu açıkça altkültürlerde içkin bireylerin onları parçası oldukları topluma gerçek bir meydan okuma sunmaktan alıkoyduğunu gösterir. Neden böyle olduğunu açıklamaya çalışmama izin verin.
Bir altkültürün varolabilmesi için, parametreleri kendilerini toplumdaki diğer gruplardan ayıracak şekilde tanımlanmış olmalıdır. Bir altkültür, resmi ya da yasal bir varlık olmadığından, bu parametrelerin herhangi bir resmi veya tanımlanmaya hazır formda olmaları şart değildir.
Daha çok, altkültürün doğasında içkindirler, altında yatan durumdurlar; ortak değerler, ortak idealler, ortak görenekler ve ortak ilişki kurma sistemleri içerirler.
Bu da altkültür içinde katılımın belirli bir tebaiyet seviyesini gerektirdiği anlamına gelir.
Bu bizim bu parametrelerin yorumlanmasına katılmama ihtimalini yok saydığımız anlamına gelmez - bu katılmamalar çok yoğun olabilir, çünkü dahil olanlar kendilerini grubun gerçek değerlerinin taşıyıcıları olarak görürler. Ama herhangi bir altkültüre gerçek tehdit parametreleri reddeden herhangi bir bireydir. Böyle biri tehlikelidir, ahlak karşıtıdır, herkes için tehlikelidir. Bir altkültürün parametrelerinin gerçekk değeri onun ahlak sisteminden anlaşılır. Kendisi genel olarak toplumdan üstün görmesine izin verecek bir yol sağlar. Böylece diğerleriyle otoritenin iki favori silahı olan suçluluk ve kendi kendini haklı görme üzerinden ilişki kurmak için bir yöntem yaratır. Bir altkültürün mevcudiyeti ve korunması bu nedenle kendisini koruyabileceği içselleşmiş bir otorite gereksinir. Parametrelerin yaratılması geri dönüşsüz şekilde parametrelerin dışında olarak algılananlara karşı bir hoşgörürsüzlüğe yol açar - özellikle eğer aynı seviyede rakipleriyse (yani RCP, SWP gibiler, ve benzerleri, anarşistler), ama ayrıca aynı zamanda kendi altkültürünün parçası kabul ettiği herkese karşı hoşgörür getirir. Altkültürün parametrelerinin farklı yorumları dolayısıyla, tartışmalar ve kavgalar, bazen hatta şiddetli biçimde yaşanabilir, ama yine de tanınabilir belirli bir birlik vardır ve anlaşmazlıkları belirli bir çerçeve içinde tutma eğilimi taşır. Bu tür bir hoşgörü altkültürü korumak için gereklidir. Ayrıca herşeyi bir dünyevi vasatlığın seviyesine indirgeme etkisi vardır. Aşırılıklara ancak altkültüre gerçek bir tehdit oluşturmadıkları sürece göz yumulur. Zarafet, tedbir, kibarlık altkültürün “farklılık içindeki birliğini” korumak için gerekli olan güdünün düzenini yansıtırlar. Çatışmaları ritüelleştirilme ve öngörülebilinir kılma eğilimi vardır. Özellikle anarşist altkültürde, çok ender yüzyüze, dürüst ve tutkulu çatışma yaşanır. Bunun yerine, yüzyüze ilişkiler kibarlığın ve bir altkültür ritüeli olan hoşgörünün elindedir, ve böylece genelde, sıkıcıdırlar. Ritüeller, zarafetler ve toplumsal maskeler aracılığıyla ilişki kurmayı öğrenmek, bizi serbestçe davranmayı bilmeyen cahiller haline getirmiştir. Ama bir altkültür kendini bu hoşgörü ritüelleri içinde koruyamaz, çünkü genel olarak oplumda olduğu gibi, bir altkültür de varlığının sürekliliği için tebaiyet, toplumsal uyum ve bireysel tutkuların bastırılmasına ihtiyaç duyar.
Altkültürler kendilerinin dışında kalan insanlarla ilişkilerinde, ya - dış dünyayla bağları minimalize ederek - bir tür ayrılıkçılığı seçmeye karar verme eğilimindedirler ya da altkültürün perspektifi üzerinden insanları kazanmanın yollarını arayarak bir tür protestancılığa meylederler.
Anarşist kültür protestanca davranmayı seçtiği için ben de işin bu kısmıyla ilgileneceğim.
Tüm protestanca davranan gruplar, Baptistlerden R.C.P.’ye, Moonilerden anarşist altkültüre, böyle davranırlar çünkü dünyanın özsel sorunlarına gerekli cevaplara sahip olduklarına ikna olmuş durumdadırlar. Başkalarını da buna ikna etmek bu tür altkültürlerdeki eylemlerin en önde gelen motifi haline gelir. Davranışlarıyla ve konuşmalarıyla bir özgüven imgesi sunmak ve kazanmak istedikleri insanlarla bir tür dayanışma içinde görünmek isterler.
Bu ütr altkültürler içindeki bireyler kendileri için değil idealleri için yaşarlar, doğruluğundan o kadar emin oldukları o cevap diğerlerini de iyileştirecek olan iksirdir. Belirli bir imgeye göre yaşarlar, ya da yaşamaya çalışırlar, bu yüzden de konformisttirler. Altkültürlerinin doğası gereği, anarşist altkültür de ancak anarşiyi ve isyanı bugünkü gündelik hayatlarımızın topraklarından kovarak ve onları toplumsal rollere uygun ideallere dönüştürerek varolabilirler. “Kendiliğindenliği” överler ama bu sırada kendiliğindenliğin içeriğini de tari ederler ve böylece onu bastırırlar. Tutkuların ve arzuların özgür ifadesi aslında teşvik edilmez, genelde tam tersi olur. Kendi çerçevesi içinde, anarşist altkültür genelde muhafazakardı r, kendi kendini korumak en birinci önceliğidir. Her yeni keşif ve araştırma varlığına yapılmış bir tehdittir ve kısa zamanda tanımlanmalı, sınırlanmalı ve onun tarafından reküper eedilmelidir. Bu hem kimi anarşistlerin daha gözüpek teorik araştırmalara verdikleri saçma, savunmacı tepkilerini açıklar hem de bu araştırmaların pratikten ayrılmış bir teori aleminde kalması eğilimini anlatır.
Bir altkültür güvenli bir yerdir, korunaklıdır, kişinin kendi kendisini tanımlayabileceği toplumsal rolleri ve ilişki sistemlerini bulmak içindir, serbest araştırmaların ve bilinmeyenle çarpışmanın yeri değildir. Bu yüzden anarşist altkültür canlı bir anarşinin ve isyanın ifadesi olamaz, ama sadece bir toplumun bunları tanımlama, sınırlama ve reküpere etme yolları olabilir.
Toplumun çocukları olarak, hepimiz kendimize güvenme konusunda, bilinmeyenden korkmakta ve özgürlüktense güvenliği tercih etmekte deneyimliyiz. Bir altkültürü yaratacak ve koruyacak davranışlara böyle kolayca yönelmemizde şaşırtıcı bir yan yoktur. Nefret ettiğimizi iddia ettiğimiz topluma uyma yolumuzun, onun yapısı içinde kendimiz için bir niş açma yolumuzun bu olduğunu itiraf etmenin zamanı geldi de geçiyor. Bu altkültür topluma gerçek bir tehdit olmadığından; sadece kuralları - tüm kurallar gibi - toplumun kuralarının bir altkümesi olan vefalı bir muhalefettir.
Dolayısıyla tedbiri rüzgara bırakmanın, mutlak sapmanın, sürrealistlerin dediği gibi, tüm kurallardan, anarşist altkültürün arenasından fırlamanın - ya da arenayı altüst etmenin - zamanı geldi.
Her zaman yerine ne koyacaksınız diyenler olacaktır, ama mesele tam da yerine bir şey koymamak. Otoriteye karşı çıktığını iddia etmiş olanlarımızın zayıflığı, sorunu, kafalarımızın içinde otoriteye, bir cevaba, bizi hizada tutacak bir yola duyduğumuz ihtiyaç.
Kendimize güvenmedik, ve anarşinin fiilen öne fırladığı anlarda, otoritenin geçici yıkılıp bütün imkanların açıldığı anlarda, bilinmeyeni araştırmaya, arzularımızı ve tutkularımızı yaşamaya cesaret edemedik. Tersine, gerçek tutkularımızı ve arzularımızı göğüslemekten kendimizi sakınarak isyanımızı salt isyan imgesine kanalize ettik.
Otoritenin reddi, tüm kısıtlamaların reddi, anarşist altkültürün reddini de içermelidir, çünkü o da bir otorite formudur. Bu destek olmayınca, elimizde kendimizeden başka hiçbir şey kalmaz.
Fani, sürekli değişen, tutkulu bireyler olarak, hepimiz yaşamlarımızı yaratmanın ve bizi kendi kalıbına dökmeye çalışan topluma karşı çıkmanın tek temeli oluruz.
İsyan bir yol olmaktan çıkar ve bunun yerine yaşamlarımızın elimizden alınmasına karşı an be an reddiyemiz olur. Anarşi bir ideal olmaktan çıkar ve bizim otoriteye verdiğimiz tahribata döner.
Bunu gerçekleştirmek için, kendimizi kurban olarak görmekten çıkmamız ve yaratıcı insanlar olarak görmemiz şart. Gündelik yaşamlarımızda karşılaştıkça toplumun kuvvetli yanlarını ve zayıflıklarını kesin bir biçimde değerlendirebilmek ve zekice altını oyabilmek için dünyayla ilişki kurma biçimimize nüfuz etmiş negatif paranoyanın reddedilmesi gerekir.
Pozitif paranoya - toplumun ve bizi içine soktuğu cehennemin cinnet halleri olduğunun ve dünyanın mücizeler ve güzelliklerle dolu olduğunun, dünyada en derin arzularımızın ve çok daha fazlasının gerçekleşebileceğinin tanınması - ortaya çıkarılmalıdır. Ondan sonra bilinmeyenle yüzleşmeye, sadece hoşgörüyü bir kenara koyup dürüst çatışmayı kabul ederek birbirimizle özgürce ve tutkuyla ilişki kurmaya cesaret edebiliriz.
Kendi arzularımızdan, rüyalarımızdan ve yaşam tutkumuzdan aldığımız kuvvetle topluma karşı çıkmaya cesaret edeceğiz. Kolay cevapların, sistemlerin ve güvenliklerin kurduğu hapishaneleri reddedeceğiz, ve bilinmeyeni araştırmakta bulunan esrikliği, otoritenin bizden saklamaya çalıştığı mucizeler dünyasını keşfetme serüveni içinde bulunan özgürlüğü tercih edeceğiz.
Bizden ne alındıysa bunu geri almalıyız ve bir altkültüre tabi olarak geri alamayız, ilk önce bilinmeyene dalarak, ne denli isyankar ve rahat olursa olsun bizi bastırmış olan herşeyi arkada bırakma riskini göze alarak tümüyle topluma karşı olmalıyız.
“Herşey her zaman ve otomatikman tümüyle riske edilmelidir. Kişi, en azından, labirentte bulunan ipliğin onu başka bir yere götürmesi gerektiğini bilir.”
11 Mart 2009 Çarşamba
GÖÇEBE AYAKLANMA

FERAL FAUN
Çiftçiler toprağa sahip olur ve onun üzerinde çalışırlar. Sahiplik ve çalışma çiftçilerin en temel aktiviteleridir. Göçebeler boş alan üzerinden geçer ve onu oyun yoluyla dönüştürür, hareket etmek ve oynamak göçebelerin en temel aktiviteleridirler. Çiftçilerin alışkanlığa, ritüele, tutarlılığa ve birliğe ihtiyaçları vardır. Göçebeler alışkanlıkları kırar, dönüşür, düzensiz hareket eder, değişir. Çiftçiler düzeni tanrısallaştırır. Göçebeler ise kaos yaratır.
Çiftçilik çalışma etiğinin kökenidir, çünkü çiftçi yaşamı çiftçilik işi tarafından yaratılmış biridir. Çiftçi çiftlik işinin gereksinimleriyle çatışarak kendisi için hareket etme kabiliyeti yaratamaz. - yoksa, çiftlik çöker ve çiftçi kimliğini ve belki de yaşamını kaybeder. Zaman - sabit ve standartlaştırılmış bir hareketin ölçüsü – çiftçi için zaruridir – uzaydaki hareketi uzayda bir hareket değildir – gerekli olmayarak – toprağın çalıştırılmasıdır. Ölçülmüş devir kuralına dayanmaktadır.
Göçebelik – en azından davranışta – otonomi için zaruridir. Sürekliliğin reddi,evin reddi. Alan ve zaman sosyal bağlamı oluşturan ilişkiler tarafından biçimsel olarak tahakküm altına alındığında, otonomi orada yok olmaktan ibarettir. Bu görülmezliğin sırrı daimi harekettir.Biçimsel tahakkümün fiili olmadığı,otonom yaratıcılığıyla topluma meydan okuyan, tahakkümün güçlerinden önce kaybolabilen,yarıkları bulan, hile dolu, riskli bir dans. Fiziksel hareket bu strateji için zorunlu değildir;mıhlanmış olmaktan kaçınmak için etiketlerden kurtulma alışkanlığı. Fakat fiziksel hareket birinin şansını artırabilir. Birisi daha geniş bir zeminde dolaşır, radikal kırılmalar, yeni kırılmaların keşfi ve vahşi oyun için daha geniş olasılıklar...Böylesi gezginler bağlamı içerisinde, kalıcı kendi kendini köleleştirme alanları, göçebe ayaklanmasının faydaları için altüst edilmiş olması gereken sosyal bağlamın görünüşleri haline gelmektedir. Otonomi için hiçbir detaylı proje yoktur.
Yerleşik alanlar ve yerleşik yaşamlar bana çok fazla yabancı geliyor. Çoğu yerde ve çoğu yaşamlarda çok fazla düzenlenmiş şey var. Bunlar beni deli ediyor, hepsini çöpe atmak istiyorum. Bu yüzden, bunu gerçekten kıran her bireye değer veriyorum ve bu yüzden çok fazla yerleşik hissettiğimde endişeleniyorum. Ait olmadığımı hissetmeye başlıyorum, sonra aidiyet kavramının absürd olduğunu hatırlıyorum. Doyana kadar her yerin içinden kendi kendime geçebilmeye, mekânları dönüştürmeye ihtiyacım var.
Sakat zihniyetli insanlarla Ayaklanma projelerini gerçekleştirmekten kaçınmamın nedenlerinden biri, eleştirel yeteneğinizin onların ahmaklıklarını işaret ederek boşa gitmesidir. En iyisi aptalları önemsememek ve tüm eski ideolojilere bulaşmamış olanlarla birlikte projeler üretmektir. O zaman eleştirel yeteneğimizi, karşılıklı ilişkilerimizi ve gündelik hayatımızı dönüştürerek ve bunları yapmak için yok etmemiz gereken toplumun farkına vararak kendimizi isyankârlar olarak yaratmaya yönlendirebiliriz. Kendi eleştirel yeteneğimizi kolay hedeflere karşı kullanmak onları köreltebilir. Arzuladığımız yaşamı yaratmak için savaşarak bu yeteneklerimizi kullanmamız onları daha da keskinleştirecektir. Zulüm gereklidir.
İsyankâr yasadışılık, suç olarak algılanmamalıdır. Evet, isyankâr kanun kaçağı suç işlemez ama bazı yeraltı bağlantılarına sahip olabilir. Fakat profesyonel suçlular yaşamak için suç işlerler, oysa ki isyankâr kanun kaçağı bilinçli olarak toplumun törelerinin, yasalarının ve görüngülerin altını kazımaya çalışmaktadır. Zeki suçlunun yasa uygulayıcıları arasında dostları olacaktır, çünkü bu iyi bir iştir; isyankâr kanun kaçağı bu gibi bağlantılardan kaçınacaktır, çünkü onun arzusu hiçbir yasayı tanımayan bir yaşam yaratmaktır. Yasa uygulayıcılarıyla herhangi bir bağlantı böyle bir yaşamı tehlikeye atar. Ahlaki bir prensibe dayanarak yasayı reddeden kanun kaçakları da mevcuttur; genelde “anarşi”nin, “özgürlük”ün veya “bireysellik”in soyut kavramı . Fakat bu kanun kaçakları devlet yasalarıyla ahlak yasalarının yerlerini değiştirmeyi isterler. İsyankâr kanun kaçağı ahlaksızdır ;o, yasayı her biçimiyle reddeder, çünkü yasa yaşamını sınırlar ve olasılıklarını kısıtlar. İsyankâr bir kanun kaçağı çalınmış bir şeyi yok edebilir, kara borsada satabilir, saklayabilir veya arkadaşlar arasında paylaşabilir. Bir bankayı soyabilir ve bir proje için para kullanabilir, arkadaşlar için çarçur edebilir, yolculuğa çıkabilir veya paraları yakabilir. Fakat ahlakçı kanun kaçakları kendi seçilmiş nedenleri için tüm çalınmış şeyleri kullanmayı zorunlu hissedecektir.
Profesyonel suçlular kanun kaçakları değildirler. Onlar yasalarla dans eder ve onları bükerler. Onlar yasaları itaatsizlik anlamında değil, ekonomik nedenlerden dolayı kırarlar. Kendi alt kültürleri içerisinde, kendilerinin işlettikleri alternatif yasaları ve metotları vardır. Ama kendi yasadışı meslekleri, birçok yasal işten daha anlamlıdır, çünkü onlar risk elementleri ihtiva ederler: öfkenin üstesinden gelmenin heyecanını barındırırlar. Düzenli ilişkiler oluşturmak için bir yerde kalmak profesyonel suçlu için akıllıcadır. Peki ya isyankâr kanun kaçağı için? Hayır tabii ki, bir yerde uzun zaman durmak mı? Asla...İsyankâr kanun kaçağı suçlu alt kültürüne anaakım kültürden veya alternatif alt kültürden daha fazla entegre olmak istemez.
İsyankâr kanun kaçağı topluma karşı bilinçli olarak kendi yaratıcılığının gücünü artırmaya çalışır. Bunu yapabilmek akıl, cesaret ve görünmez hale gelme kabiliyeti ister. Bu yüzden isyankâr kanun kaçağı çoğu kez avareler gibi yaşar; geçer gider, ama asla yerleşik hayata geçmez ve tanımlanamaz. Yaşamı başlı başına, topluma saldırı mahiyetindedir.
23 Ocak 2009 Cuma
İSYANCI ANARŞİZM ÜZERİNE
Kavramların, kimliklerin, aidiyetlerin savurganca tüketildiği bir dönemde yaşıyoruz. Bireyin kendini tarif etmek için kullandığı her özelliğin, toplumun genelinden farkını belirtmek için altını çizdiği her aykırılığın yaygın tüketim toplumu kalıpları içinde şekillenen pazar havuzuna dahil edildiği bir çağda soluk alıp vermek ‘tarihsel bir zorunluluk’ olarak hepimize dayatılmış durumda. Asalaklığın her halinin makbul karşılandığı, ‘at iziyle it izinin’ birbirine karıştığı, ‘kuzuların kurt, kurtların kuzu’ kostümü giymekten gurur duyduğu derin bir kokuşmuşluğun tüm atmosferi sardığı bir çağ bu. Bu kokuşmuşluk habitusunda gırtlağına kadar boka batma gerçekliğinin rahatsızlık yaratması bir tarafa, erdem misali benimsenmesi de cabası…
Tekno-endüstriyel sistemin uyuşukluk yaratan alışkanlıklarına karşı teyakkuzda olmayı varoluşsal bir görev addedenlerin sözlerini ve eylemlerini her zamankinden daha fazla cüret içeren bir tarzda savunması gerekiyor. Bu düzlemde, son günlerde çeşitli kanal ve mecralarda İsyancı Anarşi’nin farklı nedenlerle – cahillik, dezenformasyon vb.- tartışma konusu yapıldığını duyuyoruz, izliyoruz. Bu konuda ortaya konulan sözlerin birçoğu muhatap almaya bile değmeyecek öznelerden/kesimlerden gelmiş olsa bile mevzuya samimi bir ilgiyle yaklaşanlara Uyumsuzlar Fraksiyonu olarak konuyla alakalı kısa değerlendirmelerimizi sunuyoruz.
İsyancı anarşizm, basitçe ‘isyancılık’ takısıyla dolaşıma girmiş geleneksel anarşizm değildir. Dili, örgütlenme anlayışı, eylemi ve teorisi ile başlı başına geleneksel kabulleri sarsan anarşizmin yıkıcı ruhunun tezahürüdür. Anarşizm adına hippi kültüründen apartma‘çiçek çocukluğu’, ‘her daim şiddetsizlik’, ‘hedonizm’ gibi değerlerin öne çıkarılmasına karşı her boyutta ve her düzeyde yıkıcılığın teoride ve pratikte hesapsızca sahiplenilmesidir.
İsyanın belli başlı kategorileri, öncelik-sonralık hiyerarşileri, stratejik planları yoktur. Gündelik hayatın en sıradan ritüellerinden sistemin temel işleyiş kodlarına kadar her şey isyancılar için kendi duruş, söz ve eylemlerini üretmeleri için zemin sunmaktadır, ve her birinde alınan bireysel veya kolektif karşı çıkış aynı ölçüde kıymetlidir. Gündelik hayatın dayatılan normlarına ve okul, iş gibi zorunluluğu toplumda genel kabul gören kurumlara karşı bu işleyişi sabote eden, mekanları, kuralları bozarak alternatif varoluş halleri için alan açan her yaratıcı eylem isyancılar için makbuldür. Sistemin, bireylerin hayatını kuşatan denetleme ve zor aygıtlarını profesyonellik gerektirmeyen tarzda tahrip etmenin koşullarını yaratmak sanıldığı kadar zor değildir. Yeter ki anarşizmin yıkıcı enerjisinin kuşanılmasını engellemek için çeşitli çevreler tarafından bilinçli ya da bilinçsiz biçimde dolaşıma sokulan göz bağları tedavülden çıkarılabilsin.
İsyancılar herhangi bir dergi, dernek, kurum veya platform gibi bir merkez etrafında toplanmazlar. Solculardan alınmış bu tür modellerin anarşizmin özgürlükçü ontolojisine ket vurduğunu bilirler. İsyancıların birbirleriyle paylaşımları, zorunlu toplantılara veya periyodik dergilerin ‘ideolojik önderliğine’ dayanmaz. Hayatın içinde aynı dertlere ve önceliklere sahip olan bireylerin kendi aralarında kurdukları yakınlık grupları, isyancılar için önemlidir. Bu tür karşılıklı güven aşılayan grupların teoride ve pratikte beraber olabilmesi, onlarca – genel anarşi gevezeliği dışında yaşam karşısında sıradan yurttaşlıktan farklı duruşları mevcut olmayan- grup veya bireyin birleşmesinden işlevlidir. Sosyal merkezcilik, solculuk ve popülizmden feyz alan bir hastalıktır, ve bu hastalığa tutulanların adım adım anarşizmden nerelere savrulduklarını ibretle gözlemlemek bile isyancılara bu gibi kurumsal tekkelerle aralarına mesafe koyma seçimlerinin ne kadar hayati olduğunu göstermeye yetiyor. Sosyal merkezciler artık klasik bir dernekçiliği, ‘medyada iki satır görünelim de ne sebeple olursa olsun’ pragmatizmini, kafa sayısı hesaplamayı anarşizmin ilkelerinin önüne koymayı kendi yönelimleri olarak seçmiş bulunuyorlar. Bu seçimin onları götüreceği yer ise omurgasız bir popülizm kuyrukçuluğudur.
İsyancılar eylemlerinin gerekçelerini doğrudan değiştirmek ve yıkım arzularıyla tarif ederler. Basit mitingleri çarşaf çarşaf ‘büyük eylem’ şeklinde lanse eden popülist reformculardan farklı olarak isyancılar fiilen hayata geçirdikleri hiçbir eylemin duyurusunu sağa sola reklam olsun diye ilan etmezler. Eylem, kökeninde reel planda varolan somut bir şeyden rahatsız olanların, bu ihtiyacı yakıcı biçimde hissedenlerin bu şeyi sabote etmeleri mantığına dayandığından bu faaliyetin reklamına hacet yoktur. Bu yakıcı hissiyatı taşıyanlar hayatın içinde kendi yakınlık gruplarını kurarak küçüklü, büyüklü eyleme geçeceklerdir. Böylesi dertleri olmayanları da ikna etmek için ‘şunları, bunları yaptık’ şeklinde ajitasyona ise hiç ihtiyaç yoktur. Doğrudan eyleme iradesine ve yıkım arzusuna sahip olanlar, bunu anarşizmin olmazsa olmazı olarak benimseyenler kendi eylem gruplarını kurmalı ve harekete geçmelidir. Hareket, kendi mecrasında akacak ve öznelerini ortaya çıkaracaktır.
İsyancı anarşistlerden mürekkep Uyumsuzlar Fraksiyonu, geometrik olarak büyümeyi hedef alan bir örgüt değildir; kendi sözünü ve eylemini gerçekleştirme yolunda adım adım ilerleyen bireylerin ortaklaştığı zeminin adıdır. Kendi dışımızdaki anarşist olma iddiasındaki bireylere ve çevrelere de bu grubun içine katılma çağrısı yapmıyoruz. Sadece kendi ayaklarınızı bastığınız alanları sözle ve eylemle, iradeyle ve ‘silahlı neşeyle’ isyanın özgür toprakları haline getirmeye çalışmanızı öneriyoruz. Laf kalabalığını ve yıllardır gevelediğiniz retorikleri anarşizm adına hala bıkıp usanmadan tekrarlamaktan yorulmadınız mı? Artık tekno-endüstriyel sistemi hakikaten ‘yaralanacağı yerden vurmak’ ihtiyacını hissetmiyor musunuz? Sistemin askerlik vs. gibi en sıradan yaptırımlarını bile kabul ederken hala kendinize anarşist demekten bir nebze de olsa utanmıyor musunuz? Dedikodu ve dezenformasyonu anarşist eleştiri kisvesine sokmaktan zevk mi alıyorsunuz? Orta sınıf hedonizmini anarşist özgürlükçülük şeklinde sunarken kimi kandırabileceğinizi sanıyorsunuz?
İsyancılara küfür etmek için sıraya giren liberaller artık bilsinler ki bu topraklarda da – sizin gözleriniz görme yeteneğini kaybetmiş olduğundan göremese de- isyancılar vardır,ve sisteme duyduğumuz öfkeyi, sistemin değerleriyle bize saldırmaya çabalayan yozlaşmış unsurlara da göstermek zorunda kalmak istemiyoruz. Bizi ‘ötekileştirerek’ kendi aranızdaki samimiyeti artıracağınızı düşünüyorsanız büyük hata ediyorsunuz. Anarşist eğilimler ve farklılıklar meşrudur, karşılıklı eleştiri zenginleştirici ve geliştiricidir; ancak eleştiri adına kişisel nefret, hınç ve çekememezlik üzerimize fışkırtılırsa aynı üslupla yanıt vermekten çekinmeyeceğimizi son kez hatırlatıyoruz.
19 Ocak 2009 Pazartesi
SİLAHLI NEŞE

ALFREDO BONANNO
Bu kitap 1977’de, o sırada italya’da süren devrimci mücadelelerin hızıyla yazılmıştı ve bugün okunurken, şimdi son derece farklı olan o durum akılda tutulmalıdır.Devrimci hareket, ki buna anarşist hareket de dahildir, gelişim aşamasındaydı ve herşey, hatta silahlı çatışmanın genelleşmesi bile mümkün görünüyordu.
Ama insanın kendini, küçük bir militan azınlığın baskıya ve Devlet’in sermaye idaresini yeniden organize etme girişimine (itiraf etmek gerekir ki oldukça zayıf bir çabaydı) karşı mücadele eden onbinlerce yoldaşa dayatmaya niyetli olduğu uzmanlaşma ve militerleştirme tehlikesinden koruması gerekiyordu.
italya’da durum buydu, ama Almanya, Fransa, Büyük Britanya ve başka her yerde de benzer şeyler olmaktaydı. Yoldaşların her gün iktidar adamlarına ve yapılarına karşı gerçekleştirdikleri eylemlerden, italya’daki Kızıl Tugaylar gibi silahlı bir partinin planlı mantığının çıkarılmasını önlemek esas gibi görünüyordu.
Kitabın ruhu budur. Bir özgürleşme ve yıkım uygulamasının nasıl bir idare grubunun önceden belirlenmiş kuralları çerçevesindeki ölümcül, şematik katılıktan değil ama neşeli mücadele mantığından çıkabileceğini göstermek.
Bu sorunların bazıları artık yaşanmıyor. Tarihin sert dersleri tarafından çözüldü. Reel sosyalizmin yıkılması aniden, her eğilimden marksistlerin idare hırslarını sonsuza dek yeniden boyutlandırdı. Diğer yandan her yerde, özellikle de genç nesiller arasında yayılan özgürlük ve anarşist komünizm arzusunu söndürmedi, muhtemelen alevlendirdi. Pek çok durumda anarşizmin ideolojisinden etkilenmemek için geleneksel simgelerine, sloganlarına ve teorilerine başvurulmaması anlaşılabilir, fakat bu paylaşılamaz bir durumdur.
Bu kitap yine güncel oldu, ama farklı bir açıdan. Artık var olmayan ağır, tekelleştirici yapısının eleştirisi olarak değil, onları baskı ve denetim altında tutan her şeyin neşeyle yıkımı yolunda bireyin potansiyel becerile-rine işaret edebildiği için.
Bitirmeden önce, kitabın italya’da imha edilmesinin emredildiğini belirtmeliyim. italya Yüksek Mahkemesi yakılmasını emretti. Kitabın kopyasını bulunduran tüm kütüphaneler içişleri Bakanlığı’ndan, yakılmasını emreden birer genelge aldılar. Birden fazla kütüphane, böyle bir uygulamanın Nazilere ya da Engizisyona yakışacağını düşünerek kitabı yakmayı reddetti, ama yasalara göre kitaba başvurulamaz. Aynı sebepten, kitap italya’da yasal olarak dağıtılamaz ve pek çok yoldaşın kop-yasına bu amaç için gerçekleştirilen büyük baskın dalgası sırasında el konuldu.Bu kitabı yazdığım için onsekiz ay hapis cezasına çarptırıldım.
Alfredo M. Bonanno Catania, 14 Temmuz 1993
Pariste devrim başı sonu olmayan bir şenlikti.Bakunin.( Paris, 1848, devrim)
I
Bu seytanı çocuklar Montanelli’yi1 neden bacaklarından vurdular ki? Ağzından vursalar daha iyi değil miydi? Elbette iyiydi. Ama daha ağır, daha kinci ve ciddi olurdu. Bunun gibi bir hayvanı bu şekilde sakatlamanın, intikamın ötesinde, bu faşist gazeteci ve patronların uşağı olan adamı sorumlulukları için cezalandırmanın ötesinde daha derin, daha anlamlı tarafları olabilir.
Sakatlamak onun aksamasına ve hatırlamasına sebep olur. Dahası, sakatlamak, ağızdan vurmaktan, beyin parçalarının gözlerden fışkırmasından daha kabul edilebilir bir eğlencedir.
Her sabah sisin içinde yola çıkan ve fabrikanın boğucu havasına yürüyen yoldaş; ya da ofise gidiyor hep aynı yüzleri görmek için: ustabaşı, saat denetçisi; o anın casusu, besleyecek-yedi-çocuğuyla-Stakhanovite, devrim, mücadele, ve ölümcül olacak olsa bile fiziksel çatışma ihtiyacını hisseder. Ama aynı zamanda hemen, şu anda neşe yaşamak ister. Ve sisin içinde yürürken, trenlerde ve tramvaylarda saatler geçirirken, ofise gitmenin ya da kapitalizmin faydasız mekanizmalarını bir arada tutan faydasız civatalar arasında bulunmanın boğuculuğunu yaşarken bu neşeyi fantazilerinde besler.
Bedeli ödenmiş neşe; patronun parasını ödediği ücretli haftasonları ve senelik tatiller, aşk yapmak için para ödemek gibidir. Aynı görünür, ama eksik birşey vardır.
Kitaplarda, bildirilerde ve devrimci gazetelerde yüzlerce teori birikti. Bunu yapmalıyız, şunu yapmalıyız, olayları bunun dediği gibi, şunun dediği gibi görmeliyiz, çünkü geçmişteki, cilt cilt boğucu klasikleri dolduran, isimleri büyük harşerle yazılan şunun ya da bunun gerçek yorumcusu onlardır.
Onları el altında bulundurmak bile ayinin bir parçasıdır. Onlara sahip olmamak kötü işarettir, şüphe çekicidir. Onları her durumda el altında bulundurmak faydalıdır. Ağır olduklarında her zaman, sıkıntı veren birilerinin yüzüne fırltılabilirler. Geçmişin (ve bugünün) devrimci metinlerinin geçerliliğinin yeni olmayan, ama yine de sağlıklı bir doğrulaması.
O ciltlerde asla neşe hakkında birşey bulamazsınız. insanın bu sayfalarda soluduğu atmosferin, ma-nastırın haşin havasından eksik kalır yanı yoktur. Yazarları, intikam ve ceza devriminin rahipleri, zamanlarını suç ve ceza tartarak geçirirler. Dahası, kot pantolonlu rahipler iffet yemini etmişlerdir, bu yüzden aynısını bekler ve dayatırlar. Fedakarlıkları için ödüllendirilmek isterler. ilk önce çıktıkları sınıfın konforlu çevresini terk etmişler, sonra yeteneklerini mirastan yoksun kalanların emrine vermişlerdir. Kendilerine ait olmayan sözcükler kullanmaya, kirli masa örtüleri ve yapılmamış yataklar üzerinde sigara tüttürmeye alışmışlardır. Bu yüzden, insan onları en azından dinleyebilir.
Düzenli devrimler, düzgünce hazırlanmış ilkeler, çalkantısız anarşi hayal ederler. işler farklı yöne giderse provokasyon çığlıkları atmaya başlarlar, öyle çok bağırırlar ki polis onları alır götürür.
Devrimciler dindar insanlardır. Devrimse dindar değildir.
“Ben kediye kedi derim.”
Boileau
II
Neyi nasıl üreteceğimize dair devrimci sorunla hepimiz ilgiliyiz, ama kimse üretimin devrimci bir sorun olduğuna işaret etmez. Kapitalist sömürünün kökünde üretim varsa, üretim tarzını değiştirmek yalnızca sömürü tarzını değiştirecektir.
Kızıla boyamış olsanız da kedi kedidir.
Üreten kutsaldır. Çekin ellerinizi! Onun fedakarlığını devrim adına kutsayın, ve les jeux sont faits.
“Peki ne yiyeceğiz?” diye sorar endişeli insanlar. “Ekmek ve bağcık,” der gerçekçi, tek gözü tencerenin, diğeri silahının üzerinde. “Fikirler,” diye bildirir herşeyi karıştıran idealist, bir gözü hayaller kitabında, diğeri insan türünün üzerinde.
Üretime dokunan herkesin işi bitiktir.
Kapitalizm ve onunla savaşanlar üretenin cesedinin üzerinde yanyana otururlar, ama üretim sürmelidir.
Politik ekonomi eleştirisi (üretimin tüm faydalarının zevkini çıkaranlar tarafından gerçekleştirilen) en az çabayla üretim tarzının rasyona-lizasyonudur. Başka herkes, sömürülenler, hiçbir şeyin eksik olmamasına özen göstermelidirler. Aksi halde nasıl yaşayabiliriz ki?
Işığa çıktığı zaman karanlığın oğlu hiçbir şey göremez, tıpkı karanlıkta el yordamı ile ilerlerken olduğu gibi. Neşe onu kör eder. Onu öldürür. Bu yüzden neşenin bir halüsinasyon olduğunu söyler ve neşeyi kınar.
Gevşek, şişman burjuva bolluk içinde aylaklık eder. Bu yüzden zevk almak günahdır. Bu, burjuva ile aynı duyguları yaşamak ve üreten proloteryaya ihanet etmek demektir.
Hiç değil. Burjuva sömürü sürecini sürdürmek için her çareye başvurur. O da stres altındadır ve asla neşe için zaman bulamaz. Onun gezileri yeni yatırım fırsatlarıdır, aşıkları rakipler hakkında bilgi aldığı casuslardır.
Üretim tanrısı en sadık müritlerini bile öldürür. Kafalarını kopartır ve fışkıran yalnızca bir pislik seli olur.
Lanetli aç kişi, dalkavuk sürüsü eşliğinde gezen zengini gördüğünde intikam duyguları besler. Herşeyden önce düşman yok edilmelidir. Ama ganimeti saklayın. Servet yok edilmemelidir, kullanılmalıdır Ne olduğu, ne biçim aldığı ya da ne tür iş sağladığı önemli değildir. Önemli olan, onu o sırada her kimin elindeyse ondan almak, böylece herkesin ona ulaşabilmesini sağlamaktır.
Herkesin mi? Elbette, herkesin.
Peki bu nasıl olacak?
Devrimci şiddet ile.
iyi yanıt. Ama gerçekten de, canımız sıkılana kadar kelle uçurduktan sonra ne yapacağız? Artık, mumla arasak bile daha fazla toprak sahibi bulamadığımız zaman ne yapacağız?
O zaman devrim hüküm sürüyor olacak. ihtiyaçlarına göre herkese, ve olanaklarına göre herkesten. ilgi göster, yoldaş. Burada muhasebe kokusu var. Üretim ve tüketimden bahsediyoruz. Herşey hâlâ üretim boyutunda. Aritmetik, kendini güvende hissetmeni sağlıyor. iki kere iki dört eder. Bu “gerçeğe” kim karşı çıkabilir? Dünyaya sayılar hükmediyor. fiimdiye dek etmişlerse, neden gelecekte de etmesinler?
Hepimizin somut ve sağlam birşeye ihtiyacımız var. Bizi boğmaya başlayan dürtüleri durdurmak için duvar inşa edecek taşlar. Hepimizin nesnelliğe ihtiyacımız var. Patron cüzdanı üzerine yemin edi-yor, köylü küreği üzerine, devrimci silahı üzerine. Bir gıdım eleştiriye izin ver, tüm iskele yıkılsın.
Ağır nesnelliği içinde, gündelik dünya bizi koşullar ve üretir. Hepimiz gündelik bayağılığın çocuklarıyız. Devrim gibi “ciddi şeyler”den bahsederken bile gözlerimiz hâlâ takvime dikilmiş. Patron devrimden korkar, çünkü devrim onu servetinden yoksun bırakacaktır, köylü bir parça toprak bulacak, devrimci teorisini sınayacaktır.
Eğer sorun bu şartlarda görülüyorsa, cüzdan, toprak ve devrimci teori arasında fark yoktur. Bunların hepsi oldukça hayali nesnelerdir, yalnızca insanın hayal gücünün aynaları.
Yalnızca mücadele gerçektir.
Patronu köylüden ayırır ve köylü ile devrimci arasında bir bağ kurar.
Üretimin aldığı organizasyon biçimleri hayali bireysel kimliği saklayacak ideolojik aygıtlardır. Bu kimlik hayali ekonomik değer kavramına yansıtılır. Kanun kendi yorumunu belirler. Tüketicilikte olduğu gibi, kanunu kısmen patronlar kontrol eder. Psikolojik savaş teknolojisi ve mutlak baskı, insanın ürettiği ölçüde insan olduğu fikrini güçlendirmeye katkıda bulunur.
Kanunun diğer kısımları değiştirilebilir. Devrimci dönüşüme uğrayamazlar, ama zaman zaman düzeltilirler. Örneğin, seneler önceki lüks tüketimin yerini alan kitle tüketimini düşünün.
Sonra, kendi kendini kontrol eden üretim idaresi gibi daha rafine biçimler gelmiştir. Sömürü kanununun bir başka unsuru.
Vesaire, vesaire, vesaire. Benim adıma, benim hayatımı organize etmeye karar veren hiç kimse benim yoldaşım olamaz. insanın üretmesi, aksi halde insan olarak tüm kimliğimizi yitireceğimiz ve “vahşi, yabanıl doğamız” tarafından altedileceğimiz bahanesi ile bunu haklı göstermeye çalışırlarsa, insan-doğa ilişkisinin aydınlanmış marksist burjuvazinin bir ürünü olduğu yanıtını veririz. Neden kılıcı yabaya dönüştürmek istediler? Neden insan hep kendini doğadan ayırmak için çaba harcamalı?
“insanlar gerekli olana ulaşamayınca,
gereksiz olanla yorarlar kendilerini.”
Goethe
III
insanın pek çok şeye ihtiyacı vardır.
Bu ifade genelde, “insanın karşılaması gereken ihtiyaçları vardır”, biçiminde anlaşılır.
Bu şekilde insanlar tarihsel olarak belirlenmiş bi-rimlerden bir ikiliğe dönüşürler (aynı anda vasıta ve amaç). Kendi ihtiyaçlarını tatmini aracılığı ile (ör. iş aracılığı ile) kendilerini gerçekleştirirler, böylece kendi gerçekleşmelerinin aracı haline gelirler.
Bu gibi ifadelerin içinde ne kadar mitoloji gizli olduğunu herkes görebilir. insan kendini doğadan iş aracılığı ile ayırıyorsa, ihtiyaçlarını karşılayarak nasıl tatmin olabilir? Bunu yapmak için zaten insan olması gereklidir, yani ihtiyaçlarını karşılamıştır, ki bu da çalışması gerekmiyor demektir.
Malların derin simgesel içeriği vardır. Bir referans noktası, bir ölçü birimi, bir değişim değeri halini alırlar. Gösteri başlar. Roller dağıtılır ve sonsuza dek kendilerini yeniden üretir dururlar. Aktörler fazla değişim olmadan rollerini oynar dururlar.
ihtiyaçların karşılanması bir reşeksten, bir marjinal etkiden daha fazlası olmamaya başlar. Önemli olan insanları “şeylere” dönüştürmektir ve onlarla birlikte başka her şeyi de. Doğa bir “şey” olur. Kullanılır, ve insanın yaşamsal içgüdüleri ile birlikte yozlaşır. Doğa ile insan arasında bir uçurum açılır. Uçurum doldurulmalıdır ve mal pazarının genişlemesi bu işi görmektedir. Oyun, kendini çelişkileri ile birlikte yutma noktasına doğru genişlemektedir. Sahne ve seyirci aynı boyuta girer, kendilerini aynı oyunun daha yüksek, daha etkili bir düzeyi için önerirler, ve sonsuza dek böyle sürer.
Mal kanunundan kaçan herkes nesneleşmez ve oyun alanının “dışına” düşer. Parmakla gösterilirler. Dikenli tellerle çevrilirler. Globalleşmeyi ve kanunun alternatif biçimini reddederlerse suçlu ilan edilirler. Deli oldukları açıktır! Gerçekliği yanılsamaya, somutluğu gerçek olmayana dayandıran bir dünyada yanılsamayı reddetmek yasaklanmıştır.
Kapital birikim yasalarına göre oyunu idare eder. Ama hiçbir şey sonsuza dek biriktirilemez. Kapital bile. Mutlak niceliksel bir süreç bir yanılsamadır, kesin söylemek gerekirse, niceliksel bir yanılsamadır. Patronlar bunu çok iyi bilirler. Sömürü farklı biçimler ve ideolojik modeller alarak niteliksel olarak farklı şekillerde bu birikimin sürmesini güvenceye alır, çünlü niceliksel açıdan sonsuza dek sürdüremez.
Tüm sürecin çelişkili ve yanılsama olması kapital için önemli değildir, çünkü dizginleri tutan ve kuralları koyan odur. Gerçeklik diye yanılsama satması gerekiyorsa ve bu para getiriyorsa, o zaman çok fazla soru sormadan devam edelim. Faturayı ödeyen sömürülenlerdir. Bu yüzden hileyi görmek ve gerçekliği tanımak konusunda endişelenmek onlara kalmıştır. Sermaye için herşey olduğu haliyle güzeldir, dünyadaki en büyük illüzyon gösterisine dayalı olsalar bile.
Sömürülenler bu dolandırıcılığı neredeyse nostalji ile anarlar. Onların zincirlerine alışmış, bağlanmışlardır. Arada sırada büyüleyici ayaklanmalar ve kan banyoları hakkında fantaziler kurarlar, sonra yeni siyasi önderlerin söylevlerine kapılıp giderler. Devrimci parti kapitalin hayali açısını, onun kendi başına ulaşamayacağı ufuklara çeker. Niceliksel yanılsama yayılır.
Sömürülenler birleşip kendilerini sayar, sonuçlar çıkarırlar. fiiddet dolu sloganlar burjuva yürekleri tekletir. Sayı ne kadar büyükse, önderler o kadar kibirle oynaıp sıçrarlar, o kadar talepkar olurlar. iktidarın ele geçirilmesi için büyük planlar hazırlarlar. Bu yeni iktidar eskinin yıkıntıları üzerinde yayılmaya hazırlanır. Bonaparte’ın ruhu tatmin içinde gülümser.
Elbette, yanılsama kanunları içinde derin değişimler programlanmaktadır. Ama herşey niceliksel birikim simgesine teslim edilmelidir. Devrimin talepleri, militan güçler büyüdükçe artar. Aynı şekilde, özel karın yerini alan sosyal kar büyümelidir. Böylece sermaye yeni, hayali, olağanüstü bir aşamaya girer. Eski ihtiyaçlar yeni etiketler altında ısrarla baskı yaparlar. Üretim tanrısı rakipsizce hükmetmeye devam eder.
Kendi kendimizi saymamız ne güzel. Kendimizi güçlü hissetmemizi sağlıyor. Sendikalar kendilerini sayıyorlar. Partiler kendilerini sayıyorlar. Patronlar kendilerini sayıyorlar. Biz de öyle.
Ve saymayı bıraktığımızda herşeyin olduğu gibi kalmasını sağlamaya çalışıyoruz. Değişimden kaçınılamıyorsa, kimseyi rahatsız etmeden getiririz değişimi. Hayaletlerin içinden rahatlıkla geçilebilir.
Zaman zaman politika öne çıkar. Sermaye genellikle dahiyane çözümler icat eder. Sonra sosyal barış darbe gibi iner. Mezar sessizliği. Yanılsama öyle yayılır ki oyun hemen hemen tüm güçleri soğurur. Tek bir ses bile yok. Sonra bu mis-en-scéne’in kusurları ve tekdüzeliği. Perde öngörülememiş durumlara açılır. Kapitalist mekanizma teklemeye başlar. Devrimci müdahale yeniden keşfedilir. ‘68’de oldu. Neredeyse herkesin gözleri yuvalarından uğrayacaktı. Herkes çok fena kızdı. Her yerde bildiriler. Dağlar dolusu bildiri, broşür, tez ve kitap. Eski ideolojik farklılıklar teneke askerler gibi sıraya dizildi. Anarşistler bile kendilerini yeniden keşfettiler. Ve bunu tarihsel olarak, o anın ihtiyaçlarına göre yaptılar. Herkes oldukça kıt zekalıydı. Anarşistler de. Bazı insanlar olağanüstü uykularından uyandılar ve nefes alacak mekan ve hava arayarak ve anarşistleri görerek kendi kendilerine şöyle dediler, sonunda birlikte olmak istediğim biri geldi. Kısa sürede yanıldıklarını anladılar. Olaylar o yönde de olması gerektiği gibi gitmedi. Orada da aptallık ve oyun vardı. Ve bu yüzden kaçtılar. Kendi içlerine kapandılar. Parçalandılar. Kapitalist oyunu kabullendiler. Ve kabullenmediklerinde, anarşistler tarafından bile kovuldular. ‘68’in mekanizması yeni tekno- bürokratik Devlet’in en iyi memurlarını üretti. Ama aynı zamanda kendi antitoksinlerini de üretti. Niceliksel yanılsama süreci açık oldu. Bir yandan yeni bir mal oyunu görüşü inşa etmek için taze lenf aldı, diğer yandan bir kusur vardı.
Üretim düzeyinde meydan okumanın etkisiz olacağı apaçık belli olmuştur. Fabrikaları, tarlaları, okulları, semtleri ele geçirip kendi kendinizi idare edin, diye ilan ediyordu eski devrimci anarşistler. iktidarı, her biçimiyle yok edeceğiz, diye ekliyorlardı. Ama sorunun köklerine inmeden. Ağırlığının ve kapsamının bilincine varmadan, onu görmezden gelmeyi tercih ediyorlar, devrimin yaratıcı kendiliğindenliğine bağladıkları umutları şişiriyorlardı. Ama bu arada üretim üzerindeki kontrolü sürdürmek istiyorlardı. Ne olursa olsun, devrim hangi yaratıcı biçimleri ifade ederse etsin, üretim araçlarını ele geçirmeliyiz, diye ısrar ediyorlardı. Aksi halde düşman bizi o düzeyde alteder. Böylece her tür ödünü kabul etmeye başladılar. Yeni ve daha dehşet verici bir oyun yarattılar sonunda.
Ve oyun yanılsamasının kendi kuralları vardır. Onu yönlendirmek isteyen herkes o kurallara göre oynamalıdır. Onları bilmeli, uygulamalı, onlar üze-rine yemin etmelidirler. ilk kural, üretimin herşeyi etkilediğidir. Üretmiyorsanız insan değilsiniz, devrim size göre değil. Neden parazitlere tahammül edelim ki? Onların yerine mi çalışmamız gerekiyor? Kendi geçimimize ek olarak onların geçimini de mi sağlayalım? Dahası, belirsiz fikirlere sahip, canları ne isterse onu yapacaklarını söyleyen bu insanlar sonunda “nesnel olarak” karşı devrimin amaçlarına hizmet etmez mi? Eh, bu durumda hemen onlara saldıralım. Müttefiklerimizin kim olduğunu, kiminle taraf olmak istediğimizi biliyoruz. Korkutmak istiyorsak, o zaman hep birlikte yapalım; organize olarak, mükemmel düzen içinde, ve kimse ayağını masaya dayamasın ve pantolonunu indirmesin. Belirli organizasyonlarımızı organize edelim. Üretim yerine mücadele teknikleri bilen militanlar eğitelim. Üretenler devrim yapacak, biz yalnızca aptalca birşey yapmasınlar diye orada bulunacağız.
Hayır, bütün bunlar yanlış. Onların hata yapmasını biz nasıl engelleyeceğiz? Organizasyonun oyun düzeyinde, bizden daha fazla gürültü yapabilecekler var. Ve onların harcayacak nefesi de var. işyerinde mücadele edin. işinizi korumak için mücadele edin. Üretim için mücadele edin.
Çemberden ne zaman çıkabileceğiz? Kendi kuyruklarımızı ısırmaktan ne zaman vazgeçeceğiz?
“Deforme olmuş insan hep kendini
yakışıklı gösteren aynalar bulur.”
de Sade
IV
iş aşkı ne çılgınlıktır!
Sömürülenlerin sömürüyü, asılan adamın halatı, kölenin zincirlerini sevmesini nasıl da görmeye değer bir beceri ile başardı sermaye.
işin idealleştirilmesi şimdiye dek devrimin ölümü oldu. Sömürülenlerin hareketi, ona yalnızca yabancı değil, aynı zamanda karşıt olan burjuva üretim ahlakı ile yozlaştırıldı. ilk yozlaşan sektörün işçi sendikaları olması tesadüf değil, üretim oyunu idaresine çok yakın olmalarının sonucu. iş etiğinin işsizlik estetiğine karşı çıkma zamanı.
Tüketim toplumunun dayattığı oyun içi ihtiyaçların karşılanmasına, insanın o ilkel asıl ihtiyacının ışığında, komünizm ihtiyacının ışığında görülen doğal ihtiyaçlarının karşılanması ile karşı çıkmalıyız.
Bu şekilde ihtiyaçların niceliksel değerlendirilmesi alt üst edilir. Komünizm ihtiyacı tüm diğer ihtiyaçları ve insan üzerindeki baskılarını dönüştürür.
insanın, sömürünün sonucu olan fakirliği gelecekteki kurtuluşun temeli olarak görülmüştür. Hıristiyanlık ve evrimsel hareketler tarih boyunca el ele yürümüştür. Cenneti fethetmek için, ya da bizi devrime götürecek sınıf bilincini edinmek için acı çekmeliyiz. iş etiği olmadan marksist “proloterya” fikri anlamsızdır. Ama iş etiği burjuvazinin iktidarı ele geçirmesini sağlayan aynı burjuva rasyona-lizminin ürünüdür.
Korporatizm proleter enternasyonalizmi süzgecinden yeniden yüzeye çıkıyor. Herkes kendi sektörü içinde mücadele ediyor. En fazla, sendikalar aracılığı ile başka ülkelerdeki benzerleri ile iletişim kuruyorlar. Anıtsal çok uluslu şirketlerin karşısına anıtsal uluslararası sendikalar çıkıyor. Devrim yapalım, ama mekanizmayı, işleyen aleti, burjuvazinin tarihi erdemini yeniden üreten ve şimdi proloteryanın ellerinde olan o efsanevi nesneyi koruyalım.
Devrimin varisi yarın tüketici ve kapitalist oyunun ana aktörü olmaya yazgılı. Çatışma düzeyinde sonucunun varisi olarak idealize edilen devrimci sınıf, üretimin idealleştirilmesinde kayboluyor. Sömürülenler bir sınıf ile sınırlandıkları zaman, oyunun tüm unsurları zaten var oluyor, tıpkı sömürenler sınıfı için olduğu gibi.
Sömürülenlerin sermayeyi globalleştirme projesinden kurtulmalarının tek yolu, işin, üretimin ve politik ekonominin reddedilmesinden geçiyor.
Ama işin reddedilmesi, iş eksikliğine dayalı bir toplumda “iş eksikliği” ile karıştırılmamalı. Marjinalleştirilmiş olanlar iş ararlar. Bulamazlar. Gettolara itilirler. Suçlulara dönüşüler. Sonra bunların hepsi bir bütün olarak üretim oyunu idaresinin bir parçası olur. Üretenler ve işsizler kapital için aynı ölçüde vazgeçilmezdir. Ama hassas bir dengeleri vardır. Zıtlıklar patlar ve değişik kriz türleri üretirler, ve işte bu bağlam için devrimci müdahale gerçekleşir.
Bu yüzden, işin reddedilmesi, işin yıkımı çalışmama ihtiyacının tasdik edilmesidir. Tasdik şudur: insan, çalışmamanın kendi içinde uyardığı muhtelif istekler aracılığı ile çalışmama yoluyla kendini yeniden üretebilir ve nesnelleştirebilir. işi yok etme fikri, iş etiği açısından bakıldığı zaman, saçma görünür. Ama nasıl? Bunca insan iş arıyor, bunca çok işsiz var, ve sen işi yok etmekten bahsediyorsun, öyle mi? Luddite hayalet belirir ve tüm-klasikleri-okumuş-devrimcilerin tamamını dehşete garkeder. Katı, kapitalist güçlere cepheden saldırma modeline dokunulmamalıdır. Geçmişin tüm başarısızlıkları ve acıları anlamsızdır; utanç ve ihanet de öyle. ileri yoldaşlar, daha güzel günler gelecek, yine ileri!
“Boş zaman”, yani işin geçici olarak askıya alınması kavramının, proleterleri durgun sınıf organizasyonu (partiler, sendikalar ve beleşçiler) atmosferine geri itmek amacıyla neye dönüştürüldüğünü göstermek yeterlidir. Bürokratik boş zaman organizasyonlarının önerdiği oyun, en verimli hayal güçlerini bile depresyona sokmak için bilinçli olarak tasarlanmıştır. Ama bu ideolojik birörtmeceden başka birşey değildir; bir bütün olarak oyunu oluşturan toptan savaşın pek çok aracından biri.
Komünizm ihtiyacı herşeyi dönüştürür. Komünizm ihtiyacı aracılığı ile çalışmama ihtiyacı olumsuz açıdan (işe karşı olmak) olumlu açıya geçer, yani bireyin tamamen kendisi için boş olması, kendini mutlak özgürlük içinde ifade etme olasılığı, her tür modelden uzaklaşması, hatta üretim modeli gibi temel ve vazgeçilmez sayılanlardan bile.
Ama devrimciler işbilir insanlardır ve her tür mo-delden uzaklaşmaya korkarlar, özellikle de kavramın anlamının tam anlamıyla gerçekleştirilmesi yolunda bir engel oluşturan devrim modelinden. Kendilerini hayatta bir rolden yoksun bulmaya korkarlar. Siz hiç devrim projesi olmayan bir devrimci ile karşılaştınız mı? Enine boyunca tanımlanmış ve kitlelere tüm açıklığı ile sunulmuş bir projesi? Modeli, ambalajı, devrimin temellerini yok ettiğini iddia eden devrimci nasıl bir devrimci olur? Niceliksellik, sınıf, proje, model, tarihi görev ve bu tür eski kavramlara saldıran biri, yapacak hiçbir şey bulamamak, başka herkes gibi gerçekten, alçakgönüllülükle eyleme geçmek zorunda kalmak riski ile karşı karşıya kalır. Ölümcül bir tarih işareti beklemeden gün be gün devrimi inşa eden milyonlarca başkası gibi. Ve bunu yapmak için cesarete ihtiyacınız vardır.
Katı modeler ve küçük niceliksel oyunlarla, gerçek olmayan, hayali devrim projesinin, sermaye oyununun güçlendirilmesi aleminde kalırsınız.
Üretim etiğini lağvederek doğrudan devrimci gerçekliğe girersiniz.
Bu tür şeylerden bahsetmek bile zordur, çünkü bunları bir tezin sayfalarında anlatmak mantıklı gelmez. Bu sorunları azaltarak nihai ve eksiksiz bir analize varmak, asıl konuyu ıskalamak olacaktır. Yapılacak en iyi şey, sözcük oyunlarının incelikli büyüsünü getirebilecek resmi olmayan bir tartışma olabilir.
“Ciddi ciddi neşeden bahsetmek gerçek bir çelişkidir.
Yaz geceleri ağır.
insan minik odalarda iyi uyuyamıyor.
Giyotin Arifesi’ndeyiz.”
Zo d'Axa
V
Sömürülenler de oyun zamanı bulur. Ama onların oyunu neşe değildir. Dehşet verici bir ayindir. Ölüm bekleyişi. Üretim eylemi sırasında biriken şiddetin baskısını hafişetmek için işin askıya alınması. Tüketim mallarının hayali dünyasında, oyun da bir yanılsamadır. Oyun oynadığımızı hayal ederiz, ama aslında tek yaptığımız tekdüze bir biçimde sermayenin bize verdiği rolleri tekrarlamak.
Sömürü sürecinin bilincine vardığımızda hissettiğimiz ilk şey bir intikam duygusu olur, sonuncusu ise neşe. Özgürleşme kapitalizmin kötülüğü tarafından bozulmuş bir dengenin düzeltilmesi olarak görülür, iş dünyasının yerini alacak bir oyun dünyasının gelişi olarak değil.
Patronlara saldırının ilk aşaması budur. Hemen farkındalık aşaması. Bize vuran zincirlerdir, kırbaçtır, hapishane duvarlarıdır, cinsel ve ırksal engellerdir. Herşey yıkılmalıdır. Bu yüzden biz kendimize ve sorumluluklarını hesabını ödetmek için düşmanımıza vururuz.
Giyotinin gecesinde yeni bir oyunun temelleri atılır. Sermaye gücünü yeniden kazanır: ilk önce patronların, sonra devrimcilerin kafaları vurulur.
Yalnızca giyotin ile devrim yapmak imkansızdır. intikam iktidarın bekleme odasıdır. intikam almak isteyen herkesin bir öndere ihtiyacı vardır. Bir önder onları zafere götürür ve bozulmuş adaleti geri getirir. Ve her kim intikam çığlıkları atıyorsa, ondan alınanları geri almak ister. Doğrudan en yüksek soyutlamaya, artı değere el konmasına. Geleceğin dünyası herkesin çalıştığı bir yer olmalıdır. Güzel! O zaman, onun işlemesini sağlayanlar ve aynı sebepten, yeni patron olanlar dışında herkese kölelik dayatıldığı bir sistem geçer elimize.
Ne olursa olsun patronlar yanlışlarının karşılığını “ödemelidirler.” Pekala! Hıristiyan günah, yargı ve tazminat etiğini devrime taşırız biz de. Ve ticari kökenen geldiği açık olan “borç” ve “ödeme” kavramlarını da.
Bütün bunlar oyunun parçasıdır. Doğrudan iktidar tarafından idare edilmediği zaman bile kolaylıkla ele geçirilebilir. Rol değişimi drama tekniklerinden biridir.
intikam ve ceza silahlarını kullanarak saldırmak, sınıf mücadelesinin belirli bir anında gerekli olabilir. Hareket başka silahlara sahip olmayabilir. Bu yüzden giyotin anı olacaktır. Ama devrimciler böyle bir silahın sınırlarının farkında olmalıdır. Kendilerini ya da diğerlerini aldatmamalıdırlar.
Kapitalizm gibi rasyonalize eden bir mekanizmanın paranoyak çerçevesi içinde, intikam devrimi kavramı, devamlı kendini adapte eden oyunun bir parçası haline bile gelebilir. Üretim hareketi, ekonomi bilimi sayesinde meydana gelir görünür, ama aslında görevlerin ayrımı denen hayali antropolojiye dayalıdır.
Özyönetimli bile olsa işte neşe yoktur. Devrim basit bir işin yeniden organize edilmesine indirgenemez. Yalnızca buna değil. Fedakarlıkta, ölümde ve intikamda neşe yoktur. Tıpkı insanın kendi kendini saymasında neşe olmadığı gibi. Aritmetik neşenin olumsuzlanmasıdır.
Yaşamayı arzu eden herkes ölüm üretmekten kaçınır. Giyotinin geçici olarak kabul edilmesi, onun kurumsallaşmasına gider. Ama aynı zamanda, yaşama aşık olan herkes sömürenlerine kucak açmaktan da kaçınır. Bunu yapmak, yaşama karşı olup fedakarlık, kendi kendini cezalandırma, iş ve ölümü savunmak demektir.
iş mezarlığında sömürü ile geçen yüzyıllar dev bir intikam dağı biriktirmiştir. Devrimin önderleri duygusuzca bu dağın üzerinde oturmaktadır. Ondan kar etmek için en iyi yolu çizmeye çalışmaktadırlar. Bu yüzden intikam mahmuzu gücü ele geçiren yeni kastın çıkarları aleyhine yöneltilmelidir. Simgeler ve bayraklar. Sloganlar ve karmaşık analizler. ideolojik aygıt gerekli olan herşeyi yapar.
Bunu mümkün kılan iş etiğidir. işten zevk alan ve üretim araçlarını ele geçirmek isteyen herkes işlerin körlemesine ilerlemesine karşıdır. Deneyimlerine dayanarak bilirler ki, sömürünün işlemesini sağlamak için patronların yanlarında güçlü organizasyonları vardı. Aynı ölçüde güçlü ve mükemmel bir organizasyonun özgürleşmeyi mümkün kılacağını düşünürler. Gücün yeten herşeyi yap; ne pahasına olursa olsun üretim kurtarılmalı.
Aldatmaca budur. iş etiği, Hristiyan fedakarlık etiğidir, patronların etiğidir ve tarihteki kitle katliamları sayesinde endişe verici bir düzenlilik içinde birbirini takip etmişlerdir.
Bu insanlar artı değer üretmemenin mümkün olduğunu, insanın bunu yapmayı reddedebileceğini, insanın üretmeme iradesini ortaya koymasının, böylece hem patronların ekonomik yapısına, hem de tüm Batı düşüncesine işleyen ideolojik yapılara karşı mücadele etmenin mümkün olduğunu kavrayamazlar.
Niceliksel devrim projesinin temelinin iş etiği olduğunu anlamak önemlidir. işe karşı savlar, eğer niceliksel büyüme mantığına sahip devrimci organizasyonlar tarafından öne sürülüyorlarsa anlamsızdır.
iş etiğininin yerine neşe estetiği koymak, pek çok endişeli yoldaşın tercih edeceği gibi hayatın sonu demek değildir. “Ne yiyeceğiz?” sorusuna insan basitçe şu yanıtı verebilir: “Ne üretiyorsak.” Yalnız, artık üretim insanın kendini belirlediği boyut olmayacaktır, çünkü o boyut oyun ve neşe çerçevesinde meydana gelecektir. insan doğadan ayrı birşey olarak üretebilir, ve sonra doğanın kendisiymiş gibi onunla birleşebilir. Böylece her an, yeterince olduğu zaman üretimi durdurmak mümkün olur. Yalnızca neşe kontrol edilemez olur. Çağımızı nüfuslandıran medeni larvaların tanımadığı bir güç. Devrimin yaratıcı dürtüsünü on katına çıkarabilecek bir güç.
Komünist dünyanın sosyal serveti, kendine parti proloteryası adını veren bir azınlık tarafından idare edilse bile, artı değer birikimi ile ölçülmez. Bu durum iktidar üretir ve anarşinin özünü reddeder. Komünist sosyal servet, devrimden sonra gelen yaşam potansiyelinden doğar.
Niceliksel değil, niteliksel birikim kapitalist birikimin yerini almalıdır. Basit ekonomik devrimin yerini yaşam devrimi alır, kristalize edilmiş üretimin yerini üretici potansiyel alır, oyunun yerini neşe alır.
Kapitalist yanılsamaların gösteri pazarının reddedilmesi yeni bir değişim türü yaratacaktır. Kurgusal niceliksel değişim yerine gerçek niteliksel değişim. Malların dolaşımı kendini nesnelere ve nesnelerin hayali materyalize edilişine değil nesnelerin yaşamdaki anlamına dayandıracaktır. Ve bu bir yaşam anlamı olmalıdır, ölüm değil. Bu yüzden bu nesneler değiştokuş edildikleri kesin anla sınırlı olacaklardır, ve önemleri bu değişimin yer aldığı durumlara göre değişecektir.
Aynı nesnenin derinlemesine farklı “değerleri” olabilir. Kişiselleştirilmiş olacaktır. fiimdi, kapital boyuyunca bildiğimiz şekliyle üretim ile hiç ilgisi olmayacaktır. Değişimin kendisi, sınırsız üretimin reddedilmesi aracılığı ile görüldüğünde, farklı bir anlam taşıyacaktır.
Özgürleşmiş işgücü diye birşey yoktur. Bütünleşmiş (el emeği-zihin emeği) işgücü diye birşey yoktur. Var olan, iş bölümü ve işgücünün satışıdır, yani kapitalist üretim dünyası. Devrim işgücünün olumsuzlanması, neşenin onaylanmasıdır. iş, “adil iş”, sömürüsüz iş, sömürülenlerin kendilerini sömürü olmadan tüm üretim sürecine dahil edecekleri “kendi kendini idare eden” iş fikirlerinin dayatılması, gerçeklerin çarpıtılmasıdır.
Üretimin kendi kendini idare etmesi kavramı ancak kapitalizme karşı bir mücadele biçimi olarak geçerlidir, aslında mücadelenin kendi kendini idare etmesi fikrinden ayrılamaz. Mücadele söndürüldüğü zaman kendi kendini idare, insanın sömürülmesini kendi kendine idare etmesinden başka birşey olmaz. Eğer mücadele muzaffer çıkarsa, üretimin kendi kendini idaresi gereksiz olur, çünkü devrimden sonra üretim organizasyonu da gereksiz ve devrim karşıtıdır.
“Atışı kendin yaptığın sürece
herşey beceridir ve kolay kazanmaktır; ancak
sen aniden ebedi oyun arkadaşının sana,
senin merkezine, tüm gücüyle, o ilahi
köprü yapımcılarının muhteşem yaylarından biri ile
fırlattığı topu yakalaması gereken olduğunda: ancak
o zaman yakalamayı başarmak senin değil,
bir dünyanın gücüdür. “
Rilke
VIHepimiz neşeyi tecrübe ettiğimize inanırız. Her birimiz yaşamlarımız boyunca en az bir kere mutlu olduğumuza inanırız. Yalnız bu neşe deneyimi hep edilgendir. Keyif alırız. Nasıl neşenin biz istediğimizde kendini göstermesini talep edemezsek, neşeyi "arzulayamayız" da.
Bizler ile neşe arasındaki bunca ayrım bizim kendimizden "ayrı" olmamıza, sömürü süreci tarafından ikiye bölünmüş olmamıza dayanır.
Tatil "neşesini" yaşayabilmek için sene boyunca çalışırız. Tatil geldiğinde, tatilde olduğumuz gerçeğinin "zevkini" çıkarmaya "zorunlu" hissederiz. Tüm diğer işkence türleri gibi bir işkence. Aynısı Pazar günleri için de geçerlidir. Korkunç bir gün. Boş zaman yanılsamasının zayıflatılması bize içinde yaşadığımız ticaret oyu¬nunun boşluğunu gösterir. Aynı boş bakışlar yarı boş cama, televizyon ekranına, futbol maçına, kadın kahraman dozuna; sinema ekranına, trafik keşmekeşine, neon ışıklarına, manzarayı öldürme işini tamamlamış olan prefabrike evlere konar.
Kapitalist oyunun muhtelif resitallerinin derinlik¬lerinde "neşe" aramak saf deliliktir. Ama kapitalin istediği de tam olarak budur. Bizi sömürenler tarafından programlanmış boş zaman deneyimi ölümcüldür. Çalışmak istemenize sebep olur. İnsan görünürdeki yaşama karşı kesin ölümü tercih etmeye başlar.
Kapitalist sömürünün rasyonel mekanizmasından hiçbir neşe ulaşamaz bize. Neşenin onu düzenleye¬cek belirli kuralları yoktur. Öyle olsa bile, neşeyi arzu edebiliyor olmalıyız. Aksi halde yolumuzu şaşırırız.
Bu yüzden neşe arayışı bir irade eylemidir, ser¬mayenin ve onun değerlerinin sabit koşullarını kararlılıkla reddetmektir. Bu reddedişlerin ilki, bir değer olarak işi reddetmektir. Neşe arayışı ancak oyun arayışı ile mümkündür.
Bu yüzden oyun demek, sermaye boyutunda düşünmeye alışık olduğumuz şeyden farklı bir şey demektir. Dingin aylaklık gibi, kendine hayatın sorumluluklarını inkar eden oyun, gerçekte var olanın yapay, çarpık imgesidir. Çatışmanın mevcut aşamasında ve sermayeye karşı mücadelenin göre¬celi kısıtlamalarında, oyun bir "boş zaman faaliyeti" değil bir silahtır.
Kaderin tuhaf cilvesi sonucunda roller değişmiştir. Eğer yaşam ciddi bir şeyse, ölüm bir yanılsamadır, çünkü yaşadığımız sürece ölüm yoktur. Simdi, ölümün hükümranlık alanı, yani insan olarak varlığımızı inkar eden ve bizi "şeylere" indirgeyen sermayenin hükümranlık alanı çok ciddi, yöntemli ve disiplinli görünür. Ama onun sahiplenme hezeyanı, etik şiddeti, "yapma" takıntısı büyük bir yanılsamayı saklar: mal oyununun mutlak boşluğunu, sonsuz birikimin faydasızlığını ve sömürünün saçmalığını. Bu yüzden iş ve üretkenlik dünyasının büyük ciddiliği mutlak bir ciddiyet yoksunluğunu saklar.
Tam tersine, bu aptal dünyanın reddi, sözde "ciddiyet eksikliği" içinde neşe, düş, ütopya arayışı yaşamdaki en ciddi şeyi saklar; ölümün reddini. Sermaye ile fiziksel karşılaşma esnasında oyun, duvarın bu yanında bile farklı biçimler alabilir. Pek çok şey "oyuncu bir şekilde" yapılabilir, ama yaptığımız şeylerin çoğunu, kapitalden ödünç aldığımız ölüm maskesini takarak çok "ciddi bir şekilde" yaparız. Oyun daima yeni olan, daima hareket halinde olan yaşamsal bir dürtü olarak nite¬lendirilir. Kendimizi ölümden kurtarırız. Oyun canlı hissetmemizi sağlar. Bize yaşam heyecanı verir. Diğer rol modelinde herşeyi sanki bir görevmiş gibi, onu yapmak "zorundaymış" gibi yaparız.
Ancak oyunun, kapitalizm deliliğinin ve yabancılaşmasının tam tersi olan, her daim yeni heyecanı içinde neşeyi tanıyabiliriz. Eski dünya ile bağlarımızı koparma ve yeni amaçlar, başka değerler ve ihtiyaçlar ile özdeşleşme olasılığı işte buradadır. Neşe bir inanın amacı olarak düşünülmese bile, kuşkusuz bilinçli olarak arandığı zaman sermaye ile çatışmayı farklı kılan ayrıcalıklı bir boyuttur.
Hayat o kadar sıkıcı ki yapacak hiçbir şey yok maaşın tamamını en yeni etek ya da gömlek üzerine harcamaktan başka. Kardeşlerim, gerçek arzularınız nedir? Eczanede oturmak, uzak, boş, sıkkın görünmek, tatsız kahve içmek mi? Yoksa, belki.
ONU HAVAYA UÇURMAK
YA DA YAKIP KÜL ETMEK Mİ?
The Angry Brigade
VII
Hepimiz gırtlağımıza kadar kapitalizmin büyük oyu¬nuna gömüldük. Sırayla bir aktör, bir seyirci olu¬yoruz. Rol değiştiriyoruz, ya ağzımız bir karış açık başkalarına bakıyoruz ya da başkalarını kendimize baktırıyoruz. Yalnızca bir balkabağı olduğunu bilmemize rağmen billur arabaya bindik. Peri annenin büyüsü eleştirel farkındalığımızı ayarttı. Simdi oyunu oynamalıyız. En azından geceyarısına kadar.
Fakirlik ve açlık hâlâ devrimin itici güçleri. Ama ser¬maye oyunu genişletiyor. Sahnede yeni aktörler istiy¬or. Dünyadaki en büyük gösteri bizi şaşırtmaya devam edecek. Her zaman daha karmaşık, her zaman daha iyi organize edilmiş olacak. Yeni palyaçolar kürsüye çıkmaya hazırlanıyor. Yeni vahşi hayvan türleri ehlileştirilecek.
İlk çıkacak olanlar nicelik destekçileri, aritmetik aşıkları olacak ve sahne ışıkları ile körleşerek gereklilik kitlelerini ve kurtuluş ideolojilerini peşlerinden sürükleyecekler. Ama kurtulamayacakları bir şey ciddilikleri olacak. Yüzleşecekleri en büyük tehlike bir kahkaha olacak. Sermayenin gösterisinde neşe ölümcüldür. Herşey loş ve kasvetlidir, herşey ciddi ve düzenlidir, herşey rasyonel ve programlanmıştır, hem de sahte ve yanıltıcı olduklarından.
Krizlerin ötesinde, gelişmemişliğin başka sorunlarının ötesinde, fakirlik ve açlığın ötesinde, sermayenin çıkartacağı son savaş, sonucu belirleye¬cek olan, can sıkıntısına karşı olandır.
Devrimci hareket de onun savaşlarında mücadele etmek zorunda kalacaktır. Yalnızca sermayeye karşı olan eski savaşlarda değil, kendine karşı olan yeni savaşlarda. Can sıkıntısı ona içeriden saldırmakta, onun çürümesine sebep olmakta, onu boğucu, yaşanmaz kılmaktadır.
Bunları, kapitalizm oyunundan hoşlananlara bırakalım. Sonuna dek rollerini oynamaktan memnun olanlara. Bu insanlar reformların herşeyi gerçekten değiştirebileceğini düşünür. Ama bu başka herşeyden daha büyük bir ideolojik örtmecedir. Parçaları değiştirmenin sistemin kurallarından biri olduğunu çok iyi bilirler. Her seferinde işleri birazcık düzeltmek sermaye için faydalıdır.
Bir de. sermayeye sözel olarak saldıranların hiç eksik olmadığı devrimci hareket vardır. Bu insanlar epey kargaşa yaratır. Büyük bildirilerle ortaya çıkar¬lar, ama artık kimseyi etkileyememektedirler, özel¬likle de onları sinsice gösterinin en hassas kısmında kullanan sermayeyi hiç. Soliste ihtiyacı olduğunda bu oyunculardan birini sahneye çıkarır. Sonuç açmasıdır. Gerçek şudur ki, tüketim mallarının gösteri mekanizması sermayenin hükümranlık alanına, koordinasyon merkezlerine, üretimin ta çekirdeğine girilerek kırılmalıdır. Nasıl olağanüstü bir neşe patlaması, ne kadar yaratıcı bir ileri sıçrayış, ne kadar sıradışı bir amaçsız amaç olacağını bir düşünün.
Yalnız, kapital mekanizmalarına neşeyle, yaşam simgeleri ile girmek güçtür. Silahlı mücadele genellikle bir ölüm simgesidir. Patronlara ve onların hizmetkarlarına ölüm verdiği için değil, ölüm hakimiyetinin yapılarını kendine istediği için. Farklı algılansa gerçekten de eylem halindeki neşe olurdu, mal gösterisinin dayattığı, militer parti, gücün fethi yapısal koşulları yıkabilirdi; öncü ola¬bilirdi.
Devrimci hareketin diğer düşmanı budur. Anlayamamak. Çelişkinin yeni koşullarını görmeyi reddetmek. Artık mal gösterisinin bir parçası halini almış geçmişin modellerini dayatmakta ısrar etmek.
Yeni devrimci gerçeklik konusundaki cehalet hareketin devrimci kapasitesinin teorik ve stratejik olarak farkına varılmamasma yol açıyor. Ve teorik niteliğe sahip sorulara bakmadan hemen müda¬hale etmeyi kaçınılmaz kılmak için çok yakında düşmanlar olduğunu söylemek yeterli değil. Bütün bunlar hareketin yeni gerçekliğiyle yüzleşme ve şu anda ciddi sonuçları yaşanan, geçmişte yapılmış hatalardan kaçınma yeteneksizliğini gizliyor. Ve bu inkar her tür ussalcı siyasi yanılsamayı besliyor. İntikam, önderler, partiler, öncü, niceliksel büyüme gibi kategoriler yalnızca bu toplum boyutunda bir anlam ifade ediyor ve böyle bir anlam gücün sürekliliğini destekliyor. Olaylara devrimci bakış açısından, yani her tür gücün tamamen ve kararlılıkla yok edilmesi açısından bakarsanız, bu kategoriler anlamsızlasın Ütopyanın yersizliğine girerek, iş etiğini altüst ederek, onu hemen, buranın neşe gerçekleşmesine dönüştürerek, kendimizi tarihsel örgüt biçimlerinden çok uzak bir yapının içinde buluruz.
Bu yapı durmaksızın değişir ve bu yüzden kristalleşmeden kaçınır. İşyerindeki üreticilerin öz-örgütlenmesi ve işe karşı verilen mücadelenin öz-örgütlenmesi ile nitelenir. Üretim araçlarını ele geçirmez, ama durmaksızın değişen örgütsel biçimler aracılığı ile üretimi reddeder.
İşsiz ve geçici işçiler konusunda da aynı şey olmaktadır. Can sıkıntısı ve yabancılaşmanın teşvik ettiği yapılar öz-örgütlenme temelinde ortaya çıkmaktadır. Dışsal bir örgütün dayattığı ve programladığı amaçların sunulması hareketi öldürür ve onu mal gösterisine teslim eder.
Çoğumuz bu devrimci örgüt fikrine bağlıyız. Otoriter örgütü reddeden anarşistler bile onu hor görmüyorlar. Bu temelde hepimiz kapitalin çelişkili gerçeğine benzer araçlarla saldırılabileceğini kabul ediyoruz. Bunu yapıyoruz, çünkü bu araçların yasal olduğuna, kapital ile aynı mücadele alanından çıktığına ikna olmuşuz. Herkesin olayları bizim gibi görmeyebileceğim kabul etmeyi reddediyoruz. Teorimiz örgütlerimizin uygulaması ve stratejisi ile aynı.
Otoriterler ile bizim aramızda çok fark var; ama ortak tarihsel örgüt inancı önünde hepsi yıkılıyor. Anarşiye bu örgütlerin çalışmaları aracılığı ile ulaşılacak (yalnızca yaklaşım yöntemlerinde önem¬li farklar beliriyor). Ama bu inanç çok önemli bir şeyi gösteriyor: tüm ussalcı kültürümüzün gerçek¬liğini ilerici terimlerle açıklama iddiası. Bu kültür kendini tarihin geri çevrilemez olduğu fikrine ve bilimin analitik kapasitesine dayandırıyor. Bütün bunlar bizim şu anı, geçmişin tüm çabalarının karanlığın güçlerine (kapitalist sömürüye! karşı mücadelenin doruk noktası ile buluştuğu nokta olarak görmemize sebep oluyor. Sonuç olarak, öncellerimizden daha ileride olduğumuza, geçmişin tüm deneyimlerinin toplamı olan teorileri ve örgütsel stratejileri detaylandırıp uygulamaya koyabileceğimize ikna oluyoruz. Bu yorumu redde¬den herkes kendilerini otomatik olarak gerçekliğin ötesinde buluyorlar, ki tanımı gereği bu da tarih, ilerleme ve bilim demek. Böyle bir gerçekliği red¬deden herkes tarih- karşıtı, ilerleme-karşıtı ve bilim karşıtı oluyor. Temyiz hakkından mahrum mahkumiyet.
Bu ideolojik zırhla donanmış olarak sokaklara çıkıyoruz. Burada, analizlerimizin çerçevesine girmeyen uyarıcılardan oldukça farklı yapılanmış bir mücadele gerçekliğine tosluyoruz. Güzel bir sabah, barışçıl bir gösteri sırasında polis ateş et¬meye başlıyor. Yapı tepki veriyor, yoldaşlar da ateş ediyor ve polis memurları düşüyor. Aforoz! Barışçıl bir gösteriydi bu. Yozlaşarak bireysel gerilla eylemlerine dönüştüğüne göre provokasyon olmalı. Gerçekliğin "parçası" değil, gerçekliğin "kendisi" olduğuna göre hiçbir şey ideolojik organizasyonu¬muzun mükemmel çerçevesinin ötesine geçemez. Ötedeki herşey deliliktir ve provokasyondur. Süpermarketler harap edilir, dükkanlar, yiyecek ve silah depoları yağmalanır, lüks arabalar yakılır. Bu, çarpıcı şekliyle mal oyununa saldırıdır. Yeni yapılar o yönde ilerlemektedir. Aniden, gereken minimum stratejik yönlendirme ile biçimlenirler. Gösteriş yok, uzun analitik önermeler yok, karmaşık destekleyici teoriler yok. Saldırırlar. Yoldaşlar bu yapılar ile özdeşleşir. iktidar veren örgütleri red¬dederler; denge, bekleme, ölüm. Eylemleri bu örgütlerin intihara eğilimli bekle ve gör pozisyonlarının eleştirisidir. Aforoz! Provokasyon olmalı.
Geleneksel siyasi hareketlerden bir kırılma vardır ve bu hareketin kendisinin eleştirisi halini alır. İstihza bir silah olur. Yazarın çalışma odasına kapanmış olarak değil, kitle halinde, sokaklarda. Sonuç olarak yalnızca patronların uşakları değil, çok uzak ve yakın geçmişin devrimci önderleri de kendilerini güçlük içinde bulurlar. Ufak çaplı patronlar ile önder grubun zihniyeti de krize girer. Aforoz! Tek geçerli eleştiri patronlara karşı olandır ve tarihi sınıf mücadelesi geleneğinin koyduğu kurallara uymalıdır. Bu ilahi kurallardan sapan herkes provokatördür.
insanlar toplantılardan, klasiklerden, anlamsız yürüyüşlerden, kılı kırk yaran teorik tartışmalar¬dan, sonsuz ayrımlardan, bazı siyasi analizlerin tekdüzeliğinden ve fakirliğinden bıktı. Onlar aşk yapmayı, sigara içmeyi, müzik dinlemeyi, yürüyüşe çıkmayı, uyumayı, gülmeyi, oynamayı, polis öldürmeyi, gazeteci sakatlamayı, yargıç öldürmeyi, kışla bombalamayı tercih ediyorlar. Aforoz! Mücadele ancak devrimin önderleri için anlaşılabil-diği ölçüde yasaldır. Aksi halde, durumun kontrol¬den çıkması riski olduğundan, mutlaka provokasy¬on vardır.
Acele et yoldaş, polis, yargıç, patron vur. Simdi; yeni bir polis seni durduramadan.
Hayır demekte acele et, yeni bir baskılama seni hayır demenin anlamsız, delice olduğuna, bir tımarhanenin konukseverliğini kabul etmen gerek¬tiğine ikna edemeden.
Yeni bir ideoloji onu senin için kutsallaştırmadan kapitale saldırmakta acele et.
Yeni bir sofist sana bir kez daha "iş seni özgür kılar" diyemeden işi reddetmekte acele et.
Oynamakta acele et. Silahlanmakta acele et.
Toplum polisleri inene kadar devrim olmayacak. CoeurderoyVIII
Oyun aynı zamanda, onu mal gösterisinin bir parçası olarak kullanan sermaye mantığı içinde bir bilmece ve çelişkidir. Kendi içinde sahip olmadığı bir belirsizlik edinir. Bu belirsizlik kapitalist üre¬timin hayali yapısından kaynaklanır. Bu şekilde, oyun yalnızca üretimin askıya alınması, gündelik yaşamda bir "barış" parantezi olur. Böylece oyun programlanabilir ve dekor olarak kullanılabilir.
Kapitalin hükümranlık alanının dışındayken oyun kendi yaratıcı dürtüsü tarafından ahenkle yapılandırılır. Üretim dünyasının güçleri tarafından talep edilen şu ya da bu performansa bağlı değildir, kendiliğinden gelişir. Oyun ancak bu gerçeklik içinde neşelidir, neşe verir. Sömürünün sebep olduğu incinmeden kaynaklanan mutsuzluğu askıya almaz, onu tam anlamıyla gerçekleştirir, yaşamın gerçekliği içinde bir katılımcı kılar. Bu şekilde, ölümün gerçekliği loyun aracılığı ile olsa bile) tarafından eyleme konulan numaralara karşı kendini koyarak kasveti daha az kasvetli kılar.
Ölüm gerçekliğini yok edenler kapitalist yanılsamanın efsanevi hükümranlığına karşı, son¬suzluğu hedeflese bile olasılık tozları içinde yuvar¬lanan bir hükümranlığa karşı mücadele etmekte¬dirler. Yıkıcı eylem oyunundan, bunun ima ettiği derin trajedinin tanınmasından, ölümün örümcek ağlarını yok etme yeteneğine sahip hevesin gücünün farkına varmaktan neşe doğar. Bu dehşete dehşetle, trajediye trajediyle, ölüme ölüm¬le karşılık verme meselesi değildir. Neşe ile dehşet, neşe ile trajedi, neşe ile ölüm arasında bir yüzleşmedir.
Bir polis memurunu öldürmek için, önceki hükümlerin kanının aceleyle temizlendiği bir yargıç cübbesi giymek gerekli değildir. Mahkemeler ve hükümler daima kapital gösterisinin bir parçasıdır, onları eyleme geçiren devrimciler olsa bile. Bir polis memuru öldürüldüğünde onun sorumluluğu tartıya vurulmaz, çatışma bir aritmetik meselesi yapılmaz. İnsan devrimci hareket ile sömürenler arasında bir ilişki vizyonu programlıyor olmaz. İnsan devrimci hareketin içinde yapılanmış bir ihtiyaca, bu dünyanın tüm analizleri ve haklı çıkarmalarının asla kendi başına dayatmakta başarılı olamayacağı bir ihtiyaca yakın seviyede tepki veriyor olmaz. Bu ihtiyaç düşmana, sömürenlere ve uşaklarına saldırma ihtiyacıdır. Hareketin yapıları içinde ağır ağır olgunlaşır. Ancak açığa çıktığında hareket savunma aşamasından saldırı aşamasına geçer. Analiz ve ahlaki olarak haklı gösterme akıntıyukarı kaynağa gider, akıntıaşağı sokaklara çıkanların, onların ayağına dolaşmaya hazırlananların ayaklarının dibine değil. Sermayenin sömürülenler üzerinde uyguladığı sistematik şiddetle geçen yüzyıllarda var olurlar. Ama eksiksiz ve kullanıma hazır bir biçimde ışığa çıkmaları gerekmez. Bu niyetlerin daha fazla ussallastırılması, gerçekliğe ona ait olmayan bir model dayatma düşümüz olur.
Toplum polislerini indirelim. Tepki rolünü destek¬lemiyoruz, bu bize göre değil. Kapitalin bulanık davetini reddediyoruz. Yoldaşlarımızı ya da birbi¬rimizi vurmak yerine, polis memuru vurmak her zaman daha iyidir. Tarihte, bilimin mücadele eden¬lerin bilincinde var olduğu zamanlar vardır. 0 tür zamanlarda gerçeği yorumlayanlara ihtiyaç yoktur. Gerçek olayların olduğu halinden çıkar. Teoriyi üreten mücadelenin gerçekliğidir. Tüketim malı pazarının doğumu kapitalin oluşmasını, feodal üre¬tim biçimlerinden kapitalist üretim biçimlerine geçişi belirlemiştir. Üretimin gösteri aşamasına girişi ile, tüketim malı biçimi var olan herşeye yayılmıştır: aşk, bilim, duygular, bilinç, vs.
Gösteri genişlemiştir. Marksistin iddia edeceği gibi, ikinci aşama ilkinin yozlaşmasını içermez. Tamamen farklı bir aşamadır. Kapitalist herşeyi tüketir, devrimi bile. Devrim üretim modelinden kopmazsa, yalnızca alternatif biçimler dayatacağını iddia ederse, kapitalizm onu mat gösterisinin içinde yutar.
Yalnızca mücadele yutulamaz. Biçimlerinin bazıları, belirli örgütsel varlıklar halinde kristalize olarak, gösteriye çekilebilir. Ama sermayenin üretime verdiği derin önemden koptukları zaman, bu oldukça güçleşir.
İkinci aşamada aritmetik ve intikam meseleleri mantıklı değildir. Bahsedilse bile, mecazi önem taşırlar.
Sermayenin hayali oyununun imal gösterisi) yerine, gerçek olmayanın ve gösterinin yok edilmesi amacıyla ona karşı yürütülen gerçek silahlı saldırı oyunu konulmalıdır.
Kendin yap. "Brlcolceur" ElkilabıIX
Çok kolay. Kendiniz yapabilirsiniz. Yalnız başınıza ya da birkaç güvenilir yoldaş ile. Karmaşık araçlara gerek yoktur. Fazla teknik bilgiye bile gerek yoktur.
Sermaye saldırıya açıktır. Tek ihtiyacınız olan kararlı olmaktır.
Bir sürü konuşma bizi kalınkafalı kılmıştır. Bu korku meselesi değildir. Korkmuyoruz, yalnızca bir türlü kopamadığımız önceden imal edilmiş fikirler¬le aptallık ölçüsünde doluyuz.
Kendi eylemini gerçekleştirmeye kararlı herhangi biri cesur biri değildir. Yalnızca fikirlerini berrak-[astırmış, sermayenin gösteride onlara verdiği rolü oynama çabasının anlamsız olduğunu farketmiş kişilerdir. Eksiksiz farkındalık içinde, serinkanlı kararlılık ile saldırırlar. Ve bunu yaparken insan olarak kendilerini gerçekleştirirler. Neşe içinde kendilerini gerçekleştirirler. Ölümün hükümranlığı gözlerinin önünde kaybolur. Patronlar için yıkım ve dehşet yaratsalar da, kendi yüreklerinde ve sömürülenlerin yüreklerinde neşe ve sükunet vardır.
Devrimci örgütler bunu anlamakta güçlük çekerler. Onlar üretim gerçekliğini yeniden üreten bir model dayatırlar. Üretim gerçekliğinin niceliksel yazgısı onların niceliksel olarak neşenin estetik boyutu düzeyine geçmelerine engel olur. Bu örgütler aynı zamanda silahlı saldırıyı tamamen niceliksel ışık altında görürler. Amaçlar cephe çarpışması terim¬leri ile belirlenir.
Bu şekilde sermaye herhangi bir acil durumu kon¬trol altında tutabilir. Hatta kendine çelişkileri kabullenme lüksünü tanıyabilir, gösteri amaçlarına işaret eder, gösteriyi genişletmek için üreticiler üzerindeki olumsuz etkileri istismar eder. Sermaye çatışmayı niceliksel alanda kabul eder, çünkü orada tüm yanıtları bilmektedir. Kurallar üzerinde tekel sahibidir ve çözümleri kendisi üretir. Tam tersine, devrimci eylemin neşesu bulaşıcıdır. Yağ damlası gibi yayılır. Oyun, gerçeklik üzerinde etkili olduğunda anlamlı olur. Ama bu anlam, onu yukarıdan idare eden bir model halinde kristalize olmaz. Bin farklı anlama bölünür ve hepsi üretken, hepsi istikrarsızdır. Oyunun içsel bağlantıları saldırı eyleminde kendilerini ortaya koyarlar. Ama genel anlam hayatta kalır, oyunun dışlananlar ve kendi¬lerini ondan ayırmak isteyenler için taşıdığı anlam hayatta kalır, ilk önce oynamaya karar verenler ve oyunun özgürleştirici sonuçlarını "gözleyenler" oyunun kendisi için zaruridir.
Neşe cemaati bu şekilde yapılanır, iletişime geçmenin kendiliğinden yoludur, oyunun en derin anlamının gerçekleşmesi için temeldir. Oyun toplumsal bir eylemdir. Nadiren yalıtılmış bir gerçek olarak ortaya çıkar. Eğer çıkarsa, genellikle psikolojik baskılamanın olumsuz unsurlarını içerir, olumlu bir yaratıcı mücadele anı olarak oyunun kabullenilmesi değildir.
Oyunun kendisine verilen anlamın seçiminde gelişigüzelliği önleyen oyunun toplumsal anlamıdır. Toplumsal anlam yokluğunda birey başka herkes için anlaşılmaz olacak kendi kurallarını ve anlam- larını dayatabilir. Oyun onların bireysel sorunlarının (iş, yabancılaşma, sömürü sorunları) olumsuz etkilerinin geçici olarak askıya alınması halini alır.
Toplumsal anlaşma içinde, oyun karşılıklı eylemler akışı ile zenginleşir. Karşılıklı olarak doğrulanan özgürleşmiş hayal güçlerinden geldiği zaman yaratıcılık daha büyüktür. Her yeni icat, her yeni olasılık kolektif olarak, önceden belirlenmiş mo¬deller olmadan yaşanabilir ve sırf yaratıcı bir an olarak bile, gerçekleşme sırasında bin farklı güçlükle karşı karşıya gelse de yaşamsal etkisi vardır. Geleneksel devrimci örgüt sonunda teknisyenlerini dayatmaya başlar. Kaçınılmaz bir şekilde teknokrasiye doğru gider. Eylemin mekanik tarafına verilen büyük önem bu yolda onu kınar.
iktidarı yok etmeye yönelik eylemde neşe anı arayan devrimci bir yapı bu yıkımı gerçekleştirmek için kullanılan araçları işte böyle düşünür, araçlar olarak. Bu araçları kullananlar onların kölesi olmamalıdır. Tıpkı onları kullanamayanların kul¬lananların kölesi olmaması gerektiği gibi.
En kötü diktatörlük türü, aracın diktatörlüğüdür.
Devrimcilerin en önemli silahları kararlılıkları, vic¬danları, eylem kararlılıkları, bireysellikleridir. Silahların kendileri yalnızca araçtır, ve bu yüzden daima eleştirel değerlendirmeye maruz bırakılmalıdırlar. Silah eleştirisi geliştirmek gerek¬lidir. Yarı otomatik makineli tüfek ve onun askeri etkililiğinin kutsandığını sık sık görmüşüzdür.
Silahlı mücadele yalnızca silahlarla ilgili değildir. Bunlar tek başına devrimci boyutu temsil edemez. Karmaşık bir gerçekliği tek bir şeye indirgemek tehlikelidir. Aslında, oyun bu riski içerir. Yaşayan deneyimin yalnızca bir oyuncağa dönüşmesine sebep olabilir, onu büyülü ve mutlak bir şeye dönüştürebilir. Pek çok devrimci savaşçı örgütün sembolizminde makineli tüfeğin belirmesi tesadüf değildir.
Devrimci mücadelenin derin anlamı olarak neşeyi anlamak için bunun ötesine geçmeliyiz, efsanevi ve efsaneleşmiş nesneler aracılığı ile mal gösterisinin yanılsamalarından ve tuzaklarından kaçmalıyız.
Silahlı mücadele ile yüzyüze kaldığında sermaye nihai çabasını gösterir. Son sınırda dahil olur. Kendinden çok emin olmadığı bir alanda eyleme geçmek için kamuoyunun desteğine ihtiyaç duyar. BU yüzden modern propagandanın en rafine silahlarını kullanarak bir psikolojik savaş başlatır.
Temel olarak, bu zamanda kapitalin fiziksel olarak organiza olma yolu onu, kendi zamanlamasına ve saldırı yöntemine karar verebilen devrimci yapı karşısında saldırıya açık kılar. 0 bu zayıflığın pek farkında değildir ve telafi etmek için önlemler almaktadır. Polis yeterli değildir. Ordu bile değildir. Halkın kendisinin daimi uyanıklığına ihtiyaç duyar. Hatta proleteryanın en mütevazi kısmının. Bu yüzden, bunu yapmak için sınıf ceph¬esini bölmelidir. Fakirler arasında silahlı organiza¬syonlar tehlikesi mitini tatmalıdır; Devletin kut¬sallığı, ahlakı, kanunu, vesaire miti ile birlikte. Dolaylı yoldan bu örgütleri ve onların militanlarını bu rolleri üstlenmeye iter. Bu "role" bürününce, oyunun artık bir anlamı kalmaz. Herşey "ciddi" olur, yanılsama olur; gösterinin hükümranlık alanına girer ve bir mala dönüşür. NEŞE bir "maske" olur. Birey anonim olur, rolünü yaşar, artık görünüş ile gerçekliği birbirinden ayıramaz.
Mal tiyatrosunun büyülü çemberini kırmak için her tür rolü reddetmeliyiz ve buna "profesyonel" devrimci rolü de dahildir.
Silahlı mücadele profesyonel birşey olma izni ver¬memelidir kendine, kapitalist üretimin dışsal tarafları ona tam da bu görev dağılımını dayatmak istemektedir.
"Kendin yap." Oyunun global tarafını, onu rollere indirgeyerek parçalama. Yaşamdan zevk alma hakkını savun. Sermayenin ölüm projesini engelle. 0 yaratıcılık ve oyun dünyasına ancak oynayanı "oyuncu'ya, canlı yaratıcıyı ölü bir kişiye, canlı olduklarını söyleyerek kendi kendilerini aldatan¬lara dönüştürerek girebilir.
"Oyun dünyası" merkezileşse artık oyundan bah¬setmenin anlamı kalmaz. Sermayenin, "silahlı neşe" savımızı ortaya koyduğumuzda devrimci öneriyi yine ele alması olasılığını öngörmemiz gerekir. Ve bunun gerçekleşmesinin bir yolu, oyun dünyasının dışarıdan idare edilmesidir. Oyuncuların rollerini ve oyuncak mitolojisini belirleyerek.
Merkezileşme bağlarını (militer parti) kırarak, insan sermayenin, niceliksel pazarın gösteri üreti¬mi kanununa uyumlu fikirlerini karıştırma sonu¬cunu elde eder. Neşe tarafından koordine edilen eylem neşe için bir bilmecedir. Bu hiçbir şeydir. Belirli bir hedefi olmayan, gerçeklikten yoksun birşey. Ve bu böyledir, çünkü sermayenin özü, amaçları ve gerçekliği hayalidir, ama devrimin özü, amaçları ve gerçekliği somuttur.
Komünizm ihtiyacı kuralı, üretme ihtiyacı kuralının yerini alır. Toplumsal oyunda, bu ihtiyacın ışığında, bireyin kararları anlamlılaşır. Geçmişin ölüm modellerinin gerçek olmayan, hayali karakteri keşfedilir. Patronların yok edilmesi tüketim mal¬larının yok edilmesi demektir, ve tüketim mallarının yok edilmesi patronların yok edilmesi demektir.
Baykuş kanat açıyor. Atina atasözü
X
"Baykuş kanat açıyor." Kötü başlayan eylemler iyi sonuçlansın. Bunca zamandır devrimciler tarafından ertelenen devrim, devrimcilerin sosyal barış arzularına karşın gerçekleşsin.
Sermaye son sözü beyaz ceketlilere verecektir. Hapishaneler fazla uzun dayanmayacaktır. Yalnızca yüceltilmiş eski bir gericinin anılarında yaşayan bir geçmişin kaleleri olarak, sosyal ortopediye dayalı ideoloji ile birlikte kaybolacaktır. Artık mahkum olmayacaktır. Sermayenin yarattığı suçlulaştırma süreci rasyonalize edilecek, tımarhaneler aracılığı ile işlenecektir.
Gerçekliğin tamamı gösteri olduğunda, gösteriyi reddetmek gerçekliğin dışında olmak demektir. Mal kanununu reddeden herkes delidir. Mal tanrısının önünde eğilmeyi reddetmek insanın akıl hastane¬sine yatırılması ile sonuçlanacaktır. Orada tedavi radikal olacaktır. Artık engizisyon tarzı işkence ya da duvarlara sıçrayan kanlar olmayacaktır; bu tür şeyler kamuoyunu altüst eder. Kendini üstün görenlerin müdahale etmesine, gerekçelere ve telafilere sebep olur, ve gösterinin ahengini bozar. Hasta zihinler için tek radikal tedavi olarak görülen, kişiliğin tamamen yok edilmesi, kimseyi altüst etmez. Sokaktaki adam kapitalist gösterinin ağırbaşlı atmosferi ile sarıldığını hissettiği sürece, üzerine kapanacak tımarhane kapılarına karşı güvende hisseder. Ona delilik dünyası başka bir yerdeymiş gibi gelir, hem de her fabrikanın yanında, her okulun karşısında, her arazi parçasının arkasında, her sitenin ortasında birer tımarhane bulunduğu halde.
Eleştirel kalın kafalılığımız içinde, beyaz ceketli devlet memurlarının yolunu hazırlamamaya özen göstermemeliyiz.
Sermaye, kitlesel düzeyde dolaşıma çıkacak bir yorum kanununu programlamaktadır. Bu kanun temelinde, kamuoyu patronların düzenine saldıran¬ları, yani devrimcileri, deli olarak görmeye alışacaktır. Böylece onların akıl hastanelerine kapatılması gerekli olacaktır. Hapishaneler de Alman modeli uyarınca rasyonalize edilmektedir. İlk önce kendilerini devrimciler için özel hapis¬hanelere dönüştürecek, sonra model hapis¬hanelere, sonra beyin manipülasyonu için gerçek toplama kamplarına, ve sonunda akıl hastanelerine dönüşeceklerdir.
Sermayenin davranışı yalnızca sömürülenlerin mücadelelerine karşı kendini savunma ihtiyacından doğmaz. Mal üretimi kanununun mantığından doğar.
Sermaye için akıl hastanesi global gösterinin işleyişinin kesintiye uğratıldığı yerdir. Hapishane bunu yapmak için çılgınca çaba gösterir, ama başarılı olamaz, temel sosyal ortopedi ideolojisi tarafından engellenmektedir.
Tam tersine, tımarhane "yeri'nin bir başlangıcı ya da sonu yoktur, tarihi yoktur, gösterinin değişkenliğine sahip değildir. Orası, bir sessizlik yeridir.
Diğer "sessizlik" yeri, mezarlık, yüksek sesle konuşma yeteneğine sahiptir. Ölü insanlar konuşur. Ve bizim ölülerimiz yüksek sesle konuşur. Bu ağır olabilir, çok ağır. İşte bu yüzden kapital gittikçe daha az mezarlık olması için çaba gösterecektir. Ve tımarhanelerdeki "konukların" sayısı buna uygun şekilde artacaktır. Bu alanda, "sosyalizmin anayur¬dunun" anlatacak çok şeyi vardır.
Tımarhane, boş zamanın mükemmel sağaltıcı ras-yonalizasyonudur, mal yapısını sarsmadan işin askıya alınması. Üretkenlik yoksunluğunu inkar etmeden üretkenlik yoksunluğu. Deli adam çalışmak zorunda değildir ve çalışmayarak işin deliliğin karşılığı olan bilgelik olduğunu doğrular.
Devlefe karşı silahlı saldırı zamanının gelmediğini söylerken, bu tür saldırılar gerçekleştiren yoldaşlar için akıl hastanelerinin kapılarını açıyoruz; devrim zamanının gelmediğini söylerken deli ceketinin iplerini sıkıyoruz; bu eylemlerin nesnel olarak provokasyon olduğunu söylerken işkencecilerin beyaz ceketlerini giyiyoruz.
Rakiplerin sayısı önemsizken şarapnel etkiliydi. Bir düzine ölüye hoşgörü gösterilebilir. Otuzbin, yüzbin, ikiyüzbin ölü tarihte bir dönüm noktasını belirler, mal gösterisinin barış dolu ahengini bozacak öyle¬sine kör edici aydınlığa sahip devrimci bir referans noktası. Dahası, sermaye daha sinsidir. Uyuşturu¬cuların, mermilerin sahip olmadığı bir tarafsızlığı vardır. Sağaltıcı olma gerekçesine sahiptirler.
Kapitalin delilik kanunu kendi yüzüne fırlatılsın. Toplum tek bir büyük akıl hastanesidir. Karşıt-duruşların koşulları altüst edilsin.
Bireyin tarafsızlaştırılması kapitalin maddeleşmiş bütünlüğü içinde daimi bir uygulamadır. Fikirleri dümdüz etmek sağaltıcı bir süreçtir, bir ölüm makinesidir. Kapitalizmin gösteri biçimi içinde, bu dümdüz etme olmadan üretim gerçekleşemez. Ve bütün bunların reddi, ölüm karşısında neşenin seçimi bir delilik işareti ise, bütün bunların arkasında gizlenen tuzağı herkesin anlamasının zamanı gelmiştir.
Batının kültürel geleneğinin tüm aygıtı bir ölüm makinesidir, gerçekliğin inkarıdır, her tür rezalet ve haksızlığı, sömürü ve soykırımı biriktirmiş, kur¬gusal olanın hükümdarlığıdır. Bu mantığın reddi delilik olarak kınanıyorsa, o zaman delilik ile delilik arasında ayrımı belirlemeliyiz. Neşe silahlanmaktadır. Saldırısı mal, halüsinasyon, mekanizma, intikam, önder ve parti niceliğini altet-mektedir. Mücadelesi kar mantığını, pazar mimarisini, yaşam programlamayı, son arşivdeki son belgeyi parçalamaktadır. Onun şiddetli patla¬ması bağımlı olanın düzenini, olumlu ve olumsuz terminolojisini, mal yanılsaması kanununu altüst etmektedir.
Ama bütün bunlar kendini ilan edebilmelidir. Neşe dünyasından ölüm dünyasına geçmek kolay değildir. Kurallar geçerliliğini yitirmiştir ve sonun¬da birbirlerini silerler. Neşe dünyasında yanılsama sayılan şey ölüm dünyasında gerçekliktir ve tersi de doğrudur. Fiziksel ölüm, ölüm dünyasında bir takıntı olan şey, yaşam olarak satılan şeyden daha az ölümcüldür.
Böylece kapitalin neşe mesajlarını bilmeceleştirme kapasitesi doğar. Niceliksel mantığın devrimcileri bile neşe deneyimlerini derinlemesine anlama kapasitesinden yoksundurlar. Bazen tereddütle önemsiz yaklaşımlarda bulunurlar. Başka zaman¬larda sermayeninkinden pek de farklı olmayan bir kınamaya koyulurlar.
Ticari mal gösterisinde önemli olan mallardır. Bu birikmiş yığındaki aktif unsur iştir. Üretim çerçevesinin içinde hiçbir şey aynı anda hem olum¬lu, hem olumsuz olamaz. Çalışmamayı öne sürmek mümkündür, çalışmanın inkarı değil geçici olarak askıya alınmasını. Aynı şekilde, malsızlığı, kişiselleştirilmiş nesneyi öne sürmek de mümkündür, ama ancak "boş zaman" bağlamı içinde, yani hobi olarak, üretim döngüsünün kabul ettiği zaman süreleri içinde üretilen bir şey olarak. Bu anlamda, bu kavramların, çalışmama ve malsızlık kavramlarının genel üretim modelinin fonksiyonu olduğu açıktır. Ancak neşenin anlamını ve onunla bağlantılı olarak ölümün anlamını, bir¬birine karşı mücadele eden iki zıt dünyanın unsurları olarak açıklığa kavuşturursak neşe eylemlerinin unsurlarını anlatabiliriz. Hepsini
anlatabileceğimizi söyleyerek kendimizi yanıltmadan. Doğrudan sermayeye saldırmak ile bağlantılı olmayan açılardan olsa bile, neşe tecrübesi yaşamaya başlayan herhangi biri saldırının önemini kavramaya daha gönüllüdür, en azından nicelik yanılsamasına dayalı, modası geçmiş çatışma vizyonuna bağlı kalmış birinden daha fazla.
Böylece baykuş yine de kanat açıp uçabilir.
Herkes ileri! Ve silahlarla ve yürekler, sözlerle ve kalemle, hançerle ve silahla, istihza ve küfürle, hırsızlıkla, zehir ve kundakçılıkla.
Haydi toplumla... savaşalım!...
Dejaque
XIBekleme, kuşkular, sosyal barış düşleri, küçük ödünler ve naiflikle işimiz bitsin artık. Kapitalizm dükkanlarında bize satılan her tür mecazi süprüntü ile. Herşeyi, en ince detayına kadar açıklayan büyük analizleri bir kenara bırakalım. Sağduyu ve korku dolu dev ciltleri. Demokratik ve burjuvaca tartışma ve diyalog, münazara ve kongre, mafyöz patronların aydınlanmış yetenekleri yanılsamalarını bir kenara bırakalım. Burjuva iş etiğinin yüreklerimize kazıdığı bilgeliği bir kenara bırakalım. Bize fedakarlık ve itaat öğretmiş yüzyılların Hıristiyanlığını bir kenara bırakalım. Rahipleri, patronları, devrimci önderleri, daha az devrimci önderleri, hiç devrimci olmayan önderleri bir kenara bırakalım. Sayıları, nicelik yanılsamalarını, pazar yasalarını bir kenara bırakalım. Bir an zulmedilenlerin tarihinin yıkıntıları üzerinde oturalım ve düşünelim.
Dünya bize ait değil. Onu bu haliyle sahiplenmek isteyecek kadar aptal bir efendisi varsa, bırakın onun olsun. Binaların olması gereken yerdeki yıkıntıları, şehirlerin olması gereken yerdeki mezarlıkları, ırmakların olması gereken yerdeki çamuru, denizlerin olması gereken yerdeki pis kokulu tortuyu o saysın. Dünyadaki en büyük sihirbaz gösterisi artık bizi büyülemiyor.
Burada, şu andaki mücadelemizden neşe toplumları doğacağından eminiz.
Ve ilk defa, yaşam ölümü altedecek.
