18 Mart 2010 Perşembe

ÇEKİLEN HANÇERLERDE MEVCUT'A, SAVUNUCULARINA VE SAHTE TENKİTÇİLERİNE...


Alfredo Bonanno


I

Bilmediklerinin köleliğinde oradan oraya savrulmaya herkes bir son verebilir… ve boş sözlerle beslenmeyi reddedip, yaşamla hançer hançere gelebilir.

C. Michelstaedter

Yaşam tutunacak bir şey için daimi bir arayıştan başka bir şey değildir. İnsan sabah kalkar ve birkaç saat sonra kendini yine yatakta bulur: arzu yoksunluğu ile bitkinlik arasında gidip gelen zavallı bir yolcu. Zaman bizi gittikçe az dürterek geçip gider. Yükü yaymaya alıştıkça, sosyal zorunluluklar belimizi eskisi kadar bükmez gibi gelir. Evet demek zahmetine bile girmeden itaat ederiz. Ölümün cezası yaşamdır, demiş bir başka siperdeki şair.

Tutkular ve düşler olmadan da yaşarız –bu toplumun bize sunduğu büyük özgürlük budur. Sonsuzca konuşabiliriz, özellikle de hakkında hiç bilgi sahibi olmadığımız konularda. Dilediğimiz her fikri ifade edebiliriz, hatta en cüretkâr olanları ve mırıltıların arkasında kayboluruz. Dilediğimiz adaya oy verebiliriz, karşılığında şikâyet etme hakkını talep ederiz. Dogmatik görünmeye başlamışsak, dilediğimiz an kanalı değiştirebiliriz. Belirli anlarda yaşamdan keyif alırız, gittikçe artan bir hızda, hüzünlü bir şekilde birbirine benzeyen mekânlarda geziniriz. Genç delikanlılar gibi görünürüz ve sonra kafamıza bir kova dolusu buz gibi sağduyu geçirilir. Dilediğimiz sıklıkla evleniriz, evlilik öylesine kutsaldır. Faydalı işlerde çalışabiliriz ve yazı yazmayı beceriyorsak gazeteci oluruz.

Bin farklı şekilde siyaset yapabiliriz, hatta şu egzotik gerillalardan bahsederiz. Aşkta olduğu gibi kariyerimizde de, emir vermeyi pek becerememişsek, mükemmel şekilde itaat edebiliriz. Hatta itaat bizi şehit bile kılabilir ve görünüş öyle olmasa da, bu toplum kahramanlara ihtiyaç duymaktadır.

Aptallığımız kesinlikle kimseninkinden kötü görünmeyecektir. Kararsız kalsak da önemli değil, adımıza başkalarının karar vermesine izin verebiliriz. İşte o zaman, siyaset ve gösteri jargonunda söyledikleri gibi, görüşümüzde direniriz. Rasyonalizasyonun sonu yok, özellikle de fazla titiz olmayanların dünyasında.

Bu koca roller panayırında tek bir sadık müttefikimiz var: para. Kusursuz demokrasi, özellikle kimseye saygı duymaz. O varken hiçbir mal, hiçbir servis bizim tarafımızdan reddedilemez. Kime ait olursa olsun, arkasında toplumun tamamı var. Elbette bu müttefik asla kendinden yeteri kadarını vermez bize, kendini herkese vermez. Ama paranın hiyerarşisi özel bir hiyerarşidir, hayatın karşı karşıya getirdiği şeyleri birleştirir. Ona sahip olduğunuzda, hep haklısınızdır. Ona sahip olmadığınızda, bir dolu hafifletici sebebiniz olur.

Birazcık pratikle, tüm günü tek bir fikir düşünmeden geçirebiliriz. Gündelik, tekdüze hayat bizim yerimize düşünür. İşyerinden “boş zaman”a, her şey sürekli hayatta kalma mücadelesi haline gelir. Daima tutunacak bir şeylerimiz olur. Bugünün toplumunun en sersemletici niteliği, “konfor” ile felaketin kıl payı mesafede var olmasıdır. Ekonomi ile var olanın teknolojik idaresi sorumsuzca bir pervasızlıkla ilerlemektedir. İnsan eğlenceden büyük ölçekli katliama, programlanmış jestlerin disiplinli duyarsızlığı ile kayıverir. Ölümün alınıp satılması tüm zamana ve uzama yayılır. Risk ve cesur çaba artık yok; yalnızca güvenlik ya da afet, tekdüzelik ya da felaket var. Kurtarılmış ya da boğulmuş. Canlı, asla.

Birazcık pratikle evden okula, ofisten süpermarkete, bankadan diskoya gözleriniz kapalı yürüyebilirsiniz. Artık eski Grek bilgesinin sözünü anlayabiliyoruz: “Dünya düzenini uyuşuklar sağlar.”

Bu bizden, artık var olan tek cemiyetin, yetke ve mal cemiyetinin refleksinden kopmamızın zamanı geldi.

Bu toplumun bir parçasının hükmetmeye devam etmekte çıkarı var, diğer parçanın çıkarı ise mümkün olan en kısa sürede yıkılmakta. İlk adım insanın hangi tarafta olduğuna karar vermek. Ama her yerde boyun eğme, yani iki taraf (mevcudu ve sahte tenkitçilerini geliştirenler) arasındaki anlaşmanın temeli var, hatta bizim yaşamlarımızda –sosyal savaşın gerçek yeri- arzularımızda ve kararlılığımızda ve küçük gündelik teslimiyetlerimizde.

Bütün bunlarla ve sonunda yaşamla hançer hançere gelmek şart.

II

Yapılması için öğrenilmesi gereken şeyleri yaparak öğrenirsiniz.

Aristo

İşin sırrı aslında başlamakta.

Mevcut sosyal organizasyon herhangi bir özgürlük uygulamasını geciktirmekle kalmıyor, aynı zamanda engelliyor ve yozlaştırıyor da. Özgürlüğün ne olduğunu öğrenmenin tek yolu onu tecrübe etmektir ve bunu yapmak için gerekli zaman ve uzama sahip olmalısınız.

Özgür eylem için temel önerme diyalogdur. Şimdi, her gerçek diyalog iki koşul gerektirir: tartışılmak üzere gündeme getirilen sorunlara duyulan gerçek bir ilgi (içerik sorunu) ve olası yanıtları bulmak için özgür araştırma (yöntem sorunu). İçeriğin yöntemi, yöntemin içeriği belirleyeceği düşünülürse, bu iki koşul aynı anda gerçekleşmelidir. İnsan özgürlük hakkında ancak özgür durumdayken konuşabilir. Yanıt vermekte özgür değilsek soru sormanın ne anlamı var? Sorular daima sahteyse yanıt vermenin ne anlamı var? Diyalog ancak bireyler birbirleri ile aracısız konuşabildiği zaman mümkündür, yani karşı karşıya gelip konuştukları zaman. Konuşma tek yönlüyse, iletişim mümkün değildir. Biri sorular dayatma gücüne sahipse, soruların içeriği bunun doğrudan fonksiyonu olacaktır (ve yanıtlar boyun eğme içerecektir). Uyruklara ancak yanıtları rollerini doğrulayan, patronların gelecek soruları çıkartmak için kullanacağı sorular sorulabilir. Kölelik yanıt vermeye devam etmekte yatar.

Bu anlamda, seçimler ile pazar araştırması birebir aynıdır. Seçenin özerkliği tüketicinin özerkliğine denk gelir ve tersi de doğrudur. Televizyon edilgenliğine izleyici adı verilir; Devlet gücünün yasallaştırılmasına halkın egemenliği adı verilir. Her durumda bireyler, onları konuşma yeteneğinden mahrum bıraktıktan sonra onlara konuşma hakkı veren bir mekanizmanın rehineleridir yalnızca. Tek yapabildiğimiz birini ya da diğerini seçmek ise, diyaloğun ne anlamı var? Tek seçim şansınız birbirinin tıpatıp aynısı mallar ve televizyon programları arasındaysa, iletişim nedir? Soruların içeriği anlamsızdır, çünkü yöntem sahtedir.

“Burjuvazinin temsilcisine, proletaryanın temsilcisinden daha çok benzeyen bir şey yoktur,” diye yazmış Sorel 1907’de. Onları birbirinin aynısı kılan, ikisinin de tam olarak temsilci olmasıydı. Bunun aynısını bugün sağ ya da sol kanat temsilcisi için söylemek bayağı olacaktır. Ama siyasetçilerin orijinal olmasına gerek yoktur (reklamlar bunun icabına bakar), onların o bayağılığı nasıl idare edeceklerini bilmesi yeterlidir. Buradaki ironi, medyanın iletişim ile tanımlanması ve oy verme çılgınlığına seçim adının verilmesidir (sözcüğün gerçek anlamı özgür, bilinçli karar vermektir).

Asıl nokta, iktidarın başka bir yönetim biçimine izin vermemesidir. Oy verenler isteseydi bile (bu, gerçekçilerin dilini taklit etmek gerekirse, bizi doğrudan ütopyaya götürürdü), onlara hiçbir önemli şey sorulamazdı. Özgür oldukları andan itibaren becerebilecekleri tek özgür eylem –tek gerçek seçim –oy vermemek olurdu. Oy veren herkes önemsiz soruları istiyor, çünkü gerçek sorular edilgenliği ve yetkilendirmeyi inkâr eder. Daha iyi açıklayalım.

Kapitalizmin lağvedilmesi için referandum düzenlendiğini hayal edin mevcut sosyal ilişkiler bağlamında böyle bir meselenin imkânsız olacağını bir kenara bırakarak). Seçmenlerin çoğu kapitalizm lehine oy verirdi ve bunun tek sebebi, dinginlik içinde evlerinden, ofislerinden ya da süpermarketten ayrılırken, mal ve para olmayan bir dünya hayal edememeleri olurdu. Ama aleyhine oy verecek olsalar bile hiçbir şey değişmezdi, çünkü gerçekçi olmak gerekirse, böyle bir mesele oy verenlerin varlığını dışlardı. Bir ferman ile bütün bir toplum değiştirilemez.

Aynısı daha az radikal meseleler için de söylenebilir. Örneğin toplu konutları düşünün. O konutların sakinleri yaşamlarının nasıl organize edileceği (evler, sokaklar, meydanlar, vs.) hakkındaki fikirlerini ifade edebilseler (bir kez daha “ütopya”da buluyoruz kendimizi) ne olurdu? Bu tür taleplerin kaçınılmaz olarak daha baştan sınırlanacağını hemen söyleyelim, çünkü toplu konutlar, ekonomi ve sosyal konutun ihtiyaçları doğrultusunda nüfusun yerinden edilmesinin ve toplanmasının bir sonucudur. Bununla birlikte, gettolardan başka bir tür sosyal organizasyon hayal etmeye çalışabiliriz. Nüfusun çoğunun konu hakkındaki fikrinin polis ile aynı olacağını güvenle söyleyebiliriz. Aksi halde (yani sınırlı bir diyalog egzersizi yeni bir yaşam ortamı edinme arzusunu doğurursa), bu gettoda patlama anlamına gelir. Mevcut sosyal düzen içinde orada yaşayanların nefes alma arzusunu patronların otomobil sanayisindeki çıkarları ile nasıl uzlaştırabilirsiniz ki? Bireylerin serbest dolaşımını lüks butik sahiplerinin korkuları ile nasıl uzlaştırabilirsiniz? Çocukların oyun alanları ile araba park edilecek alanların, bankaların, alışveriş merkezlerinin betonu ile nasıl uzlaştırabilirsiniz? Ya emlak spekülatörlerinin elinde kalan boş evleri? Kışlalara, okullara, hastanelere, tımarhanelere benzeyen apartman bloklarını? Bu dehşetler labirentinin tek duvarını yerinden kıpırdatmak, tüm planı sorguya açmak demek. Çevre hakkındaki polisimsi görüşten ne kadar uzaklaşırsak, polis ile çatışmaya o kadar yaklaşırız.

Bir kilisenin gölgesinde nasıl özgürce düşünebilirsiniz? Diye yazmış bilinmeyen bir el Sorbonne’un kutsal duvarına, Mayıs 68’de. Bu kusursuz sorunun içinde daha geniş anlamlar gizli. Ekonomik ya da dini amaçlar için tasarlanmış herhangi bir şey, ekonomik ya da dini arzular empoze etmekten başka şey yapamaz. Kirlenmiş bir kilise yine de Tanrı’nın evi olmaya devam eder. Terk edilmiş alışveriş merkezinde mallar gevezeliklerini sürdürür. Kullanılmayan kışlaların tören alanları yine de uygun adım yürüyen askerleri barındırır. İşte, Bastille’in yıkımının bir uygulamalı sosyal psikoloji eylemi olduğunu söyleyen kişi bunu kastetmişti. Bastille bir zindandan başka bir şey olmayı asla başaramazdı, çünkü duvarları aralarına kapatılmış bedenlerin ve arzuların hikâyesini anlatmaya devam ederdi.

İtaat, zorunluluk ve can sıkıntısı, sonsuzcasına kasvetli düğünlerde tüketiciliği destekliyor. İş sosyal çevreye, sosyal çevre işe teslimiyet doğuruyor. İnsan akşamlarını televizyonun önünde geçirmekten keyif alıyor, çünkü o insan gününü ofiste ve metroda geçirmiş. Fabrikada sessiz kalmak stadyumlarda bağırıp çağırmayı bir mutluluk vaadi haline getiriyor. Okuldaki yetersizlik duygusu diskoda geçirilen bir cumartesi gecesinin duyarsız sorumluluğunu temize çıkarıyor. Ancak bir McDonalds’dan çıkan gözler bir Club Med tabelası görünce aydınlanır. Vesaire.

Özgür olabilmek için özgürlüğü nasıl yaşayacağınızı bilmeniz gerek. Özgürlüğü yaşamak için kendiniz özgür olmanız gerek. Mevcut sosyal düzende, zaman ve uzam özgürlüğün tecrübe edilmesini engelliyor, çünkü tecrübe etme özgürlüğünü boğuyorlar.

III

Gazap kaplanları öğrenim atlarından bilgedir.

W. Blake

Ancak zaman ve sosyal mekân kiplerini alt üst ederek yeni ilişkiler ve çevreler hayal etmek mümkün olur. İnsanın yalnızca bildikleri temelinde arzulayabileceğini söylemiş yaşlı filozof. Arzular ancak insan onları üreten hayatı değiştirirse değişir. Şu konuda açık konuşalım: iktidarın zaman ve uzamı organize etmesine isyan elle tutulur ve psikolojik bir gerekliliktir.

Bakunin devrimlerin dörtte üç fanteziden, dörtte bir gerçeklikten oluştuğunu söylemiş. Asıl önemli olan, genelleşen isyanın patladığı fantezinin kaynağının neresi olduğunu fark etmek. Her tür kötücül tutkunun salıverilmesi, demiş Rus devrimci, dönüşümün karşı durulmaz gücüdür. Sermayenin tarihi hareketlerinin teslim olmuş ve soğuk analistlerini gülümsetecek olsa da, böyle bir jargonu sindirememişsek, böyle bir devrim fikrinin son derece çağdaş olduğunu söyleyebiliriz. Tutkular kötücüldür, çünkü buz gibi bir canavar tarafından, normallik tarafından boğulurlar. Ama aynı zamanda, kötücüldürler, çünkü görevlerin ve maskelerin ağırlığı altında büzülmek yerine yaşama iradesi kendini tam tersine dönüştürür. Gündelik görevlerle kısıtlandığı zaman, yaşam kendini inkâr ederek hizmetkâr kılığına bürünür. Ümitsizce uzam ararken, düşsel bir varlık olarak gösterir kendini, fiziksel bir büzülme olarak, sinirsel bir tik, ahmakça, koyunca bir şiddet olarak. Refah Devlet’inin en son icatlarından biri olan psikotik uyuşturucuların kitlesel kullanımı hayatın mevcut koşullarının tahammül edilemezliğini ilan etmiyor mu? Kendi ürünlerinden birini, kötücüllüğü haklı çıkarmak için iktidar her yere tutsaklık aşılıyor. İsyan bunların ikisinin de icabına bakar.

Kendilerini ve diğerlerini aldatmak istemiyorlarsa, mevcut sosyal yapının yıkılmasını isteyenler, yıkımın vahşi, barbarca güçlerin oyunu olduğu gerçeği ile yüzleşmeliler. Biri onlara toplum polisi dedi, bir başkası holiganlar; aslında onlar, sosyal barışın öfkelerini bastıramadığı bireyler.

Ama öfkeden yola çıkarak nasıl yeni bir toplum yaratırsınız? Diyalektiğin hokkabazca numaralarına bir son verelim. Sömürülenler herhangi bir olumlu proje taşımazlar, o proje sınıfsız toplum projesi olsa bile (üretim sistemine çok benzer bunlar). Onların tek toplumu sermayedir. Ancak sömürülmelerini sağlayan her şeyi yok ederek kurtulabilirler: maaşlar, mallar, roller, hiyerarşiler. Kapitalizm komünizmde kendi yıkımını sağlayacak koşulları yaratmadı (kendi yok edilişi için silah döven ünlü burjuvazi) bir dehşetler dünyası yarattı.

Sömürülenlerin kendi kendini idare edecek, kendi inkârlarından başka şeyleri yoktur. Patronları, önderleri ve muhtelif kılıklardaki apolojistlerin aralarında kaybolmasının tek yolu budur. Bu “muazzam, acil yıkım görevi” içinde, hemen, şu an sevinç bulmalıyız.

Greklerin “barbar” sözcüğü yalnızca yabancılara değil, aynı zamanda “kekeleyenlere” atıfta bulunuyordu, polis dilini doğru düzgün konuşamayanlara. Dil ve alan birbirinden ayrılamazdı. Kanun, isimler düzeninin dayattığı sınırları belirler. Her iktidar düzeninin kendi barbarları, her demokratik söylevin kendi kekemeleri vardır. Mal toplumu onların inatçı varlığını, sanki hiç yokmuşlar gibi silmek ister –sürgün ve sessizlik yolu ile. İşte isyan ülküsünü bu hiçlik temeline kurmuştur. Hiçbir diyalog ve katılım ideolojisi dışlama ve içsel kolonileri tamamen maskeleyemeyecektir. Devlet’in ve ekonominin gündelik şiddeti kötücül parçanın patlamasına sebep olduğunda, biri ayaklarını masaya dayadığı ve tartışmayı reddettiği zaman şaşırmanın anlamı yoktur. Ancak o zaman tutkular ölüm dünyasını başından savar. Barbarlar hemen köşe başındadır.

IV

Her tür modeli terk etmeli, olasılıklarımızı incelemeliyiz.

E. A. Poe

İsyanın gerekliliği. Kaçınılmazlık anlamında değil (eninde sonunda gerçekleşmek zorunda olan bir olay olarak değil), somut bir olasılık koşulu anlamında. Olası olanın gerekliliği. Bu toplumda para gereklidir. Ama parasız yaşam da olasıdır. Bu olasılığı tecrübe etmek için bu toplumu yok etmek gereklidir. Bugün insan yalnızca sosyal olarak gerekli olanı tecrübe etmektedir.

İlginçtir ki isyanı trajik bir hata olarak görenler (ya da gerçekçi olmayan romantik bir düş olarak) sosyal eylem, tecrübe etmek için özgürlük alanları hakkında konuşur dururlar. Bütün özlerinin çıkıp gitmesi için insanın bu savları azıcık sıkıştırması yeterlidir. Dediğimiz gibi, özgürce hareket etmek için birbirimizle aracısız konuşabilmemiz gereklidir. İnsan şu anda ne hakkında, ne kadar ve nerede diyaloğa girebilir?

Özgürce tartışmak için insanın zamanı ve uzamı sosyal zorunluluklardan kurtarması gereklidir. Hem, diyalog mücadeleden ayrılamaz. Materyal olarak ayrılamaz (birbirimizle konuşmak için zaman ayırmamız gerekli ve uzama el koymamız gereklidir) ve psikolojik olarak ayrılamaz (bireyler ne yaptıkları hakkında konuşmaktan hoşlanırlar, çünkü sözcükler gerçekliği işte böyle dönüştürür).

Kira ödemesek bile, her gün bayram olsa bile, hep beraber bir gettoda yaşadığımızı unutuyoruz. Bu gettoyu yok edemezsek, tecrübe etme özgürlüğü gerçekten de zavallı bir şey olacak.

Pek çok özgürlükçü sosyal değişimin, ani bir kırılma olmadan, yavaş yavaş gelebileceğine, yavaş yavaş gelmesi gerektiğine inanıyor. Bu sebepten, yeni fikirlerin ve uygulamaların detaylandırılabileceği ‘Devlet’ten özgür alanlardan” bahsediyorlar. Meselenin açıkça gülünç taraflarını bir kenara bıraktığınızda (Devlet nerede var ki? Onu nasıl paranteze alırsınız?), böyle meselelerin referans noktasının, tarihte belirli zamanlarda yıkıcıların tecrübe ettiği kendi kendini yöneten federalist yöntemler olarak kaldığını görürsünüz (Paris Komünü, devrimci İspanya, Budapeşte Komünü, vs.). Ama unutulup söylenmeyen şey, birbirimiz ile konuşma ve gerçekliği değiştirme olasılığının isyankârlar tarafından silahla ele geçirildiğidir. Uzun lafın kısası, küçük bir detay unutulmuştur: isyan. Yöntemi (semt toplantıları, doğrudan karar verme, yatay bağlantı, vesaire) onun mümkün kılan bağlamdan ayıramazsınız, hatta bağlamın karşısına çıkaramazsınız (ör., ‘Devlet’e saldırmanın gereği yok; kendi kendimizi organize etmeli, ütopyayı somutlaştırmalıyız’). Örneğin proleter kurulların ne anlama geldiklerini –ve bugün ne anlama gelecekleri- hakkında düşünmeden önce, onların hangi koşullar altında var olduklarını düşünmek gereklidir (Rusya’da 1905’de, Almanya ve İtalya’da 1918-21 arasında, vesaire). O zamanlar isyankâr zamanlardı. Biri lütfen bugün sömürülenlerin sosyal normalliği güç kullanarak kırmadan önem sahibi sorunlar üzerine birinci şahısta karar vermelerinin nasıl mümkün olacağını açıklar mı? Ancak o zaman kendi kendini yönetmek ve federalizm konusunda konuşabilirsiniz. “Devrim sonrası” mevcut üretim yapılarının kendi kendini yönetmesinin ne demek olduğunu tartışmadan önce, bir basit şeyin farkında olmak gereklidir: ne patronlar, ne polis kabul eder bunu. Onu somutlaştırmak için gerekli koşulları göz ardı ederek bir olasılığı tartışamazsınız. Herhangi bir özgürlük fikri, mevcut toplumdan bir kırılış ima eder.

Son bir örnek görelim. Özgürlükçü çevrelerde doğrudan demokrasiden de bahsedilir. Anarşist ütopyanın çoğunluk kararı yöntemi ile kendine karşı çıktığı söylenerek karşı çıkılabilir buna. Doğru. Ama asıl nokta, kimsenin doğrudan demokrasiden gerçek anlamda bahsediyor olmamasıdır. Tam tersi olarak, yani yurttaş listeleri, belediye seçimlerine katılım, vs. olarak kabul edilip geçenleri bir kenara bırakarak, insanların birbirleri ile aracısız konuştukları gerçek yurttaş toplantılarını hayal edenleri düşünelim. Bu sözde yurttaşlar neyi ifade edebilecekler? Soruları değiştirmeden nasıl farklı yanıtlar verebilirler? Sözde siyasi özgürlük ve mevcut ekonomik, sosyal ve teknolojik koşullar arasında nasıl bir ayrım yapacaklar? Meseleleri nasıl çarpıtırsanız çarpıtın, teknoloji merkezli bir toplumun aynı zamanda federalist olabileceğini ya da genelleştirilmiş kendi kendini idarenin bugünün gerçek birer zindan haline gelmiş şehirlerinde var olabileceğini düşünmüyorsanız, yıkım sorunundan kaçamazsınız. Gerekli bütün değişimlerin ağır ağır yapılabileceğini söylemek meseleyi karıştırmaktan başka işe yaramaz. Yaygın isyan olmadan değişim başlayamaz bile. Kapitalist özelleşme maskesi bir kez sökülüp atıldıktan sonra, özgürlük macerasına açılan sosyal ilişkilerin bütünüdür isyan. İsyan yanıtları kendi başına bulmaz, bu doğru. O yalnızca sorular sormaya başlar. Bu yüzden asıl nokta maceracı bir biçimde ya da ağır ağır eyleme geçmek değildir. Asıl nokta şudur: eyleme geçmek mi, yoksa eyleme geçmeyi hayal etmekle yetinmek mi?

Doğrudan demokrasinin eleştirisi (aynı örneğe sadık kalmak gerekirse) somut olmalıdır. Ancak o zaman ötesine geçmek ve bireysel otonominin sosyal temellerinin gerçekten var olduğunu düşünmek mümkün olur. Ancak o zaman bu ötesine geçişin burada ve şu anda bir mücadele yöntemi haline gelmesi mümkün olur. Yıkıcılar başka insanların fikirlerini eleştirmeli, onları onlar üzerine yemin edenlerden daha keskin hatlarla tanımlamalıdır.

Hançerlerini daha keskin kılmak için.

V

Devrimin, onu yapacak yeterli güç toplanmadan yapılamayacağı aksiyomatik, apaçık bir gerçektir. Ama şu da tarihi bir gerçektir ki evrimi ve sosyal devrimleri belirleyen güçler seçim listeleri ile hesaplanamaz.

Malatesta

Sosyal dönüşümün hala mümkün olduğuna inanmanın modası geçmiştir. “Kitleler”in derin transta olduğu, sosyal normlara tamamen entegre olmuş oldukları söylenmektedir. Böyle bir yorumdan en az iki sonuç çıkartılabilir. İsyanın imkânsız olduğu ya da ancak az kişi için mümkün olduğu. Bu ya açıkça kurumsal bir yorum olur (seçimlerin gerekmesi, yasal fetihler, vs.) ya da sosyal reform lehinde bir yorum (sendikaların kendi kendini organize etmesi, kolektif haklar için mücadele, vs.). İkinci sonuç klasik öncülük yorumunun ya da daimi ajitasyon savunan anti-otoritere yandaş yorumun temeli olabilir.

Burada, tarih boyunca birbirine açıkça karşı olan fikirlerin aslında aynı köklerden gelmiş oldukları belirtilebilir.

Örnek olarak sosyal demokrasi ve bolşevizmi ele alalım: ikisinin de kitlelerin herhangi bir devrim bilinçlerinin olmadığı, bu yüzden idare edilmeleri gerektiği varsayımından geldiği açıktır. Sosyal demokratlar ve Bolşevikler yalnızca kullanılan yöntemler konusunda farklılık gösteriyorlardı –reformist parti ya da devrimci parti, parlamenter strateji ya da iktidarın şiddet yoluyla ele geçirilmesi –ama sömürülenlere dışarıdan bilinç getirme programları tıpatıp aynıydı.

Leninist modeli reddeden, yıkıcı “azınlıkçı” uygulama hipotezini ele alalım. Özgürlükçü açıdan, ya her tür isyankâr yolun terk edilmesi gerekiyordu (sözde yandaşsız ayaklanma lehine) ya da eninde sonunda fikirlerin ve uygulamaların sosyal sonuçları sorunu ile yüzleşilmesi gerekiyordu. Sorunu dilbilimsel mucizeler alanında çözmekle ilgilenmiyorsak (örneğin savunduğumuz tezlerin zaten sömürülenlerin kafasında olduğunu ya da isyanın zaten daha genel bir durumun parçası olduğunu söyleyerek) geriye tek bir gerçek kalır: bizler yalıtılmışız ve bu sayımızın az olduğunu söylemekle aynı şey değil.

Küçük sayılarla eyleme geçmek bir engel oluşturmamakla kalmıyor, sosyal dönüşüme tamamen farklı bir bakışı da temsil ediyor. Özgürlükçüler, merkezi yöne tabi olmayan kolektif bir yaşam boyutu hayal eden yegâne kişilerdir. Gerçek federalizm bireylerden oluşan özgür sendikalar arasında anlaşmalar yapılmasını mümkün kılar. İdeoloji ya da nicelik temelinde benzerlik ilişkileri yoktur, ama karşılıklı bilgiden, izdüşümsel tutkuların hissedilmesi ve paylaşılmasından benzerlik ilişkileri doğar. Ama izdüşümsel benzerlik ve otonom bireysel eylem, daha yüksek olduğu iddia edilen bir gereklilik adına fena edilmeden yayılamazlarsa, etkisiz şeylerdir. Özgürlük uygulamasını somutlaştıran yatay bağdır: resmi olmayan bağ, temsilsiz, gerçek bağ. Merkezileşmiş bir toplum polis kontrolü ve ölümcül teknolojik araçlar olmadan var olamaz. Bu sebepten, Devlet otoritesi olmayan toplum hayal edemeyen herhangi biri, gezegeni harap eden ekonomiyi eleştirecek araçlardan yoksundur. Benzersiz bireylerden oluşmuş bir toplum hayal edemeyen herhangi birinin, siyasi aracılığın yerine koyacak hiçbir şeyi yoktur. Tam tersine, benzerliğin yeni ilişkiler için bir temel olarak kabul edildiği, benzer düşünce yapılarına sahip insanların bir araya gelerek özgürce tecrübe etmesi fikri eksiksiz sosyal ayaklanmayı mümkün kılar. Ancak merkez fikri terk edilirse (Kışlık Saray’ın fethedilmesi ya da daha güncel konuşmak gerekirse, Devlet televizyonunun ele geçirilmesi) vergi ve paranın olmadığı bir yaşam inşa etmek mümkün olabilir. Böyle bir yönde, saldırıların yayılması yöntemi, içinde farklı bir dünya taşıyan bir mücadele biçimidir. Herkesin beklemeyi öğütlediği, kitlelerin desteğine güvenmenin mümkün olmadığı, sonuç elde edip edemeyeceğinizi önceden bilemediğiniz yerde eyleme geçmek, ne için savaşıldığının çoktan doğrulanmış olduğu anlamına gelir: ölçüsüz toplum için. O zaman bu, küçük, benzer insan gruplarının eylemlerinin nasıl en önemli nitelikleri içerdiğini gösterir… yalnızca taktik çaba değildir, hedefin gerçekleştirilmesini zaten içermektedir. Geçiş dönemi yalanını tasfiye etmek (komünizmden önce diktatörlük, özgürlükten önce iktidar, pay almadan önce maaş, eyleme geçmeden önce sonuçtan eminlik, kamulaştırmadan önce finans talebi, anarşiden önce ‘ahlaki bankalar’ vs.) demek, isyanın kendisini ilişkileri kavramak için başka bir yol kılmak demektir. Teknolojik hydra’ya hemen saldırmak demek, beyaz ceketli polis memurları olmayan (yani onları gerekli kılan ekonomik ya da bilimsel organizasyonlar olmayan) bir yaşam hayal etmek demektir; medyanın evcilleştirme araçlarına şimdi saldırmak demek, imgeler barındırmayan (yani onları üreten edilgenliği barındırmayan) ilişkiler yaratmak demektir. İsyan zamanının artık geçtiğini –ya da daha gelmediğini- haykıran herkes, istedikleri toplum biçimini önceden ifşa etmektedir. Diğer yandan, sosyal isyan ihtiyacını şimdi vurgulamak –tarihsel zamandan kırılarak mümkün olanın çıkışına izin veren frenlenemeyen bir hareket –basitçe şu anlama gelir: önder falan istemiyoruz. Bugün tek gerçek federalizm genelleştirilmiş isyandır.

Merkezileştirmeyi reddedersek, sömürülenleri iktidarla cephe savaşına götürme gibi niceliksel bir fikrin ötesine geçmemiz gerekir. Bir başka “güç” kavramı düşünmemiz gereklidir –seçim listelerini yakın ve gerçekliği değiştirin.

‘Ana kural: kitlesel olarak eyleme geçmeyin. Eylemleri en fazla üç, dört kişiyle gerçekleştirin. Mümkün olduğunca çok küçük grup olmalıdır ve her biri saldırmayı ve çabucak ortadan kaybolmayı öğrenmelidir. Polis bin kişilik bir kalabalığı yüz kişiden oluşan bir toplum polisi grubu ile ezmeye çalışır.

Bir adamdansa yüz adamı altetmek daha kolaydır, özellikle de aniden saldırır, gizemli bir şekilde ortadan kaybolurlarsa. Moskova bu küçük, ele geçirilemez müfrezelerle kaplanırsa polis ve ordu güçsüz kalacaktır […] Kaleleri işgal etmeyin. Birlikleri onları ele geçirmeyi her zaman başaracaktır ya da ağır silahları ile onları yok edeceklerdir. Kalelerimiz iç avlular ya da saldırıp kaçmanın kolay olduğu herhangi bir yer olacaktır. Onları ele geçirecek olsalar bile kimseyi bulamayacaklar ve çok adam kaybedeceklerdir. Onların hepsini ele geçirmesi imkânsız olacaktır, çünkü bunu yapmak için her evi toplum polisleri ile doldurmaları gerekir.’

İsyankârlara Uyarı, Moskova,

Aralık 11 1905

VI

şiir … Hayal Gücü’ne atıfta bulunur ve o keyfine göre her şeyden kuralsız birlikler ve ayrılıklar yaratabilir.

F. Bacon

Bir başka “güç” kavramını düşünün. Belki yeni şiir budur. Temel olarak, şeylere ilişkin yasadışı birlikler ve ayrılıklar yaratmak için genelleştirilmiş bir oyun değilse nedir ki sosyal isyan.

Devrim kuvveti güce eşit ya da güce karşı bir kuvvet değildir. Öyle olsa biz daha başlamadan yenilirdik, çünkü her değişim kısıtların ebedi geri dönüşü olurdu. Her şey askeri çatışmalara, standartların bir danse macabre’ına indirgenirdi. Gerçek hareketler niceliksel gözden kaçar.

Devlet ve sermaye en sofistike kontrol ve baskılama sistemlerine sahiptir. Bu Moloch’a nasıl karşı çıkabiliriz? Sır, parçalayıp yeniden bir araya getirme sanatındadır. İstihbarat hareketi benzerliklerin durmaksızın parçalanıp kurulması oyunudur. Aynısı yıkıcı uygulamalar için de geçerlidir. Örneğin teknolojiyi eleştirmek demek, onun genel çerçevesini incelemek, onu yalnızca bir makine topluluğu olarak değil bir sosyal ilişki, bir sistem olarak görmek demektir; teknolojik bir aletin onu üreten topluluğu yansıttığını, onun kullanıma sunulmasının bireyler arasındaki ilişkileri değiştirdiğini anlamak demektir. Teknolojiyi eleştirmek demek, insan eylemini kârın emrine vermeyi reddetmek demektir. Aksi halde teknolojinin ne demek olduğu konusunda, tarafsızlık iddiaları, sonuçlarının geri çevrilebilirliği konusunda kendimizi kandırıyor oluruz. O zaman onu bin değişik sonucuna, bizi gittikçe daha çok sakatlayan somut sonuca bölmemiz gerekir. Yeni teknolojilerin izin verdiği üretim ve kontrolün yayılmasının sabotajı daha da kolaylaştırdığını anlamamız gerekir. Aksi halde onlara saldırmak imkânsız olur. Aynısı okullar, kışlalar ve ofisler için de geçerlidir. Onları tüm hiyerarşik ve ticari ilişkilerden ayırmak imkânsız olsa da yine de özel insanlar ve mekânlarda somutlaşırlar.

Sayımız bu kadar azken nasıl kendimizi öğrenciler, işçiler, işsizler için görünür kılarız? İnsan konsensüs ve imaj terimleri ile (kesin konuşmak gerekirse, insanın kendini görünür kılması açısından) düşünürse, yanıt kendiliğinden gelir: sendikalar ve sinsi siyasetçiler bizden çok daha güçlüdür. Bir kez daha, eksik olan bir araya getirme ve parçalama yeteneğidir. Reformizm detaylar üzerine, nicelik olarak eyleme geçer: iktidarın birkaç yalıtılmış tarafını değiştirmek için büyük sayılarda insanı harekete geçirir. Diğer yandan, toplumun global eleştirisi eylemin niteliksel tarafının ortaya çıkmasına izin verir. Tam da insanın projelerini emrine vereceği merkezler ya da devrimci konular olmadığı için, sosyal gerçekliğin her açısı, parçası olduğu bütün ile ilişkili olur. Sorun kirlilik sorunu da olsa hapishane ya da şehir planlaması sorunu da, gerçekten yıkıcı olan her yol sonunda her şeyi sorguya açar. Her zamankinden çok bugün niceliksel proje (öğrencileri, işçileri ya da işsizleri, belirli bir program dâhilinde daimi örgütler halinde toplamak) yalnızca detaylar üzerine eyleme geçebilir, kategorilere (öğrenciler, işçiler, göçmenler, eşcinseller, vs.) ayrılarak indirgenemeyecek sorgulamalar hakkındaki güç eylemlerinin içini boşaltır. Reformizm herhangi bir konuda reform yapma yeteneğini gittikçe kaybettikçe daha da fazla… (işsizliği ve bunun sahte bir şekilde nasıl ekonomik rasyonellikteki çözümlenebilir bir bozukluk olarak sunulduğunu düşünün). Biri zehirli olmayan yiyecek talep etmenin bile devrimci bir proje haline geldiğini, çünkü bu talebi yerine getirmek için gösterilecek her çabanın tüm sosyal ilişkilerin değişmesini gerektireceğini söyledi. Belirli bir konuşmacıya yöneltilmiş herhangi bir talep yenilgiyi kendi içinde taşır ve başka sebebi olmasa bile hiçbir otoritenin, istese bile genel öneme sahip herhangi bir sorunu çözecek yeteneğinin olmaması yüzündendir. Hava kirliliğine karşı çıkmak için kime başvurur ki?

Sendika onaysız bir grev sırasında, “Hiçbir şey istemiyoruz” yazılı pankart taşıyan işçiler yenilginin talebin kendisinde olduğunu anlamışlar (“düşmana karşı talep ebedidir”). Her şeyi almaktan başka seçenek yoktur. Stirner’ın dediği gibi: “onlara ne verirseniz verin, hep daha fazlasını isteyeceklerdir, çünkü istedikleri her tür ayrıcalığın sona ermesinden başka şey değildir.”

Ya sonra? Sonra, sayınız az olsa da siz yalıtılmışlık içinde, şiddetli durumlarda birkaç iyi temasın büyük sayılardan daha iyi olduğunun bilgisiyle, bunu yapmadan eyleme geçmeyi düşünebilirsiniz. Ne yazık ki hak talep eden sosyal mücadeleler amaçlardan daha ilginç yöntemler geliştirirler (örneğin, iş isteyen bir grup işsiz işsizlik yardımı dağıtılan ofisi yakar). Elbette insan, işin istenmemesi, yok edilmesi gerektiğini söyleyerek ilgisiz davranabilir ya da insan bu tutkuyla yakılmış ofise tüm ekonominin eleştirisini ya da bir sabotaj eylemine tüm sendikaların eleştirisini bağlayabilir. Mücadelede her bireysel amaç patlamaya hazır sosyal ilişkilerin tamamının şiddetini içerir. Bildiğimiz kadarıyla yakın amaçlarının bayağılığı, tüm tarih boyunca isyana davet olmuştur.

Böyle bir durumda, bir avuç kararlı yoldaş ne yapabilir? (Örneğin) nasıl broşür dağıtılacağı ya da protestonun şehrin hangi noktalarına genişletileceği zaten düşünülmemişse ve dahası neşeli ve kuralsız bir istihbarat onlara sayıları ve büyük örgütsel yapıları unutturmuşsa, fazla değil.

İsyanın kelepçelerinden kurtulmasının yolunun genel grev olduğu mitini yeniden canlandırmak istememekle birlikte, tüm sosyal aktivitelerin kesintiye uğratılmasının hala kesin sonuca ulaştıracak bir yöntem olduğu yeterince açıktır. İsyankâr eylem, başlangıçta çatışmaya ne sebep olursa olsun, normalliğin felç edilmesine yönelmelidir. Öğrenciler derslerine, işçiler (işçilerden kalanlar) ve memurlar çalışmaya, işsizler işsizlik konusunda endişelenmeye devam ederlerse, değişim mümkün olmaz. Devrimci uygulama daima insanlar üstü olacaktır. Sosyal mücadelelerden ayrı herhangi bir organizasyon ne isyan çıkartabilir, ne onu sürdürebilir, ne de savunabilir. Sömürülenlerin mücadele sırasında ekonomik iyileşmeyi garanti edebilenlerin arkasında dizileceği doğruysa –başka bir deyişle, daha iyi koşullar talep eden her mücadelenin esasında reformist bir niteliği olduğu doğruysa eğer –özgürlükçüler her tür sosyal kimliği (öğretmen, memur, işçi, vesaire) reddeden talepler yapmanın ötesine geçen yöntemleri zorla kabul ettirebilir. Taleplerde bulunan, kurumsallaşmış özgürlükçü bir organizasyon yalnızca mücadelelerin yanında yer alır (sömürülenlerin yalnızca birkaçı ona ait olmayı seçer) ya da özgürlükçü niteliklerini kaybeder (sendikalist mücadeleler alanında en kalifiye olanlar işçi sendikalarıdır). Devrimciler ve sömürülenler tarafından oluşturulan örgütsel bir yapı, ancak tek bir belirli mücadelenin geçici doğası ile uyum içindeyse, açık bir hedefi varsa ve saldırı perspektifindeyse gerçekten çelişki içinde sayılabilir. Tek sözcükle, eğer sendika eylemi ve onun patronlarla işbirliği üzerine bir eleştiri ise.

Şu anda isyankârların sosyal mücadeleler (anti-militarist, çevresel zehirlenmeye karşı, vesaire) başlatmak için büyük yetenekleri olduğunu söyleyemeyiz. “İnsanların suç ortağı ve teslim olmuş olduğunu” kabul etmeyenler için hala, kendiliğinden ortaya çıkan mücadelelere –ya da oldukça yaygın isyan eylemlerine- otonom müdahale hipotezi var. Sömürülenlerin uğruna savaştığı toplum türü için açık bir ifade arıyorsak (bir incelikli teorisyenin son grev dalgası karşısında söylediği gibi), evde otursak da olur. Kendimizi “eleştirel destek” ile sınırlıyorsak –ki bu hiç zor değildir- yalnızca kırmızı siyah bayraklarımızı partilerin ve sendikalarınkine ekliyoruz demektir. Bir kez daha detayın eleştirisi niceliksel modeli destekliyor. İşsizler iş hakkı konusunda konuştuğu zaman bizim de aynısını yapmamız gerektiğini düşünüyorsak (maaşlar ile “sosyal olarak faydalı aktivite” arasında açık bir ayrım yapıyorsak), o zaman tek eylem yeri göstericilerle dolu sokaklarmış gibi görünüyor. Yaşlı Aristo’nun farkında olduğu gibi, temsil ancak zaman ve mekân birliği olduğunda mümkündür.

Ama işsizlere sabotajdan, hakların lağvedilmesinden ya da kira ödemeyi reddetmekten bahsetmenin (ve aynı zamanda uygulamanın) mümkün olmadığını kim söyledi? İşçiler grevde sokaklara dökülürken başka her yerde ekonominin eleştirilemeyeceğini kim söyledi? Düşmanın beklemediğini söylemek ve beklemedikleri yerde olmak. Yeni şiir budur.

VII

Çok genciz ve daha fazla bekleyemiyoruz.

Paris’te bir duvar

Bir ayaklanmanın gücü askeri değil sosyal güçtür. Genelleştirilmiş isyan silahlı çatışmalarla değil, ekonominin ne ölçüde felç edildiği ile üretim ve dağıtım mekânlarının ne ölçüde ele geçirildiği ile her tür hesabı yok eden özgür veriş ile ve zorunlulukların ve sosyal rollerin terk edilmesi ile ölçülür. Tek sözcükle, yaşamın altüst edilmesidir. Ne kadar etkili olursa olsun hiçbir gerilla grubu bu görkemli yıkım ve dönüşüm hareketinin yerini alamaz. Ayaklanma yüzeye çıkan bayağılıktan çıkan ışıktır: hiçbir iktidar hükmettiklerinin gönüllü köleliği olmadan kendini sürdüremez. İsyan, bu cani sömürü mekanizmasının işlemesini sağlayanların sömürülenlerin kendileri olduğunu başka her şeyden daha iyi ortaya koyar. Sosyal aktivitenin vahşice, gittikçe yayılan bir biçimde kesintiye uğratılması aniden ideoloji kisvesini yırtıp atar, gerçek güç dengesini ortaya çıkarır. O zaman Devlet gerçek renklerini gösterir –edilgenliğin siyasi organizasyonunu. Bir yanda ideoloji, diğer yanda fantezi maddi ağırlıklarını teşhir ederler. Sömürülenler hep sahip oldukları gücü keşfeder, yalnız toplumun kendini yeniden ürettiği – ya da onların yerine bir köstebeğin tırmalayıp durduğu- yanılsamasına bir son verirler. Geçmiş itaatlerine karşı –geçmiş Devlet’lerine karşı- ve eski dünyayı savunma adına edindikleri alışkanlıklara karşı ayaklanırlar. “Kolektifliğin”, ateş böceklerinin kaçışını polise ele veren karanlık ya da bireysel iyiliğin “ortak çıkarı” olan yalan olmadığı tek olay isyankârların suç ortaklığıdır. Farklara suç ortaklığının gücünü verendir. Kapital, başka her şeyin ötesinde, bir muhbirler topluluğudur, bireyleri zayıflatan sendikadır, bizi bölünmüş kılan birliktir. Sosyal bilinç “Başkaları kabul ediyor,” deyip duran içsel sestir. Bu şekilde sömürülenlerin gerçek gücü aleyhlerine çalışır. İsyan bu gücü salıveren süreçtir ve onunla beraber özerkliği ve yaşama zevkini salıverir; karşılıklı olarak, başkaları için yapabileceğimiz en iyi şeyin kendimizi özgür kılmak olduğunu düşündüğümüz andır. Bu anlamda, “kolektif bir bireysel gerçekleşme anı”dır.

İş ve “boş zaman”ın, aile ve tüketiciliğin normalliği her kötücül özgürlük tutkusunu öldürür. (Bu sözleri yazarken zorla kendi türümüzden ayrılıyoruz ve bu ayrım Devlet’i yazmamızı yasaklama yükünden kurtarıyor). Alışkanlıklar şiddetle kırılmadan hiçbir değişim mümkün değildir. Ama isyan her zaman bir azınlığın işidir. Kitleler eldedir, güç araçları olmaya hazırdır (isyan eden köle için “güç” hem patronların emirleri, hem diğer kölelerin itaatidir) ya da ataletten kaynaklanan değişimleri kabullenmeye hazırdırlar. Tarihteki en büyük, genel sendika onaysız grev –Mayıs’68- Devlet nüfusunun yalnızca beşte birini içeriyordu. Bundan kasıt kitleleri yönlendirmek amacıyla iktidarı ele geçirmenin tek amaç olduğu ya da insanın kendini proletaryanın bilinci olarak sunması gerektiği sonucu çıkarılamaz. Mevcut toplumdan özgürlüğe bir anda sıçranamaz. Edilgen köle tavrı, birkaç günde ya da birkaç ayda kendi kendine çözülecek bir şey değildir. Ama bu tavrın zıddı kendine bir yer açmalıdır ve bu ne kadar gerekiyorsa o kadar zaman almalıdır. Sosyal ayaklanma yalnızca başlaması için gerekli koşuldur.

“Kitleleri” küçümsemek niteliksel değil, ideolojiktir, yani hâkim temsil sisteminin emri altındadır. Kapitalin “halkı” vardır kesinlikle, ama kesin bir biçimleri yoktur.

Yaşama iradesine sahip bilinmeyen yine de anonim kitleden çıkıp ayaklanacaktır. Boyun eğme denizindeki yegâne asiler olduğumuzu söylemek güven vericidir, çünkü oyuna baştan son verir. Biz yalnızca suç ortaklarımızın kim olduğunu bilmediğimizi, onları keşfetmek için bir sosyal fırtınaya ihtiyacımız olduğunu söylüyoruz. Bugün her birimiz diğerlerinin ne ölçüde kararsız kaldığına ayrı ayrı karar veriyoruz (otomaton dünyasının işlemesini sağlayan insanın seçme yeteneğinden vazgeçmesidir). Ayaklanma sırasında seçim silah zoruyla kendine yer açar ve silahla savunulması gerekir, çünkü tepki ayaklanmanın cesedi üzerinde doğar. Aktif güçleri açısından azınlıkçı (ama hangi ölçüye göre?) olsa da isyankâr olgu son derece geniş boyutlar alabilir ve bu şekilde sosyal doğasını ortaya vurur. İsyan ne kadar yaygın ve hevesli olursa, askeri çatışma ile o kadar az ölçülebilir. Sömürülenlerin kendi kendini oluşturmuş silahlı örgütleri yayılır ve sosyal düzenin kırılganlığını ortaya çıkarırken insan isyanın, tıpkı hiyerarşik ve ticari ilişkiler gibi, her yerde olduğunu görür. Tam tersine, isyanı bir hükümet darbesi olarak gören herkes çatışmayı militer açıdan değerlendirir. Kendini sömürülenlerin öncüsü olarak kuran organizasyon hâkimiyetin yalnızca ele geçirilmesi gereken genel bir karargâh değil sosyal bir ilişki olduğu gerçeğini saklar; aksi halde kendi rolünü nasıl haklı gösterebilir ki?

İnsanın silahla yapabileceği en faydalı şey, onları becerebildiğince çabuk şekilde faydasız kılmaktır. Ama silah sorunu, devrimci ile sömürülen, organizasyon ile gerçek hareket arasındaki ilişkiye bağlanana kadar soyut kalır.

Genellikle devrimciler sömürülenlerin bilinci olduklarını, onların yıkıcı olgunluk düzeylerini temsil ettiklerini iddia etmişlerdir. Bu şekilde, “sosyal hareket” parti (Leninist versiyonda devrimin elit profesyonelleri idi) için bir gerekçe olur. Kısır döngü şudur ki insan kendini sömürülenlerden ne kadar ayırırsa, var olmayan bir ilişkiyi temsil etme ihtiyacını o kadar fazla hisseder. Yıkıcılık insanın kendi uygulamalarına indirgenir ve temsil ideolojik şamatanın organizasyonu olur… kapitalist el koymanın bürokratik versiyonu. Sonra devrimci hareket, konseptini gerçekleştiren “en ileri” ifadesi ile özdeşleşir. Hegelci bütünsel diyalektik bu yapı için mükemmel bir sistem sunar.

Ama bir de, beklemeyi haklı gösteren ve eleştirmenin rolünü kabul eden ayrım ve temsil eleştirisi vardır. İnsanın kendini “sosyal hareket”ten ayırması bahanesi ile insanın her saldırı uygulamasını “öne uçuş” ya da basitçe “silahlı propaganda” olarak eleştirirken bulur kendini. Bir kez daha devrimcilerden sömürülenlerin gerçek durumlarının üzerindeki örtünün, bu sefer kendi eylemsizlikleri ile kaldırılması istenir. Sonuç olarak, görünür bir sosyal hareket haricinde hiçbir isyan mümkün değildir. Bu yüzden eyleme geçen her kimse, proletaryanın yerini almak istiyordur. Savunulacak tek miras “radikal eleştiri”, “devrimci sağduyu” olur. Yaşam acı vericidir, bu yüzden insanın elinden acının teorisini yapmaktan başka bir şey gelmez. Her şeyden önce gerçeklik. Bu şekilde, isyankâr ile sömürülen arasındaki ayrım yok edilmez, yalnızca yerinden edilir. Artık biz sömürülenin yanında sömürülenler değiliz; arzularımız, öfkemiz ve zayıflıklarımız artık sınıf mücadelesinin bir parçası değil. Canımız çektiğinde eyleme geçeceğimizden değil: bizim yerine getirilecek bir görevimiz var –o kendine bu ismi vermese de. Eylem aracılığı ile kendini proletaryaya kurban edenler var, bir de bunu edilgenlik aracılığı ile yapanlar.

Bu dünya bizim için zehirli ve bizi faydasız, zararlı eylemler yürütmeye zorluyor; bize para ihtiyacını dayatıyor ve bizi coşkun ilişkilerden yoksun bırakıyor. Düşsüz erkekler ve kadınlar arasında yaşlanıyoruz, cömertlik patlamalarına yer bırakmayan bir gerçeklikteki yabancılarız. Biz feragat partizanları değiliz. Yalnız, bu toplumun bize sunabileceği en iyi şeyler (kariyer, ün, ani bir kazanç, “aşk”) bizi ilgilendirmiyor, o kadar. Emir vermek bizi itaat etmek kadar çok tiksindiriyor. Biz de herkes gibi sömürülüyoruz ve sömürüye hemen bir son vermek istiyoruz. Bizim için, isyanın başka haklı sebebi yok.

Yaşamlarımız bizden kaçıyor ve bundan yola çıkmayan her tür sınıf söylemi bir yalandan ibaret. Sosyal hareketleri yönetmek ya da desteklemek istemiyoruz, onlardaki ortak ihtiyaçları tanıma ölçüsünde, zaten var olanlara katılmak istiyoruz. Özgürleşmeye ilişkin aşırı perspektifte, daha üstün mücadele biçimleri diye bir şey yok. İsyanın her şeye ihtiyacı var: tebliğlere ve kitaplara, silahlara ve patlayıcılara, düşünceye ve antlara, zehire, hançerlere ve kundakçılığa. Tek ilgi çekici soru, bütün bunları nasıl bir araya getirmeli.

VIII

Düz bir çizgi üzerinde uçan kuşu vurmak kolaydır.

B. Gracian

Yaşamlarımızı hemen değiştirmeyi arzu etmekle kalmıyoruz, suç ortaklarımızı da aynı kriterlerle arıyoruz. Tutarlılık ihtiyacı denebilecek şey için de aynısı geçerli. İnsanın, kendi hayatından başlayarak kendi fikirlerini yaşama ve teori yaratma iradesi örnek ya da aynı madalyonun hiyerarşik ya da babacan tarafı arayışı değildir. Her tür ideolojinin reddidir ki buna zevk ideolojisi de dâhildir. Kendimizi, bu toplumda kendilerine açmayı –korumayı- başardıkları alanlarla tatmin olanlardan, daha düşünmeye başlamadan, el yordamı ile var olurken ayırıyoruz. Ama gündelik normalliği terk etmek isteyenlerden ve gizlilik metodolojisine ve savaş organizasyonlarına iman eden, kendilerini başkalarının kafeslerine kapatanlardan da aynı ölçüde uzak hissediyoruz. Kanunlar açısından insanın ne kadar riske sokarsa soksun, hiçbir yol ilişkilerdeki gerçek değişimin yerini alamaz. Başka herhangi bir yere giden kestirme, hemen gerçekleşecek sıçrayış yok. İsyan bir savaş değildir.

Geçmişte o uğursuz silah ideolojisi bir avuç insanın tutarlılık gereksinimini çokluğun sürücüllüğüne dönüştürdü. Silahlar sonunda ideolojiye dönsün!

Sosyal ayaklanma tutkusuna ve sınıf çatışmasına dair “kişisel” bir görüşe sahip bir birey hemen bir şeyler yapmak ister. Eğer kapitalist ve Devlet dönüşümünü incelerse, amacı onlara saldırmaktır, kesinlikle daha berrak fikirlerle uykuya dalmak değil. Hâkim kanunun ve ahlakın yasaklarını ve ayrımlarını benimsememişlerse de olası her tür aracı kullanarak kendi oyunlarının kurallarını oluştururlar. Bunları profesyonel işler olarak gören, dolayısıyla ticari kimlikleri olan asker ya da yazarın aksine, onlar için kalem de tabanca da eşit silahlardır. İsyankâr, tüm diğerlerini içeren silaha, kendi kararlılığına sahip olduğu sürece, kalem ya da tabanca olmadan da isyankâr olarak kalır.

“Silahlı mücadele” herhangi bir projenin emrine verilebilecek bir stratejidir. Bugün gerilla, programları büyük ölçüde demokratik olan organizasyonlar tarafından hala kullanılmaktadır; taleplerini askeri uygulama ile desteklemektedirler. Silahla da politika yapılabilir. İktidar ile girişilen her pazarlıkta –yani, rakibi olarak bile olsa iktidarı benimseyen her ilişkide- pazarlığa girişenler kendilerini birer temsil iktidarı olarak sunmalıdır. Bu bakış açısından, sosyal bir gerçekliği temsil etmek demek, onu insanın kendi organizasyonuna indirgemek demektir. Silahlı çatışma kendiliğinden yayılmamalı, muhtelif pazarlık aşamalarına bağlanmalıdır. Organizasyon sonuç elde edebilir. Organizasyonun üyeleri arasındaki, organizasyon ile dünyanın geri kalanı arasındaki ilişki otoriter programın ne olduğunu yansıtır: hiyerarşiyi ve itaati ciddiye alın.

Sorun, siyasi iktidarı şiddet yolu ile ele geçirmeyi hedefleyenler için de o kadar farklı değildir. İnsanın kendi iktidarını, devrimci hareketi yönlendirme yeteneğine sahip bir öncü olarak propaganda etmesi meselesidir. “Silahlı mücadele” daha üstün bir sosyal mücadele biçimi olarak sunulur. Askeri temsil iktidarına kim daha fazla sahipse –eylemlerin olağanüstü başarısı sayesinde- gerçek silahlı tarafı oluşturur. Sonuç olarak görülen sahte mahkemeler ve halk mahkemeleri, kendilerini Devlet’in yerine koymak isteyenlerin eylemleridir.

Devlet’in de devrimci tehdidi birkaç savaşçı örgüte indirgemek, böylece isyanı iki ordu arasındaki çatışmaya dönüştürmekte çıkarı vardır: bir yandan kurumlar, diğer yandan silahlı taraf. İktidar en çok anonim, genelleşmiş isyandan korkar. “Terörist” hakkındaki medya imajı polis ile el ele çalışarak sosyal barışın korunmasını sağlar. Vatandaş korksa da alkışlasa da yine de vatandaştır, yani izleyici.

Var olanın reformist tavırla süslenmesi silahlı mitolojiyi besler, yasal politika ile gizli politika gibi sahte seçenekler yaratır. Kaç solcu demokratın Meksika ve Latin Amerika’daki gerilla figüründen içtenlikle etkilendiğini görmek yeterlidir. Edilgenlik danışmanlara ve uzmanlara ihtiyaç duyar. Geleneksel danışman ve uzmanlar hayal kırıklığı yarattığında yenilerinin arkasında dizilirler.

Devrimcilere özgü silahlı bir örgüt –bir programı ve monogramı olan- kesinlikle özgürlükçü niteliklere sahip olacaktır, tıpkı pek çok anarşistin arzuladığı sosyal devrimin kuşkusuz aynı zamanda bir “silahlı mücadele” olacağı gibi. Ama bu yeterli mi?

İsyancı çatışma sırasında silahlı eylem organize etme ihtiyacını tanırsak, bu andan itibaren iktidar yapılarına ve adamlarına saldırma olasılığını desteklersek ve etkili olabilmek için isyan uygulamalarında benzer gruplar arasında yatay bağlantı sağlamayı düşünürsek, silahlı eylemi sosyal mücadelelerin sınırlarını aşmak olarak görenlerin, tek bir mücadele biçimine üstün bir rol biçenlerin bakış açısını eleştirmiş oluruz. Dahası, monogramların ve programların kullanılması yolu ile devrimcileri sömürülenlerin kalanından ayıran kimliğin yaratımını görmüş, onları iktidar açısından görünür kılmış, onları temsile uygun bir duruma koymuş oluruz. Bu şekilde, silahlı saldırı artık, insanın özgürleşmesini hedefleyen pek çok araçtan biri olarak kalmaz, simgesel bir değer üstlenir ve anonim isyanı kendi amaçlarına tahsis eder. Mücadelelerin geçici tarafına bağlı bir gerçek olarak enformal organizasyon daimi ve resmileşmiş bir karar mekanizmasına dönüşür. Bu şekilde, projelerde birleşme vesilesi olan şey, kendi içinde gerçek bir proje haline gelir. Örgüt, tıpkı niceliksel reformist yapılar gibi, kendini üretmeyi arzulamaya başlar. Kaçınılmaz olarak, hüzünlü bir bildiriler ve belgeler çeyizi belirir ve insan sesini yükseltir ve kendini ancak deklare edildiği için var olan bir kimliği kovalarken bulur. Başka basitçe anonim eylemlere çok benzeyen saldırı eylemleri, devrimci uygulamada kim bilir hangi niceliksel sıçramayı temsil etmeye başlar. İnsan düz bir çizgi üzerinde uçmaya başlarken, politika düzeni yeniden ortaya çıkar.

Elbette, organize etme ihtiyacı, mücadelenin geçici gerekliliklerinin ötesinde isyankârlara daima eşlik edebilecek bir şeydir. Ama insanın kendini organize edebilmesi için yaşayan, somut anlaşmalar gerekir, spot ışıkları arayan bir imaj değil.

Yıkıcı oyunun sırrı deforme eden aynaları kırma ve insanın kendini kendi çıplaklığı ile yüz yüze bulma yeteneğidir. Örgüt, bu oyunun canlanmasını sağlayan projelerin tamamıdır. Geri kalan her şey siyasi protezdir, başka hiçbir şey değil.

İsyan “silahlı mücadele”den çok daha fazlasıdır, çünkü o sırada genelleştirilmiş çatışma sosyal düzenin altüst edilmesi ile birdir. Eski dünya öyle bir duruma getirilir ki ayaklanan sömürülenlerin tamamı silahlanır. Ancak o zaman silah bir öncünün ayrı ifadesi, geleceğin patronlarının ve bürokratlarının tekeli değil, devrimci bayramın somut koşulu olur: kolektif, sosyal ilişkilerin dönüşümü ve genişletilmesi olasılığı. Yıkıcı uygulama, insan tutkularının muazzamlığını birkaç araç ile sınırlamak istiyorsa, isyancı kırılış yokluğunda daha az “silahlı mücadele”dir. İnsanın önceden belirlenmiş rollerle yetinmesi ya da en uzak noktada, yaşamda tutarlılık araması meselesidir.

O zaman, yayılan isyanda, patronlar ve uyuşukluk olmayan bir toplum yaratmayı hedefleyen muhteşem bir egolar komplosu algılayabileceğiz gerçekten. Özgür ve benzersiz bireylerden oluşan bir toplum.

IX

Bükülmüş, kuru dal gibi bir hecede sana dünyalar açabilecek bir formül isteme. Bugün, sana ancak ne olmadığımızı, ne istemediğimizi söyleyebiliriz.

E. Montale

Yaşam yalnızca tutunulacak bir şey olamaz. Bu düşünce herkesin aklından, en az bir kez geçer. Bizi tanrılardan da özgür kılan bir olasılığımız var: vazgeçebiliriz. Bu sonuna dek tadı çıkarılacak bir fikirdir. Hiçbir şey ve hiç kimse bizi yaşamaya zorunlu kılmamaktadır. Ölüm bile. Bu sebepten, yaşamımız bir tabula rasa’dır, üzerine hiçbir şey yazılmamış bir tahta ki olası tüm sözcükleri içerir. Böylesine bir özgürlükle, köleler gibi yaşayamayız. Kölelik yaşamaya mahkûm edilmiş olanlar içindir, sonsuzlukla sınırlanmış olanlar için, bizim için değil. Bizim için bilinmezlik vardır… atılınacak bilinmeyen alanlar, keşfedilmemiş düşünceler, patlayan garantiler, yaşam armağanı sunulacak yabancılar. İnsanın sonunda kendine duyduğu sevginin fazlasını armağan edebileceği bir dünyanın bilinmezliği. Ve risk. Zalimlik ve korku riski. Sonunda mal de vivre ile yüz yüze gelme riski. Var olma işine bir son vermeye karar veren herkes bütün bunlarla karşılaşır.

Çağdaşlarımız bir işten diğerine koşturarak, bin değişik zorunluluk ile uğraşarak yaşar görünüyorlar ki en hüzünlü zorunluluk da aralarında… hoşça vakit geçirmek. Kendi yaşamlarına karar verme yeteneksizliklerini detaylı, telaşlı aktivitelerle, gittikçe daha fazla edilgenleşen davranış şekillerine eşlik eden hızla perdeliyorlar. Olumsuzun hafifliğinden bihaberler.

Yaşamamayı seçebiliriz. İnsanın kendini coşkuyla hayata açması için en güzel sebep bu. “Her zaman her şeye son vermek için zaman vardır; insan isyan edip oynayabilir de”… neşenin materyalizmi böyle konuşur.

Eyleme geçmemeyi seçebiliriz ve eyleme geçmek için en güzel sebep budur. Kendi içimizde, yapabileceğimiz bütün eylemlerin potansiyelini taşıyoruz ve hiçbir patron bizi hayır deme olasılığından yoksun bırakamaz. Ne olduğumuz ve ne istediğimiz hayır ile başlar. Sabah yataktan kalkmak için tek sebep ondan doğar. Bizi boğan düzene silahlı saldırıya gitmek için tek sebep ondan doğar.

Bir yandan, alışkanlıkları ile kesinlikleri ile mevcut var ve insan kesinlikten, sosyal zehirden ölebilir.

Diğer yandan isyan var, herkesin yaşamlarında patlayan bilinmeyen. Abartılı özgürlük uygulamasının olası başlangıcı.

İLKEL GERİLLA SAVAŞI


Bir Taktik Olarak Göçebe Avcı Toplayıcılık

Kevin Tucker

Gelecekte bizi nelerin beklediğini kimse bilmiyor. Ama işlerin şimdiki gidişatına bakacak olursak pek de umut verici olduğu söylenemez. Her halükârda en kötü duruma hazırlıklı olmanın kimseye zararı dokunmaz. Uygarlığın sonu yaklaşıyor ve ben inanıyorum ki bizim ömrümüz bunu görmeye vefa edecek. Nasıl sona ereceğini söylemem mümkün değil ama işler yoluna girmeden önce kesinlikle çok daha kötüye gidecek.
Şu an iktidarı elinde bulunduranlar savaşmadan düşmeyecekler. Şebekeyi çökertmek onları sahneden uzak tutmanın pratik bir yolu olabilir ne de olsa bugün makineler olmazsa onların dünyası da imkânsız hale gelir. Ama yarın tüm enerji kesilse dahi askeriye ve polisin kendi kaçınılmaz sonlarının farkına varmasının bir hayli vakitlerini alacağından şüpheniz olmasın. Uygarlığın hayat karşısındaki savaşı hızla açıklık kazanacaktır. Bizim buna karşılığımız da hiç aşağı kalır olmamalı. Tamam psikolojik, ekolojik, toplumsal ve manevi aklıselim bakımından göçebe avcı/toplayıcı hayat tarzından çok fazla bahsediyor olabilirim ama iş o kadarla kalmıyor: bu aynı zamanda en kötü durum senaryolarına uyum sağlamak için de son derece elverişli bir yol. Burada sözünü ettiğim şey gerilla savaşı.

Gerilla savaşçılarının daima yiyecek temin etme sıkıntısı olmuştur. Che, gerillalar ve onlara yiyecek ve destek sağlayan köy ahalisi arasındaki ilişkiyi hayatta kalmanın olmazsa olmazı olarak görüyordu. Ve haklıydı da. Pek çok diğer Latin Amerika direniş hareketi sırf yerel halkla ilişki kuramadığı için başarısızlığa uğradı. Bunlardan kimileri bütünüyle reddedilirken (Che’nin son direnişi de dâhil) kimileri de halkı büsbütün terörize etmiştir. Pek çok açık nedenden ötürü bu her iki durumun da başarıya ulaşma şansı yoktur.
Tamam kabul, destek önemli bir etmen ama benim derdim uygarlığı yok etmek, onu nihai olarak yürürlükten kaldırmak üzere ele geçirmek değil ki. Yani bu da özgürleştirilmesi düşünülen nüfustan gelecek olan gıda ve maddi desteğe bağımlılık demek oluyor. Bu daima büyük bir risk olagelmiştir ve bugün içinde yaşadığımız her şeyden haberdar teknolojik gözlere ve kulaklara sahip devletlerin dünyasında bu riski almaya hiç değmez. Toplamayı ve avlanmayı öğrenmekse size bir üstünlük sağlayacaktır: gerektiğinde ihtiyaçlarınızı tamamen kendiniz karşılayabilirsiniz. Bütün bir dünyayla bağlarınız ne kadar az olursa başarma şansınız da o kadar yüksek olur.
Göçebeliğe bağlı kendine yeterlik sizi hareket halinde ve tutar ve yeni koşullara uyum sağlama yeteneğinizi de alabildiğine arttırır. Askerî hayatta kalma planları en kötü durum senaryosuna yöneliktir. Düşman bazı temel vasıflara sahip olabilir ama avcı/toplayıcı yaşam tarzı tamamen bambaşka bir dünyadır. Çevrenizdeki dünya sizin için aşina ve mukaddes bir yer haline gelirken bihaber ve alakasız kimseler için meçhul arazi olarak kalır. Şehirlere göze çarpmadan ve şüphe çekmeden girip çıkmanızı sağlayacak akış ve hareketler hakkında dersler edinirsiniz.
Avcılık bir dizi nedenden ötürü önemlidir. Bunların en aşikâr olanı hedefi tam isabetle vurma teknik beceri ve kabiliyetidir. Bu da her mesafeden zarar verebilecek aletler yapabilmek demektir. Dart, yay, atlatl, mızrak, bıçak ve tuzakların hepsi de sessizdir ve kolayca üretilebilirler. Ateşli silahlar ve patlayıcılar zarar verme kapasitesi bakımından oldukça farklı sayılsalar da teknik ve beceri bakımından pek de bir farkları yoktur. Pratik önemlidir ama şartlara uyum sağlama yeteneği hayati değerdedir. Diğer aletlerin yardımıyla ateşli silahlara, cephaneye ve patlayıcılara ulaşmanın oldukça kolaylaşacağını belirtmeye ise gerek bile yok.
Ancak avcılık beraberinde iz sürmeyi ve avına sessizce sokulmayı da getirir. Hiçbir makine duyuları tamamen açık birinin sinsiliğini taklit edemez. Ne arayacağınızı ve ardınızda ne bırakacağınızı çabucak öğrenirsiniz. Nasıl etrafınızdaki dünyanın bir parçası olacağınızı öğrenirsiniz: manen ve bedenen. Farkındalık savunmada kalmaktan çıkıp hücuma geçmenizi mümkün kılar.
Göçebe yaşam tarzı son derece formda kalmanızı sağlar. Sırtta tam yükle her gün kilometrelerce yol tepmek hem beden hem de zihin için mucizeler yaratır. Bu bedenlerimizin evrimsel gelişimine denk düşen bir hayattır. Sadece “kazanacak” kadar hayatta kalmaya şartlanmış düşmanımız asla kendini rahat hissedemez ve alacakları hiçbir eğitim onları kökleşmiş bir insanın serpilip gelişebileceği bir yere taşıyamaz.
Göçebe halklar savaş halinde daima bir üstünlüğe sahip olmuşlardır. Fetih ve yayılma savaşları, anında başarıyla sonuçlanmaktan ziyade daima uzun sürmüştür ve tipik olarak ancak zorunlu ikametle tamamlanabilir. Kuzey ve Güney Amerika’da yerleşik imparatorluklar askeri fethe açıktılar. Saldırılacak bir merkezleri ve hükmedilecek bir iktidar konumları vardı. Oysa göçebe avcı/toplayıcılar, kendi menfaatlerine, bunlardan tamamen yoksundur.
Kökleşmiş halkların köksüz düşmanlarını anlayabilme eksikliği hep bir dezavantaj olmuştur. İmha, fetih ve savaşın kökleri hep evcilleşmiş halkların yayılmacı yerleşimlerinde yatar. Bir uygarlığın içinde büyümüş olmak bunu anlayamaz hale gelmemize yol açmakla kalmıyor aynı zamanda bunda bir sorun da göremiyoruz. İnsanları psikolojik olarak boğuşması imkânsız bir biçimde etkileyen bir teknolojiye sahibiz. İmhanın ve makine gibi düşünmenin ilk elden bilgisi maalesef ki bizler için çok aşina. Ama şu durumda, en derin yaramız göçebe bir hayat tarzıyla beraber en büyük üstünlüğümüz haline de gelebilir.
Bırakın sağlığımıza kavuşmamızın öfkesi ve düşmanımızın bilgisi bize en kötü durumda rehberlik etsin ve vahşi bir dünyanın içine dalmamızı mümkün kılsın: evcilleşmenin olmadığı bir dünyada yeniden su yüzüne çıkmak üzere.

4 Kasım 2009 Çarşamba

YENİ KAPİTALİST DÜZENİN YÜZÜNE YÜZÜNE ANARŞİSTLER




ALFREDO BONANNO

Yoldaşlar, bu konuşmaya başlamadan önce, birbirimizi daha iyi tanımak için iki çift laf etmek istiyorum. Konferanslarda her zaman, konuşan ile dinleyenler arasında bir engel yaratılır. Dolayısıyla, bu engeli aşmak için bir anlaşmaya varmaya çalışmamız gerekir, çünkü biz birlikte bir şeyler yapmak için bir araya geldik, birileri konuşsun, diğerleri de dinlesin diye değil ve bu akşam tartışılacak sorunlar düşünüldüğü zaman, bu ortak çıkarın her zamankinden açık olması gerekir. Genellikle analizlerin karmaşıklığı ve ele alınan konuların güçlüğü konuşan kişiyi dinleyen kişilerden ayırır ve pek çok yoldaşı pasif boyuta iter. Yalnızca belirli bir noktaya kadar ilgimizi çeken bir kitabı, örneğin Anarşizm ve Sanayi-Sonrası Toplum gibi bir başlığı olan bir kitabı okurken de aynı şey olur. İtiraf etmeliyim, bir kitapçı vitrininde böyle bir kitap görsem, alacağımdan hiç emin değilim.

İşte bu yüzden bir anlaşmaya varmalıyız. Bence tartışılan sorunun görünen yüzü altında ki sorunun kendisi de kuşkusuz karmaşık bir sorun, hepimizin anarşist ve devrimci yoldaşlar olduğumuz gerçeği, ortak bir zemin bulabilmemiz gerektiği anlamına geliyor. Bu bizim, gerçekliği daha iyi anlamamızı, böylece öncekinden de etkili bir şekilde eyleme geçmemizi sağlamak için belli analitik araçları edinmemizi sağlamalı. Bir devrimci anarşist olarak teori dünyası ve pratik dünyası diye iki ayrı dünyada yaşama fikrini reddediyorum. Bir anarşist devrimci olarak benim teorim pratiğimdir ve pratiğim teorimdir.

Böyle bir giriş pek hazmedilemeyebilir ve eski teorileri destekleyenleri memnun etmeyeceği kesindir. Ama dünya değişti. Bugün yeni bir insanlık durumu ile yeni bir ve acı verici bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Bu durum entelektüel kapalılıklara ya da analitik aristokrasilere yer bırakmıyor. Artık eylem teoriden ayrı bir şey değil ve öyle olmaya da devam edecek. İşte bu yüzden kapitalizmin dönüştürülmesi konusunda konuşmaya yine de devam etmek önemli. Çünkü gözlerimizin önündeki durum hızlı bir yeniden yapılanmaya gitti bile.

Kendimizi bu tür durumlar içinde bulduğumuz zaman, sözcüklerin baştan çıkarıcılığına kapılıyoruz ve anarşistlerin sözcüklere eğilimini hepimiz biliyoruz. Elbette eyleme biz de taraftarız. Ama bu gece mesele yalnızca sözcükler meselesi, bu yüzden onlarla sarhoş olup gitme riski var. Devrim, ayaklanma, yıkım, tamamen sözcüklerden ibarettir. Sabotaj… işte, bir sözcük daha. Burada, aranızda geçirdiğim son birkaç günde muhtelif soruların sorulduğunu duydum. Bazen, anlayabildiğim kadarıyla, inançsızlıkla soruluyorlardı.

Ama işin içine bir dilden diğerine tercüme giriyor ve ben kötü niyetli olmak istemiyorum. Yalnızca şunu söylemek istiyorum: analizimin sosyal soruna çözüm önerdiğini söyleyerek kendimi kandırmak istemiyorum. Son birkaç gündür konuştuğum diğer yoldaşların çözümü bildiklerini de sanmıyorum. Analizleri işçi sınıfının merkezi bir öneme sahip olması gerektiğini söyleyen anarko-sendikalist yoldaş da bilmiyor, anlayabildiğim kadarıyla ona katılmıyor gibi görünen ve ayaklanmacı nitelikte bir müdahale öneren diğer yoldaşlar da bilmiyor. Hayır, bu hipotezlerden hiçbiri gerçeği bildiğini iddia edemez. Anarşizm bir şey öğretiyorsa o da hakikati bildiğini iddia edenlere karşı ihtiyatlı olunması gerektiğidir. Hakikati bildiğini iddia eden herhangi biri, kendine anarşist dese bile, bana göre yalnızca bir rahiptir. Her türlü söylem yalnızca var olanın eleştirisini formüle etmelidir ve eğer zaman zaman sözcüklere kapılıp gidiyorsak, bizi ele geçiren eyleme geçme arzusudur. Burada durup yeniden düşünmeye başlayalım. Bize şu anda baskı uygulayanın yok edilişi uzun bir yol olacaktır. Analizlerimiz küçük birer katkıdır. Her küçük konuşmanın yalnızca zaman kaybı olması için yıkıcı devrimci eylemimizi birlikte sürdürmeliyiz.

O zaman ne yapabiliriz? Anarşistler bunu çok uzun zamandır kendilerine soruyorlar: kitlelerle nasıl iletişim kurabiliriz? Bu tür tartışmalarda hep akla gelen ve son birkaç gündür muhtelif durumlarda işittiğim bir terim kullandım. Şimdi, bu soruna iki değişik açıdan yaklaşılabilir. Geçmişte, anarşizmin tarihi boyunca, propaganda kavramı kullanılarak yaklaşıldı, yani kitlelere bizim kim olduğumuz anlatılarak. Bu, kolayca görebildiğimiz gibi, dünyanın her yerinde siyasi partilerin kullandığı yöntemdir. Böyle bir yöntem, geleneksel anarşist propaganda kullanılması, bana göre bugün, tıpkı başka herhangi bir ideolojinin yayılmaya çalışılması gibi, güç bir yöntemdir. Bunun sebebi yalnızca artık insanların ideoloji ile bir ilgilerinin olmasını istememeleri değil, aynı zamanda kapitalist yapılanmanın bunu anlamsızlaştırmış olmasıdır ve burada herkesin önünde söylemeliyim, anarşistler bu yeni gerçekliği anlamakta güçlük çekiyorlar ve uluslararası anarşist hareketin içinde sürmekte olan bir tartışmanın konusudur bu. İdeolojinin sonu, geleneksel anarşist propagandanın anlamsızlaştığı bir duruma götürüyor bizi. Propagandanın etkililiği (ya da etkili olduğu yanılsaması, hangisi doğruysa artık) kayboldukça, insanlarla doğrudan iletişim yolu açılıyor. Bu somut mücadeleler, zaten bahsettiğimiz mücadeleler, günlük sorunlar yolu, ama elbette insan kendi sınırlarını aşamaz. Anarşistler küçük bir azınlığı oluşturuyor. Kendilerini insanlara duyurmanın yolu reklam tekniklerini kullanmak ya da çok gürültü çıkarmaktan geçmiyor. Yani bu en uygun iletişim yolunu seçme meselesi değil, –çünkü bu bizi propaganda sorununa ve dolayısıyla ideoloji sorununa geri götürür- daha çok en uygun mücadele yöntemlerini seçme meselesi. Çoğu anarşist, kendi olanakları dâhilinde, kendilerini herhangi birinin pilotu olarak hayal etmeden, bunun doğrudan saldırı olduğuna inanıyor.

Sizi bir anlığına kapitalizmin 80’lerin başındaki durumu üzerinde düşünmeye davet ediyorum. Kapitalizm güçlük içindeydi, gittikçe artan işçi giderleri, sabit fabrikaların astronomik maliyetlerle yeniden yapılanması, katı bir Pazar ve buna karşılık olarak sosyal mücadelelerin gelişmesi olasılığı ile karşı karşıyaydı ve sonra, altı, yedi sene sonraki koşulları düşünün. Kapitalizm ne kadar da hızlı değişti. Tüm güçlükleri, hiç öngörülmemiş bir şekilde aştı, önceden görülmemiş bir ekonomik ve emperyalist program ile dünyayı idare etmeyi başardı. Belki şu anda öyle görünmüyor, ama güç çemberini kapamayı hedefleyen bu program ilerlemekte. Olan ne? Güçlüklerle dolu bir durum nasıl böylesine hızla ve radikal bir biçimde iyiye döndü?

Ne olduğunu hepimiz biliyoruz; bizi şaşırtan işin teknik tarafı değil. Temel olarak, üretim sürecine yeni bir teknoloji sokuldu. İşçi maliyetleri azaltıldı, yerini verimlilik programları aldı, üretimde yeni güçler kullanıldı: bunu hepimiz biliyoruz. Bizi şaşırtan kapitalist yeniden yapılanma tarafı değil. Hayır, bizi hayretten hayrete düşüren, kapitalist yeniden yapılanmanın işçi sınıfını nasıl kullandığı. Çünkü kapitalizm için asıl güçlüğü hep bu oluşturuyordu. Kapitalizm güler yüzlülükle işçi sınıfına saldırdı ve o sınıfı çözdü, onları ülkenin her tarafına dağıttı, fakirleştirdi, morallerini bozdu, etkisiz hale getirdi. Elbette başta bunu yapmaya korkuyordu. Kapital o yola girme riskine atılmaktan hep korkuyordu, çünkü işçilik maliyetinin azaltılması hep sosyal mücadeleler patlamasına sebep oluyordu. Ama, kapitalizmin akademik temsilcilerinin bir süredir üzerinde ısrar ettiği gibi, bu tehlike artık yok ya da en azından yok olmakta. Artık, üretim sektörlerini değiştirerek yaptığınız sürece, diğerleri açık fikirlilik geliştirmeye ve olayları tartışmaya hazır olduğu sürece, işçileri işten çıkarmak bile mümkün ve sosyal güçlerin hepsi: partiler, sendikalar, sosyal işçiler, baskı güçleri, her düzeyde okul, kültür, görsel dünya, medya, kapitalizmin yeni görevine yardımcı olmaya çağrıldı. Bu, yeni insanı, yeni işçiyi şekillendirmeye yönelik, daha önce benzeri hiç görülmemiş dünya çağında bir haçlı seferi.

Bu yeni insanın ana özelliği ne? O şiddet karşıtı, çünkü o demokratik. Meseleleri diğerleri ile tartışıyor, başka insanların fikirlerine açık, diğerleri ile işbirliği arıyor, sendikalara katılıyor, grev yapıyor (sembolik olanlara, elbette.) Ama ona olan ne? Kimliğini kaybetti. Artık gerçekte kim olduğunu bilmiyor. Sömürülenlerden biri olarak kimliğini kaybetti. Sömürü kaybolduğu için değil, ona hissetmeye zorlandığı şeylere dair yeni bir imge verdiği için. O bir katılımcı. Dahası, bir sorumluluk hissi duyuyor ve bu sosyal dayanışma adına yeni fedakârlıklarda bulunmaya razı: uyum göstermeye, iş değiştirmeye, becerilerini kaybetmeye, bir insan ve işçi olarak diskalifiye edilmeye. Son on senedir kapitalizmin ondan istediği işte bu, çünkü yeni kapitalist yeniden yapılanma ile niteliklere gerek yok, tek gereken çalışma, esneklik ve hız yeteneği. Göz zihinden daha hızlı olmalı, verilen kararlar sınırlı ve hızlı olmalı: kısıtlanmış seçimler, basılacak birkaç düğme, uygulamada maksimum hız. Bir örnek vermek gerekirse, bu projede video oyunlarının önemini düşünün. Sonuç olarak, işçi merkezliliğinin korkunç şekilde kaybolduğunu görüyoruz. Sermaye dahil edilen ile dışlananı birbirinden ayırabiliyor, yani, iktidarla ilişkili olanı, iktidardan sonsuza dek dışlanacak olandan. “İktidar” derken yalnızca devlet yönetimini kastetmiyoruz, aynı zamanda daha iyi yaşam koşullarına erişme olasılığını kastediyoruz.

Ama bu bölünmüşlüğü destekleyen ne? Ayrımı garantileyen ne? Bu, ihtiyaçların hangi şekillerde algılandığına dayanıyor. Çünkü bir an durup düşünürseniz, eski tarz sömürü şeklinde, sömüren ve sömürülen, ikisi de aynı şeyi arzuluyordu. Yalnızca biri sahip oluyordu ve diğeri sahip olamıyordu. Bu bölünmüşlüğün yapısı tam olarak gerçekleşirse, iki tür arzu olur, tamamen farklı şeylere yönelik bir arzu. Dışlananlar yalnızca bildikleri şeyleri arzulayacaklar, kavrayabildikleri şeyleri, dâhil edilenlere ait olanları değil. Onların arzularını ve ihtiyaçlarını artık kavrayamıyor olacaklar, çünkü bunu kavramaları için gereken kültürel donanım sonsuza dek ellerinden alınmış olacak.

Kapitalizmin inşa ettiği bu işte: et ve kemiğe işlemiş, iktidar laboratuvarlarında inşa edilmiş bir otomasyon. Bilgi teknolojisine dayalı bugünün dünyası makineyi insan düzeyine asla getiremeyeceğini çok iyi biliyor, çünkü hiçbir makine insanın yapabildiklerini asla yapamayacak. Bu yüzden insanı makine düzeyine düşürmeye çalışıyorlar. Onun anlama kapasitesini azaltıyorlar, yavaş yavaş kültürel mirasını mutlak minimuma getiriyorlar ve onun içinde tekdüze arzular yaratıyorlar.

Bahsettiğimiz bu teknolojik süreç ne zaman başladı? Söylendiği gibi sibernetikle mi başladı? Bu tür konularda deneyim sahibi herkes, zavallı Norbert Wiener’in bir sorumluluğu olsa bile, bunun yalnızca elektronik kaplumbağalar ile oynamaya başlamasında olduğunu bilir. Aslında, modern teknoloji yüz sene önce, masum bir İngiliz matematikçisi aritmetik ve iki tabanlı hesaplarla oynamaya başladığı zaman doğdu. Şimdi, bu başlangıcı takip ederek modern teknolojinin muhtelif adımlarını saptamak mümkün. Ama niteliksel bir sıçramanın gerçekleştiği kesin bir an var: yeni teknolojinin elektronik üzerine inşa edilmesi ve sonuç olarak elektroniği mükemmelleştirecek teknolojinin inşa edilmesi ve bütün bunların nasıl evrimleşeceğini görmek imkânsız, çünkü bu yeni teknolojik evreye girişin ne sonuçlar doğuracağını kimse tahmin edemiyor. Sebep-sonuç terimleri ile düşünmenin imkansız olduğunu anlamalıyız. Örneğin, büyük güçlerin dünyayı havaya uçurmak için atomik potansiyele sahip olduğunu söylemek safça olur; bu gerçek olsa bile. Öylesine dehşet verici, bir kıyamet düşüncesi olan bu fikrin sebep-sonuç hipotezlerine dayanışı eski teknoloji kavramına aittir: bombalar patlar, dünya yok olur. Bizim burada bahsettiğimiz sorun çok daha tehlikeli bir durum olasılığını yaratıyor, çünkü artık bu bir spekülasyon meselesi değil, zaten var olan ve gittikçe gelişen bir durum meselesi ve bu gelişme sebep-sonuç ilkesine dayalı değil, öngörülemez ilişkiler örgüsüne dayalı. Tek bir basit teknolojik keşif, örneğin enerji korumasını sağlayan yeni bir maddenin keşfi, hiçbir vicdanın, bilim adamının öngöremeyeceği bir dizi yıkıcı teknolojik ilişkiye yol açabilir. Yalnızca yeni teknolojileri değil, aynı zamanda eski teknolojileri de etkileyecek, tüm dünyayı kaosa götürebilecek bir dizi yıkıcı ilişkiye yol açabilir. Farklı olan bu işte ve bunun, şimdiki kâbusun yalnızca uzak bir akrabası olan sibernetikle bir ilgisi yok.

Bütün bunların ışığında, uzun bir süredir kendi kendimize sorup duruyoruz: düşmanımızı derinlemesine bilmiyorsak ona nasıl saldırabiliriz? Ama bir düşünürseniz, yanıt o kadar da güç değil. Polise saldırmaktan büyük keyif alıyoruz örneğin, ama kimse bunu yapmak için polis olmuyor. Kendi kendilerini bilgilendiriyorlar: polis nasıl çalışır? Ne tür coplar kullanırlar? Polisin nasıl çalıştığını kabaca anlamak için gereken küçük bilgi kırıntılarını bir araya getiriyoruz. Başka bir deyişle, polise saldırmaya karar verirsek, onlar hakkında belli miktarda bilgi edinmekle sınırlıyoruz kendimizi. Aynı şekilde, yeni teknolojiye saldırmak için de mühendis olmaya gerek yok, bazı temel bilgileri edinmemiz, ona saldırmamızı mümkün kılacak birkaç pratik göstergeyi öğrenmemiz yeterli ve bu düşünceden çok daha önemli bir başka düşünce doğuyor: yeni teknoloji soyut bir şey değil, somut bir şey. Örneğin, uluslararası iletişim sistemi somut bir gerçek. Kafalarımızda soyut bir imge yaratmak için kendini bütün ülkeye yaymak zorunda. Yeni materyaller bu şekilde kullanılıyor, diyelim ki veri iletimi için kablo sistemleri inşa ederek ve teknolojinin bu tarafını bilmek önemli, üretim açısından nasıl çalıştığı değil, tüm ülkeye nasıl yayıldığı önemli. Yani yönlendirme merkezlerinin (bunlardan çok vardır) nerede bulunacağı, iletişim kanallarının nerede olduğu. Bunlar, yoldaşlar, soyut fikirler değildir, fiziksel şeylerdir, belli bir alan kaplayan, kontrol sağlayan nesneler. Bu örnekle sabotajla müdahale etmek çok basittir. Zor olan kabloların nerede olduğunu bulmaktır.

Saldırı için gereken belge ve araştırmaları bulmanın zorluğunu gördük: bir noktada bu vazgeçilmez olur. Bir noktada, teknoloji bilgisi şart olur. Bizim fikrimize göre, gelecek birkaç sene içinde devrimcilerin en büyük sorunu bu olacaktır.

Geleceğin toplumunda, pek çok yoldaşın kendi kendini yöneten toplum olarak bahsettiği toplumda bilgisayarlardan faydalanacak mı, bilmiyorum. Yeni teknolojilerin çoğundan faydalanılıp faydalanılmayacağını bilmek de imkânsız. Aslında, bu farazi geleceğin toplumunda ne olup ne olmayacağını bilmek imkânsız. Bir noktaya kadar bilebildiğimiz tek şey şu anla ve yeni teknolojilerin kullanımının etkileri ile ilgili. Ama bu konuyu zaten tartıştık, bu yüzden tekrarlamanın faydası yok. Anarşistlerin görevi saldırmak, ama kendi örgütsel çıkarları ya da niceliksel büyümeleri açısından değil. Anarşistlerin savunacak sosyal ya da örgütsel kimlikleri yoktur. Yapıları daima resmi olmayan niteliktedir, bu yüzden saldırıları, gerçekleştiği zaman, kendilerini savunmak için (ya da daha kötüsü, kendi propagandalarını yapmak için) değildir, herkese saldıran düşmanlarını yok etmek içindir ve bu saldırma kararında teori ve uygulama birbirine karışır.

Ufukta tarihte benzeri görülmemiş bir kapitalizm türü belirdi. Neo-liberalizmden bahsedildiğini duyduğumuzda, aslında kastedilen budur. Global egemenlikten bahsedildiğini duyduğumuzda, bahsedilen proje budur, eski iktidar kavramı, eski emperyalizm değil. Reel sosyalizm bu proje karşısında, bu muazzam hâkimiyet kapasitesi karşısında yıkıldı. Eski kapitalizm bağlamında böyle bir şey asla olamazdı. Artık dünyanın iki zıt kutba bölünmesine ihtiyaç yok. Yeni kapitalist emperyalizm hayret uyandırıcı türde. Projesi şu: dünyayı dâhil edilen küçük bir çekirdeğin çıkarına, büyük bir dışlanan kitlesi pahasına idare etmek ve bu projeler için olası her tür yöntem zaten kullanılıyor –dünya kadar eski, duruma göre, savaş, baskı uygulama, barbarlık gibi eski yöntemlere ek olarak bahsettiğimiz yeni yöntemler. Bu şekilde, örneğin eski Yugoslavya’da, insanların kapasitelerini olabildiğince azaltmaya yönelik şiddetli bir savaş sürüyor. Sonra, bu mutlak yıkım durumuna, böylesine bir mutlak ve eksiksiz sefalet içinde muazzam bir yardımmış gibi görünecek küçücük bir insani yardım ile müdahale edilecek.

Savaş olmasa eski Yugoslavya gibi ülkelerin ne durumda olacağını düşünün. Batı Avrupa’nın kapılarında, sınırlarımızda, Avrupa Birliği’nin yanı sıra büyük bir barut fıçısı, hiçbir ekonomik müdahalenin Batı tipi tüketimcilik düzeyine çıkartamayacağı sosyal çelişkiler. Tek çözüm savaştı, dünyadaki en eski araç ve bu kullanıldı. Amerikan ve dünya emperyalizmi Somali ve Irak’a müdahale ediyor ama eski Yugoslavya’ya müdahale edecekleri konusunda pek az kuşku var çünkü bu bölgedeki isyan olasılığı sıfıra indirgenmeli. Bu yüzden, duruma göre, ilgili ekonomik ve sosyal bağlama göre, yeni yöntemlere ek olarak eski yöntemler de kullanılıyor.

Büyük dehşet cephanesindeki en eski silahlardan biri ırkçılıktır. Irkçılık ve onunla ilişkili bütün ahlaksızlıklar (neo-nazizm, faşizm vs.) konusunda, bir an için kapitalist yeniden yapılanmanın farklılaştırılmış gelişimine bakalım. Sorunu anlamak için, kapitalist yeniden yapılanmanın sihirli değneğini sallayarak tüm sorunlarını çözemeyeceğini görmemiz şarttır. Kapitalist yeniden yapılanma tüm dünyada pek çok değişik durumla karşı karşıyadır ve bunların her biri değişik sosyal gerilimlere sahiptir. Şimdi, bu sosyal gerilim durumları, her birimizin içinde, derinliklerinde var olan, bir kenara bıraktığımız, defettiğimiz şeylerin yüzeye çıkmasına sebep olmaktadır. Irkçılık, milliyetçilik, farklı olandan, yeni, AIDS, eşcinsel olandan korkmak, hepsi içimizde gizli dürtülerdir. Kültürel üstyapımız, devrimci bilincimiz, bayram kıyafetlerini giydiği zaman onları siler, hepsini saklar. Sonra, bayram kıyafetlerimizi çıkardığımız zaman, bütün bunlar tekrar ortaya çıkmaya başladı. Irkçılık belası her zaman vardı ve kapitalizm onu kullanmaya her zaman hazırdı. Son birkaç sene içinde sosyal gerilimin hızla tırmandığı Almanya gibi yerlerde, bu daimi gelişim içinde oldu. Kapital ırkçılığı kontrol ediyor ve onun bazı taraflarını kullanıyor, ama dünya gücünün genel idaresinin demokratik, tahammülkar, mümküncü bir doğası olduğu için ondan korkuyor da. Kullanma fikri açısından, kapitalist projenin parçası olan her şey (ideoloji, korku, vs.) var olabilir. Sanayi sonrası kapitalizmin ırkçılığa karşı olduğunu kesin olarak söylemek imkânsızdır. Ana niteliklerinden birkaçını, örneğin demokratik doğasını görebiliyoruz, sonra aniden keşfediyoruz ki belirli bir ülke bağlamında, aynı teknolojik olarak gelişmiş kapitalizm yüz sene önce kullanılan yöntemleri kullanıyor: ırkçılık, Yahudilere zulmedilmesi, milliyetçilik, mezarlıklara saldırı, insanın tasarlayabildiği en nefret edilesi ve iğrenç şeyler. Kapital çok yüzlüdür, ideolojisi her zaman Makyavelisttir: aslanın gücünü, tilkinin sinsiliğini kullanır.

Ama kapitalizmin dünyanın her yerinde kullandığı ana araç yeni teknolojilerdir. Kafamızı karıştıran çok şeyi açıklığa kavuşturmak için bunu biraz düşünmeliyiz, yoldaşlar ve bunu yaparken aynı zamanda bu yeni teknolojileri, yeni sosyal koşullarda, devrim sonrası durumunda, çıkarımıza kullanma yollarını düşünmeliyiz. Eski teknolojilerden yenilerine nasıl niteliksel bir sıçrama yapıldığını hepimiz gördük –yeni teknolojiler derken bilgisayar teknolojilerini, lazerleri, atom ve atom-altı parçacıklarını, yeni malzemeler, insan, hayvan ve bitkilerin genleri ile oynanmasını kastediyoruz. Bu teknolojiler eskilerinden çok farklı ve onlarla pek az ortak noktası var. Eski teknolojiler kendilerini, malzemeyi dönüştürmek ve gerçekliği değiştirmek ile sınırlıyordu. Buna karşın, yeni teknolojiler gerçekliğe işlediler. Onu yalnızca dönüştürmüyorlar, onu yaratıyorlar, moleküler değişiklikleri, olası moleküler dönüşümleri teşvik etmekle yetinmiyorlar, her şeyin ötesinde zihinsel bir dönüşüm yaratıyorlar. Normalde televizyonun nasıl kullanıldığını bir düşünün. İletişim aracı içimize, beynimize işledi. Gerçekliği görme ve anlama kapasitemizi değiştiriyor. Aslında, anarşistlerin çoğu bu modern teknolojiler kalabalığını kullanmamanın mümkün olduğunu düşünmüyor.

Bu konuda süregelen bir tartışma olduğunu biliyorum. Bununla beraber, bu tartışma bir yanlış anlaşmaya dayanıyor. Yani, radikal olarak farklı iki şeye aynıymış gibi yaklaşmaya çalışıyor. Eski devrimci rüya, diyelim ki İspanyol anarko-sendikalizm, iktidara saldırma, iktidarı altetme, böylece işçi sınıfının üretim araçlarına el koymasını ve onları geleceğin toplumunda daha adil ve özgür bir şekilde kullanmasını sağlama düşüydü. Artık bu yeni teknolojileri daha adil ve özgür bir şekilde kullanmak imkânsız olacak; çünkü önümüzde dünün eski teknolojileri gibi pasif bir şekilde durmuyorlar; dinamikler. Hareket ediyorlar, içimize, derinliklerimize işliyorlar, işlediler bile. Saldırmakta acele etmezsek, saldırmak için neye ihtiyaç duyduğumuzu artık anlayamayacağız ve bizim teknolojileri ele geçirmemiz yerine, teknolojiler bizi ele geçirecek, bir sosyal devrim vakası olmayacak, kapitalizm teknolojik devrimi vakası olacak.

İşte bu yüzden bu yeni teknolojilerin devrimci bir şekilde kullanılması imkânsız. Yanlış anlama, savaşın olası devrimci kullanımı hakkındaki eski yanlış anlamaya benziyor, pek çok tanınmış anarşist Birinci Dünya Savaşı patladığında bu yanlış anlamaya kurban gitmişti. Savaşın devrimci bir şekilde kullanılması imkânsızdır, çünkü savaş her zaman bir ölüm aracıdır. Yeni teknolojilerin devrimci bir şekilde kullanılması imkânsızdır, çünkü yeni teknolojiler hep ölüm araçları olacaktır. Yani bize kalan tek şey onları yok etmek… saldırmak, şimdi, gelecekte değil, proje tamamlandığı zaman değil, kendilerini aldatanlar bundan vazgeçtiği zaman değil, şimdi sabote etmek, şimdi saldırmak. Ulaştığımız sonuç bu. Başlangıçta söylediğimizin açığa kavuşturulduğu nokta, yıkıcı saldırı noktası. İşte bu noktada teori uygulama ile birleşiyor ve sanayi sonrası kapitalizmin analizi kapitalizme saldırının aracı oluyor. İsyancı ve devrimci anarşizm için bir araç oluyor ve bu sayede insanın dikkatini kapitalizmin yeniden yapılandırılması projesini mümkün kılan şeylere –insanlara ve nesnelere- ve kimin sorumluluklarının açık olduğuna çekiyor.

Bugün, her zamankinden de çok, eşitsizliğin köküne saldırmak demek bilginin eşitsiz olarak dağıtılmasını mümkün kılan şeylere doğrudan saldırmak demek ve bunun sebebi, ilk defa, gerçekliğin kendisinin bilgisi olması, ilk defa kapitalizm bilgi oldu. Bilginin ayrıntılandığı merkezler, örneğin üniversiteler, bir zamanlar belirli ihtiyaçlar için danışılan tecrit edilmiş yerlerken, bugün kapitalist yeniden yapılanmanın merkezindeler. Bu yüzden, bilginin dağıtılması gerçekten mümkün. Bunun acil bir sorun olduğu konusunda ısrar ediyorum, çünkü gördüğünüz zaman farkı kavramanız mümkün. Ama aralarında hiçbir iletişim olmayan iki farklı bilgi türü arasında –dâhil edilmiş olanların bilgisi ile dışlanmış olanların bilgisi arasında- net bir ayrım olduğunda, artık çok geç olacak. Eğitim kalitesinin düşürülmesi projesini düşünün. Bir zamanlar bilgi edinme için bir araç olan kitlesel eğitimin son yirmi sene içinde bir niteliksizleştirme aracına dönüşmesini düşünün. Bilginin düzeyi düşürüldü, ama sınırlı ve imtiyazlı bir azınlık başka bilgileri edinmeye, Kapital tarafından organize edilmiş özel master dereceleri edinmeye devam ediyor.

Bana göre bu da saldırı aciliyetini ve ihtiyacını gösteriyor. Saldırı, evet. Ama körlemesine değil. Çaresiz, mantıksız saldırı değil. Tasarlanmış, devrimci saldırı, anlamak ve eyleme geçmek üzere gözler iri iri açılmış şekilde. Örneğin, kapitalin var olduğu, zaman ve uzamda gerçekleştirildiği durumların hepsi birbiriyle aynı değil. Bazı bağlamlarda isyan başka yöntemlerden daha ileri bir yöntem, ama yine de kitlesel mücadelelerin uluslararası alanda gerçekleşmesi oldukça mümkün. Mevcut mücadelelere müdahale etmek hala mümkün, yani yerel olsa bile, özel bir sorundan doğan belirli hedefleri içine alan mücadelelere. Bunlara ikincil derecede önem atfedilmemeli. Bu tür mücadeleler de kapitalizmin evrensel projesine zarar verir ve bizim onlara müdahalemiz bir direnç unsuru olarak düşünülebilir, sınıfsal yapının kırılmasını frenleyebilir. Bu akşam burada olan yoldaşların çoğunun bu tür şeyler yaşadıklarını, belirli mücadelelere doğrudan katıldıklarını biliyorum.

Bu yüzden yeni araçlar icat etmeliyiz. Bu araçlar, ticaret sendikalarının ya da parti önderliklerinin aracılığı olmadan mücadelelerin gerçekliğini etkileme kapasitesine sahip olmalı. Sınırlı olsa bile açık hedefler önermeli, evrensel değil özel hedefler, kendileri içinde devrimci olmayan hedefler. Belirli hedeflere işaret etmeliyiz, çünkü insanların çocuklarını beslemesi gerek. Herkesin evrensel anarşizm adına kendini feda etmesini bekleyemeyiz. O zaman, anarşist olarak bizim varlığımız insanları kendi çıkarları uğruna mücadele etmeye yöneltme görevini görür, çünkü bu hedeflere ancak doğrudan otonom mücadeleler aracılığı ile ulaşılabilir ve bir kez hedefe ulaşınca, çekirdek solar ve kaybolur. Sonra yoldaşlar farklı koşullar altında yeniden başlar.

Hangi yoldaşlardan bahsediyoruz? Hangi anarşistlerden bahsediyoruz? Çoğumuz anarşistiz, ama kaçımız gerçek, somut eylemlere hazırız? Bugün burada olan kaç kişi meselenin eşiğinde duruyor ve şöyle diyor: mücadelede varız, projemizi öneriyoruz, sonra işçiler, sömürülenler dilediklerini yapıyor. Bizim işimiz bitti. Vicdanımız rahat. Temel olarak, anarşistin işi propaganda değilse ne? Anarşistler olarak, tüm sosyal sorunların çözümünü biliyoruz. Bu yüzden kendimizi sorunun sonuçlarının acısını çeken insanlara sunuyoruz. Çözümümüzü öneriyoruz, sonra eve gidiyoruz. Hayır, bu tür anarşizm sonsuza dek ortadan kaybolmak üzeredir. Kalan son mumyalar tarihe aittir. Yoldaşlar mücadelelerin sorumluluğunu doğrudan ve kişisel olarak kendi üstlerine almalıdırlar, çünkü sömürülenlerin mücadele etmesi gereken hedef ve genellikle mücadele etmedikleri hedef ortak bir hedeftir, çünkü biz de onlar kadar sömürülüyoruz. Biz ayrıcalıklı değiliz. İki farklı dünyada yaşamıyoruz. Onların (sözde kitlelerin) bizden önce saldırmasını gerektirecek ciddi bir sebep yok. Onların yerine bizim saldırmamız gerektiğini neden hissedelim, bunu da göremiyorum. Kuşkusuz ideal olan kitle mücadelesidir. Ama kapitalist yeniden yapılandırmanın karşısında, anarşistler sorumlu hissediyorlar ve kişisel olarak, doğrudan, kitle mücadelesinin işaretlerini beklemeden saldırmaya karar veriyorlar. Çünkü kitle mücadelesi asla gerçekleşmeyebilir. İşte yıkıcı eylem burada gerçekleşiyor. Çember işte burada kapanıyor. Ne bekliyoruz ki?

Sonuç, bireysel yıkım eylemleri. Ama burada önemli bir itiraz geliyor: insan bir bilgisayarı paramparça etmekle ne kazanır? Bu teknoloji sorununu çözer mi? Bu soru, önemli bir soru, sosyal sabotaj hipotezi üzerinde çalışırken gelmişti bize. Şöyle deniyordu: bir direği yok etmekle ne sonuç elde edilir? Her şeyden önce, sabotaj sorusu teknolojinin uç noktalarında değil iletişim ağına yöneltilmeli. Yani teknolojinin ülkeye nasıl dağıtıldığını bilme sorununa geri dönüyoruz ve bir anlığına konudan ayrılmama izin verirseniz, burada ortaya çıkan ciddi bir soruna işaret etmek istiyorum. Kendime “ciddi sorun” terimini kullanma izni veriyorum, çünkü belirli bir insana saldırarak gizli, silahlı bir organizasyonun ne yaptığını düşündüğü ile teknolojik bir gerçekliğe saldırarak anarşist isyancı bir yapının ne yaptığını düşündüğü arasında bir karşılaştırma yapıldı ve sonuç olarak aralarında fazla fark olmadığı iddia edildi. Ama bir fark var, hem de önemli bir fark. Ama bu insanlar ile nesneler arasındaki fark değil. Çok daha önemli bir fark, çünkü gizli, silahlı bir organizasyonun hedefleri merkezcilik hatasını içeriyor. Kişiye saldırırken, organizasyon Kapital’in merkezine saldırdığına inanıyor. Bu tür bir hata anarşist isyancı organizasyonda imkânsızdır, çünkü o teknolojik bir gerçekleşmeye (ya da bu gerçekleşmeden sorumlu kişiye) saldırdığı zaman, bir Kapitalizm merkezine saldırmadığının tamamen farkındadır. Seksenlerin ilk yarısında, İtalya’daki nükleer tesisler aleyhine dev kitle mücadeleleri yapıldı. Bunların en önemlilerinden biri, Comiso’daki füze üssüne karşı olanıydı. Bu bağlamda base nuclei kavramını fark ettik. Üç sene boyunca yerel halkın yanında mücadele ettik. Bu bir kitle mücadelesiydi ve muhtelif sebeplerden dolayı üssün inşasını engelleyemedik. Ama bizim düşündüğümüz tek mücadele türü değil bu, yalnızca isyancı anarşistler olarak katılabileceğimiz olası mücadelelerden biri, olası pek çok aracı mücadelelerden biri. Bir başka yönde, takip eden senelerde İtalya’da elektrik üretim tesisleri ile ilgili yapılara dört yüzden fazla saldırı düzenlendi. Kömürle işletilen elektrik üretim tesislerine sabotaj düzenlendi, yüksek voltajlı direkler yıkıldı ve bunların bazıları bütün bir bölgeye güç sağlayan dev direklerdi. Bu mücadelelerin bazıları kitle mücadelelerine dönüştü; bazı sabotaj projelerine kitle müdahalesi oldu, bazılarına olmadı. Kırsal alanda, karanlık bir gece, ismi bilinmeyen yoldaşlar bir direği patlatıyordu. Bu tür saldırılar tüm ülkeye yayıldı ve bana göre iki ana niteliği vardı: Sermayeye karşı kolayca gerçekleşen bir saldırı türü oluşturuyorlardı ve bunu yaparken çok yıkıcı teknoloji kullanmıyorlardı ve ikinci olarak, kolaylıkla taklit edilebiliyorlardı. Herkes gece bir yürüyüşe çıkabilir. Sağlıklıdır da. Yani anarşistler pasif kalıp kitlelerin uyanmasını beklememişler, kendileri bir şey yapmayı düşünmüşlerdir. Hakkında bilgimiz olan dört yüz saldırıya ek olarak, dört yüz eylemin daha yapılmış olması mümkündür; Devlet bu eylemleri gizliyor, çünkü onlardan korkuyor. Tüm ülkeye kılcal damarlar gibi yayılan bir sabotaj salgınını kontrol altına almak imkânsız olurdu.

Dünyadaki hiçbir ordu bu tür eylemleri kontrol etmeyi başaramaz. Bildiğimiz kadarıyla, bilinen dört yüz saldırı ile bağlantılı olarak tek bir yoldaş bile tutuklanmadı.

Burada konuyu toparlamak istiyorum, çünkü yeterince çok konuştuğumu düşünüyorum. Bizim isyancı seçimimiz anarşisttir. Karakterimize bağlı bir seçim, yüreğimizden gelen bir seçim olmaya ek olarak, mantığın seçimi, analitik düşüncenin bir sonucu olduğunu da söyleyebiliriz. Bugünkü global kapitalist yeniden yapılanma hakkında bildiklerimiz, hemen, yıkıcı müdahaleden başka anarşistlere açık yol olmadığını göstermektedir bizlere. İşte bu yüzden isyancıyız ve her tür ideolojiye ve gevezeliğe karşıyız. İşte bu yüzden anarşizm ideolojisine ve anarşizm hakkındaki bunca gevezeliğe karşıyız. Meyhane sohbetleri zamanı sona erdi. Düşman bu büyük salonun hemen dışında, herkesin görebileceği bir yerde. Bu yalnızca ona saldırma meselesi. İsyancı anarşist yoldaşların zamanlamayı ve yöntemi nasıl seçeceklerini bildiğinden eminim, çünkü bu düşmanın yok edilmesi sayesinde, yoldaşlar, anarşiyi gerçekleştirmek mümkün olacak.

FÜTÜRİST SALDIRI



FERAL FAUN



Fütürist Saldırı, halen bir çok benin ironik ve samimi örgütsüz şizofrenik dalgalanmalarıdır. Fütürist’ler gibi, bizler de geçmişe karşı saldırıya geçiyoruz fakat onların saldırılarının sınırlarının farkında olarak, ama kısıtlı saldırılarının ironik maskaralığında ve ayrıca kendimizi hayal edilemeyen yeni yaşam galaksilerinin yaratıcıları haline gelmek için uğraşmak yerine geçmişin hayal edilemeyen altın çağına dönme hasretini çeken nostaljik primitivist teknoloji ve uygarlık karşıtı çılgınların sisli gözlerinden ayırt etmek için, adlarını onları şereflendirmek için çalmıyoruz. Onlar da geçmişten gelen ölü birer ağırlıktırlar ve her zaman öyleydiler. Fütüristler geçmişi retlerinde başarısız olmuşlardır çünkü onlar bugünü ve geleceği kucaklamaktadırlar. Fakat gerçek olmayan bugünde bizler geçmişin saf bir şekilde en yüksek noktasını –tüm olmuş olanların toplamını- deneyimliyoruz. Teknoloji de sadece geçmiştir ve gayretleri bize musallat olur ve köleleştirir. Uygarlık mı? Ağzının suyu akan pürtüklü suratı olan dermansız bunaklık, bizi tiksindirir. Teknolojinin fütürist yüceltisi tüm yaşamın üzerinde geçmişin saltanatının yüceltilmesidir. Ve gelecek sadece bugünün ve geçmişin genişletilmesi olarak var olduğundan beri, yok edilmek zorundadır. Fütürist Saldırı fütürizme her biçimiyle saldırır. Bizler zamana ve onun tüm projelerine ve ürünlerine saldırırız. Bizler zamansızlığın yaratımına başladık; kökenleri sevindirici bir şekilde unutulmuş olan abide olmayan ama toz içinde oynanabilen oyuncakların harabesinin yaratımına başladık; kendi kendini yaratan yaşamla birlikte bereketli ormanların ortasında ufalanan bir taş, paslanan bir metal ve her birimizin yaşamlarının her anı bilinçli bir şekilde ve tutkuyla hiç bir geçmiş, bugün veya gelecek düşüncesiyle –ki bu doğru olarak hakikidir—yaratılamayan geçmişin/bugünün/geleceğin kalanı olan bir dünyanın yaratımına başladık.

Fütürist Saldırı’nın kültürel kalıtımları korumada her ne olursa olsun bir ilgisi yoktur. Kalıtımları korumak sadece tüm kalıtımlar yöneten güçlere ait olduğundan beri onlara hizmet eder. Gönülden unutulmuş bir canavarın çürümesiyle birlikte vahşi ve dağınık bir orman –ölü bir uygarlık- her biri birer uygarlık olan köleleştirmeye ve insan kurban edilmesine abidelerin inşa edilmesi ve uygun bir şekilde uydurulması ile tertemiz olarak budanmış bir çimenlikten daha geniş bir oyun alanı yaratır…Tüm müzeler ve ölü ucubelerin övülmesindeki retoriğe yüksek saygı yıkılsın—geçmişin bu batıl inançlı övgüsü yok olsun! Anıtlara Hayır! Kendi vaktinden önce doğmuş çocuklarını tamamen kapsayan geçmişi yok et: yaşamlarımızı tahakküm altına alna gerçek olmayan bugünü ve üstü pasla kaplanmış geleceği yok et! Bizler kendimiz için hiçbir şeyden yarattığımız bir şeyden daha küçük olan şeyden daha yüceyiz…Şimdi bizler harabeler yaratacağız…Ve sonra yeni ve hayal edilememiş olanı…

Benim dünyadaki yerim: Düşman, Yabancı, Göçebe olmaktır…Hatta “alternatif” kültürlerin dünyasında bile benim yerim budur. Saldırım birleşik ve şifreli bir dünya isteyen herkese yöneliktir. Tüm kodlamaları reddettiğimden dolayı ben bir yıkıcıyım. Neşeyle, Saldırmak zorunda olduğum için suç işlerim ve saldırırım! Hileleri açığa çıkartırım, acımasızca dalga geçerim, ve aptallardan seve seve düşman edinirim. Eğer yalnız isem, bunun nedeni diğerlerinin kendi kendine yaratılan yaşamın havansı temizlemek için geçmişe batıl olarak ibadet edilmesi batağına tercih ederek tırmanmaya korktuğu bir doruk noktasında olduğumdur.

Enkazlar hayret verici ve şaşırtıcı oyun alanlarıdırlar. Güzellikleri geçmişte ne olmuş olduklarıyla değil, şu an ne oldukları ve ne olabileceğinden gelir. Çok fazla harabe kristalize edilmiş kültürlerin koruyucuları tarafından korunmaktadır. Özgür oyuna izin yoktur. Çünkü hepsinin ölü kültürleri şereflendirdiği düşünülür –peki ama ölü neden şereflendirilir ki? Her şey ölür- Bunda bir şeref yoktur. Harabeler harap olmadan önce, hepsi baskı, saplantı, hurafe ve en unutulmuş olan ahmaklık için yapılmış anıtlardır. Fakat harabeler olarak, onlar çok güzeldirler—harabeler geçmişteki şanlarının sembolleri değildirler fakat uygarlık bataklığının dışındaki yaşam için olasılıkların işaretidirler. Harabelerin ortasında oyun oynamak – bir zamanlar tüm yabanılı zaptetmeye çalışmış olan uygarlığın ortasında vahşiye gitmek—gerçekten mükemmel bir şeydir. Ama harabeler yaratmak en iyisidir! Uygarlık varoldukça –toplum çoğu insanın yaşadığı şekilde yaşamasını sağladıkça—en yaratıcı eylem harabelerin yaratımı olacaktır. Geceleri çarpışmalar ve patlamalar – her hangi bir senfoniden daha güzeldir! Ufalanan taşların ve duvarcıkların yığınları –geçmişin kör edemediği her hangi bir heykelden göze daha sevindiricidir! Küller rüzgarda savrulur – bir milyon şiir kitabından çok daha şiirseldir! Kuralsız oyunlar ve koreograflaştırılmamış, çılgın danslar için şaşırtıcı oyun alanları ve zeminler yaratın…Yık!

Çevremdeki kültürün Pazar yerini daha ilgi çekici görebilir miyim? Tüm kültürden nefret eden biri olarak nasıl yapabilirim? Bir volkan gibi beynim kaynıyor. Geçmişin şanının bir işareti olmayan ama insanlar kendi kendilerini yaratan bireyler olarak çiçek açsın diye, kültürün yok olduğu bir dünyanın şaşılacak olasılıklarına işaret eden bir parmak olan harabeleri yaratmak için yanan bir taşkınla bu şehri uçurmak, parçalara ayırmak ve boğmak istiyorum.

Yaratacağımız dalgalanan, şizofrenik yaşamlardır. Eğer toplum bizi katı yapıyorsa, bizler gevşeyeceğiz…Toplum bizi zırhlandırıyorsa, bizler ayı derisi gömleklerimizi çıkartacağız…Eğer yapılanmış hale gelirsek, bu yapıların harabelerini yaratacağız ve bereketli güzellikte büyüyen bir orman gibi harabeler yaratacağız. Yıkılacak çok şey var böylelikle yaratılacak da çok şey var. Sessiz kalacak çok şey var böylelikle şarkı söylenecek çok şey var. Yaşamlarımızın müziğini çizebilen renkler sahası duyulmaya başlanmadığından dolayı—veya sadece belirli bir mesafede duyulduğundan—bugünkü varlığımızın sınırlarını güçsüz, ahenksiz ve diğer dünyalara bir çağrı olarak bir çoğu tarafından yanlış duyulmuş olan, cennet görüşleri olarak yanlış görülmüş olan bir ses aşamaz….Hayal etmenin sömürgeleştirilmesi bunu fantezileştirerek yaratıcı zekayı yok eder….Fakat çok azımız bu renkleri kendi parçalarımız olarak daha net bir şekilde duyarız – halen mevcut olmayan (momentler dışında) çünkü bu sosyal bağlamların kısıtlamalarından özgürleştirirsek yaratabileceğimiz kendilerimizdir. Kendiler, karşılıklı etkileşimlerimizin daha ötesini yaşayabileceğimiz sınırlar içinde belirlendiği sosyal ilişkiler tarafından kurulmadan ve hiçbir şey üzerinden olmadan bilinçli bir şekilde yaratılmıştır. Şimdi hiçbir dil, maksatlı ve bilinçli olan bu yoğunluğun ve tutkunun bu varlık biçimini tanımlamak için var olur, çünkü böyle bir dilin daimi olarak yaratılması ve yok edilmesi ve her anın yaratımıyla birlikte yeniden yaratılması gerekir. Bildiğimiz gibi tüm dil, geçmişi genişleten toplumu yeniden üretecek olan olasılıkları kısıtlamak için düşünce ve algının parametrelerini tanımlamak için yaratılmış sosyal bir yapımdır…Her yerde– gazetelerde, pop şarkılarında, kitaplarda ve TV’de –dilin bizi basitçe, seçimlerimize kısıtlı alan veren düşüncelerimizi maniple eden dili görebiliriz. Buna karşı onu altüst etmek ve altını kazımak için dili kullanmak stratejimizdir. Her zaman zor, kuşkulu ve deneysel bir proje ayrıca hataları maceranın bir parçası olan bir oyun… Dili bu şekilde kullanmak dilin harap edilmesine ve ayaklarını sürüyerek yürümesine çabalamaktır.

Bizler yanlış anlamış olmaya sıçramış bulunmaktayız ve bizi yanlış anlamış olan aptallara gülüyoruz! İyi niyet doğrultusunda iyi niyetli manasız işler ve tüm dogmacılar doğrultusunda zincirsiz zulüm, olasılıklara gardiyan olacaktır. Bu şekilde bizler anlayış da olduğu gibi yanlış anlayışta da cümbüş yapmayı öğreniriz ve saygı değer aleyhtarlardan zevk alırız. Halen bir kama gibi işaret edilmiş dili akıcı yapmak, bir nehir gibi akmak, dilin sosyal amacıyla çelişir ve mükemmel bir dans sağlar – yıkıcı dil silahını bileyen değişmez bertaraf edişleri olan askeri bir sanat sağlar…Tüm bu söylemiş olduklarımla, bizler radikal hiçbir dilin olmadığının sadece özgür ve zorunlu olmayan ifade biçimini yaratmak için onun altını kazımaya ve onu yıkmaya amaç edinmiş dilin kasıtlı ve radikal olarak kötüye kullanılmasının olduğunun farkındayız. Fakat birileri kıyamet hurafesine inanmadıkça, köşe başındaki ani ve mucizevi bir dönüşümde bu süreç, anti-sosyal yollarda iletişimin diğer sosyal modları ve dilin diyalektik kullanımıyla buluşur. Bizler bir toplumu oluşturan gündelik yaşam etkileşimlerinin sosyal biçimlerinden –toplumlarda, her yerde gündelik yaşamı tanımlamış olan sosyal kodların, rollerin ve ilişkilerin tüm ağı – bahsediyoruz. Bunlar asi bireyler olarak Fütürist Saldırı’nın zeka ve hırslı oyun yoluyla altüst etmeye ve altını kazımaya çalıştığı şeylerdir.

30 Ekim 2009 Cuma

Sitüasyonist Enternasyonel’i Tekrar Hatırla(t)mak




GÖK

“Gösteri, ekonominin verimli toprağında beklenmektedir ve sonunda gösteri piyasasına hâkim olması gereken bu toprağın mahsulüdür.”
Guy Debord







Kültürel, politik, ekonomik, sosyal her cepheden planlı tacizi içeren Sitüasyonizm, yaşadığımız topraklarda hak ettiği ilgiyi, sahiplenmeyi, pratik karşılığı tam manasıyla alamamış bir siyasal/kültürel akım olarak tasvir edilebilir. Guy Debord ve Sitüasyonist Enternasyonel (SE), gerek mevcut reel siyaset sahnesinde, gerekse de bizzat toplumsal pratiğin içinde önemli bir rol oynadığı dönemlerde dogmatik/muhafazakâr solun kanaat önderleri tarafından ciddi olarak tartışılmamış, dolayısıyla hakkı da teslim edilmemiş, değerini keşfedebilmek için özel bir ilgi bekleyen gizemli bir akım pozisyonunda tarihin sayfalarında kendine yer bulabilen nostaljik bir felsefi öğeye indirgenmiştir. SE, ‘en alakadar’ olanlar tarafından bile totalleştirici bir retorik, temsiliyete yönelik metafizik bir düşmanlık olarak tanımlanmış, Debord ve SE’nin çağının ufkunu açan kuram ve pratikleri sağlıklı bir değerlendirmeye tabi tutulmamıştır.

Kendiliğindenliğin sözcük olarak telaffuzunun bile tüylerini ürpertmeye yettiği muhafazakâr solun görüş alanından SE oldukça sıra dışı ve ayrıksı görünmektedir. Coğrafyamızın arkaik ön kabullerine yaslanan ‘sol’cuları nezdinde ise Sitüasyonizm, içeriği belirsiz hoş bir sedaya denk düşer. Özellikle Debord’un “Gösteri Toplumu” yüzyılın en önemli yapıtlarından biri durumundayken, SE’nin Cezayir Savaşı’ndan Watts Ayaklanması’na kadar gündemine aldığı, üzerine fikir yürüttüğü konu ve olaylar apaçık ortadayken bile geleneksel sol, ne acı ki bu felsefi akımın özgünlüklerini kavrayabilecek zihin açıklığına sahip olamamıştır. Hatta tam tersine, Sitüasyonizmin en az sistem ve muktedirler kadar, sistemin değer yargılarını kendi kişiliğine ve yaşamına içkin kılmış toplum katmanlarına karşı yükselttiği radikal eleştirel söyleminin geleneksel solun tekdüze formülasyonlarına anti-tez oluşturması, SE’ye söz konusu kesimler tarafından antipati duyulmasına gerekçe teşkil etmiştir.

Guy Debord ve SE üzerine belli başlı hatırlatmaları yapmanın, imrenilecek pratiklere denk düşen eyleyiş hallerini tekrar anımsatmanın, ‘sol’un isyancı epistemolojiden uzaklaşarak, giderek hâkim ‘gösteri’ kanalları içinde konformist bir aktör durumuna dönüşmesine dönük uyarıcı bir etki yaratacağını umalım ve SE’nin kuramsal gelişiminin satırbaşlarına yakın plandan bir göz atalım.

Debord, Sitüasyonizmi ete kemiğe büründürecek siyasal güzergâhını inşa etmeye siyasal ve sanatsal hareketliliğin beşiği olan 60’lı yılların Paris’inde Lettrist saflarda başlar. Lettrizmin özgün ideolojik çizgisi, bir teritoryaya ait olmama ve ulusal ideolojiyle özdeşleşmeme haliyle kendini kurmasıyla şekilleniyordu. Lettristlere göre proletarya, kaygı duyacağı ve kaybedeceği mülkiyetlere sahip bir sınıf olduğundan reddediliyor, devrimci potansiyel ise gençliğe atfediliyordu. O günlerde Lettrist Enternasyonel’i oluşturmaya yönelen Guy Debord, Paris sokaklarını boyalı kumaştan elbiseleriyle grafittilerle donatır : “Asla çalışma”, “Mola vermeden yaşa”… Kısacası Lettristler, arzunun şiire dönüştüğü, o günlere kadar pek de rastlanmayan yeni bir dille konuşmayı başarırlar.

Zaman içinde grup kendini gençlik alt-kültüründen Sitüasyonist Enternasyonel’e, farklı ve yeni bir devrimin seslendiriciliğine doğru dönüştürdü. SE’nin üyeleri sanat ve politikanın yeni bir kulvarda harmanlanışını ifadelendiriyorlardı. Bu çabanın özneleri “yapılandırılan bir hayat alanı” yoluyla durumlar var ediyorlardı. Durumların yapılandırılmasıyla uğraşan kişi ise SE’nin üyesi oluyordu doğal olarak.

Böylelikle SE dergisini de çıkarmaya başladılar. Kuramsal denemeler ve radikal karşıtlıklar barındıran SE dergisi, kendi döneminde birçok eylemciye esin kaynağı işlevi gördü. SE, sanatsal avangard, sürrealizm gibi eğilimleri ‘tuhaf’ addediyor ve dışlıyordu. Sitüasyonistler nezdinde radikal politikanın avangard sanat karşısında çok daha öncelikli bir konumu vardı. Hatta SE, bu bağlamda çubuğu avangard sanata, estetik meselelerine çekmeye çalışan öznelerinden birçoğunu dışlamaktan imtina etmemişti. Nitekim SE dergisi, bu dışlama anlayışını yayın süreci boyunca 70 üyesinden 45’ini ihraç ederek de pratikte göstermişti.

SE, hiyerarşik örgütlenmeyi reddediyor, “örgütlenmenin kendi içinde yeni tür insani ilişkiler kurmak” olduğunu savunuyordu. Topluluğun içinde hiyerarşi yoktu, herkes eşitti ve deneyler kolektifti. Eylemler ve metinler birlikte üretilir ve bu metinler genellikle imzasız yayımlanırdı. İktidarın, ikamecilik ve temsiliyet ilişkilerinin yeniden üretilmesiyle var edildiğini derinden kavramış bir duyarlılığa sahiptiler Debord ve yoldaşları. Grubun her üyesi daha önceki sosyal ilişkilerinin, alışkanlıklarının silinmesini içeren bir arınma töreninden geçiyordu. Bu arınma sürecinde duraksayanlar ve geçmişin yozluğunda ayak sürüyenler acımasızca tasfiye ediliyordu. Böylesi bir kolektif uyanıklık, ideallerin kurumsallaşarak reforme olmasının, konformizmin kök salmasının önünde barikat misyonu oynuyordu.

SE’ye göre proletarya, uzun bir sessizlik döneminin ardından devrimin öncü kolu olarak geri dönmüştü. Sistem içi reform talepleriyle direnen işçilerin bu tespitle çelişkisini ise işçilerin “devrim istemiş olsa bile bunu söylemediğini, çünkü tutarlı ve örgütlü bir kuramdan yoksun olduğunu” iddia ederek açıklamışlardı. Proletaryanın gerçekten istediği ancak ifade edemediği şeyleri ifadelendirecek birilerine ihtiyacı vardı, ve SE bu misyonu herhangi bir kuramsal kibire kapılmadan, hiyerarşi yaratmamaya özen göstererek üstlenmek arzusunda olan bir gruptu. SE’nin böylesi yatay bir işleyişi sahiplenmesi ve liberter düşünsel üretimi, günümüzde SE’nin pratiğinin çoğunlukla anarşistler tarafından sahiplenilmesinin, analiz edilmesinin nedenlerini anlaşılır kılıyor. Ancak unutmamak gerekir ki Sitüasyonistler kesinlikle anarşist değillerdi. Hatta, bu konuda bizzat Debord, “Son tecrübelerimiz ‘anarşist’ teriminin yeniden kazandığı karışıklığı ortaya koyuyor, ve bence buna her yerde karşı çıkmalıyız” şeklinde bir cümle bile yazmıştır. Sol ahlakçılığa mesafeli olmaları ve özgürlükçü, yaratıcı eyleyiş/düşünüş biçimleri, Sitüasyonistleri ‘anarşist’ olarak adlandırmak için yeterli değildir. Onları illa siyasal bir küme içine dahil etmek gerekirse, kendilerinin de altını çizdiği gibi ‘özgürlükçü komünistler’ olarak tanımlamak daha uygun olacaktır.

Çokça sanıldığı gibi Debord’u sanat planında derdi olan bir estetik kuramcısı olarak sunmaya çalışmak da başka bir yanlıştır. Debord’un tüm üretimlerinde/pratiğindeki esas amaç, sanatı yaşamda gerçekleştirerek aşmaktı. Gündelik hayatın sanatın anlam kazandığı yegâne alan olduğunu savunan Debord’u genel geçer ‘sanatçı’ sıfatlarının steril çerçevesinde anmak büyük haksızlık olacaktır. Nitekim Debord, bu uğurda sosyal bir eylem programı dillendirdi ve kişisel ölçekte bunu tavizsiz uygulamaktan da geri durmadı. SE’nin Mayıs 68’de üstlendiği etkinliğin ve serimlediği kolektif yaratıcılığın arkasında böylesi bir duyarlılık yatmakta. Özellikle 68’in Fransa’sından genç radikaller arasında geçerli olan kültürel/politik değerlerin mayasında tarihsel siyasal akımların (Troçkizm, Maoizm vb.) birçoğundan daha fazla Sitüasyonistlerin hegemonik ağırlığı vardır.

Debord, Marksist meta ve onun fetiş niteliğine ilişkin eleştirileriyle kendi teorisini inşa etti; bugünkü meta fetişizmini ‘gösteri’ olarak adlandırarak ‘gösteri’ nin Marx’taki anlamıyla metadan geliştiğinin sık sık altını çizdi. Debord’a göre, gösteri içinde meta kendini sergiler ve seyirciyi sürekli pasif bir seyire yöneltir. Sanat da pasif bir biçimde seyredilen bir gösteri niteliğine sahip olduğundan kendisi bir çeşit fetişizm biçimidir ve aşılmalıdır. İnsan ilişkilerinin kendisi şeyleşmiş ve fetişizm toplumsal yaşamın doğasını değiştirmiştir. Bu yüzden bu mistifikasyonla her boyutuyla mücadele etmek gerekmektedir. Her yabancılaşma biçimi gibi sanatın da sonu gelmektedir. Dolayısıyla teorisine uygun bir eyleyişi hayata geçirmek isteyen Debord, sanatsal ve politik etkinliği arasında herhangi bir açı farkı olmamasına özel bir önem vermiştir.

SE’ye göre kuram öncü bir eylem olarak her şeyin üzerindedir. Gösteri iğrençtir, çünkü genellemekle tehdit eder; tıpkı “Parti”nin işçi sınıfının temsilcisi olduğunu iddia etmesi gibi. Debord, her temsiliyetin ikiyüzlülüğün yolunu açtığını belirtir. SE’ciler bu ikiyüzlülüğe tepki olarak her zaman otonom, bağımsız devrimci faaliyetin yanında olmuşlardır. SE, devrimci hareket için geçersiz kılma yöntemiyle de alternatif bir model sundu. Bu modelin kuramsal ayakları, anti-otoriter irade yoluyla, geçmişin putlarını yok sayma hususunda cüretli bir düşünsel rotadan ilerlemek suretiyle inşa ediliyordu.

SE, her ne kadar fiziki mevcudiyetini koruyamamış olsa da yeni bir direniş projesinin oluşturulmasında önemli bir adımdı. SE, ortak dertlere, duyarlılıklara sahip birey ve gruplar için halen yeni sorular sordurma, yaratıcı yanıtlar üretebilme imkânlarını içinde barındıran önemli bir deneyim olarak ışıldamayı sürdürüyor. “Kaldırım taşlarının altındaki kumsal”ı aramaya devam eden her cenahtan Don Kişot için SE hâlâ önemli bir referans.

22 Ekim 2009 Perşembe

KILL YOUR IDOLS!

MASKELERİN ARDINDA ÖZGÜRLÜK VAR



GÖK



"Onur, milliyeti olmayan o ulustur, aynı zamanda bir köprü olan o gökkuşağıdır. İçinde hangi kanın aktığı önemli olmayan kalpteki o tınıdır; sınırlar, gümrükler ve savaşlarla alay eden o asi itaatsizliktir"




1 Ocak 1994 tarihinde o güne kadar dünya kamuoyunun pek de adını bilmediği bir coğrafyadan yükselen ayaklanma, gözleri Meksika’nın güneydoğusuna çevirmişti. Genelde Meksika’nın en yoksul ve dışlanmış topluluğunu oluşturan Maya yerlilerinin yaşadığı Chiapas adlı bu coğrafyada, sömürü dozajını azamiye çıkarmayı amaçlayan kapitalist küreselleşmenin NAFTA’sına karşı doğrudan bir tepki örgütlenmişti - ya da o günlerde hepimiz eylemi salt bununla sınırlı sanmıştık. 70’lerde Latin Amerika’yı sarsan gerilla hareketlerinin çoğu farklı biçimlerde kendini yeniden inşa etmeyi seçmişken, o yıllarda bile kır gerillası mücadelesinin yaygın biçimde kabul görmediği Meksika gibi bir coğrafyada 90’ların ortasında bir anda ortaya çıkan, kentleri ve kasabaları işgal edecek derecede organize olmuş, kar maskelerini yüzlerinden bir an bile çıkarmayan binlerce kadın ve erkek de kimdi? Böylesi bir kitleselliğe ulaşan gizli çalışma nasıl ortaya çıkmıştı?

Zamanla maskelerin altında gizlenen yüzlerin, sanılandan çok daha büyük bir adımın ve düşüncenin yaratıcıları olduklarını hep birlikte öğrendik. Kendilerine EZLN adını veren bu grup, klasik gerillacılıkla da, alışılageldik direniş yöntemleriyle de ilgisi olmayan, daha doğrusu eski mücadele paradigmalarını aşan bir kuruculuğun öznesiydi. EZLN, kendi taleplerini kamuoyuna dillendirdiği metinlerinde çarpıcı bir yaratıcılığı serimliyordu. Uzun zamandır sol ajitasyonun sözlüğünden silinmiş olan edebi doku, Marcos’un imzasıyla yeni bir politik hattın anlaşılır kılınmasında başroldeydi. Bu üslup, kendi mütevazı görüntüsünün ardında son derece derin anlamlar da barındırıyor, Deleuzyen arzu politikasının kitlesel ete kemiğe bürünmesini tüm dünya somut bir örnek üzerinden adım adım izleme şansına nail oluyordu. EZLN, rizomatik ağlar üzerinden kendini kuran, iddialı isimlendirmeler ve evrensel reçetelerden kaçınan bir çeşit postmodern gerilla hareketinin ilk örneğiydi. Öncülük sorunsalını özgürlükçü yatay bağlara ve çoğulculuğa vurgu yaparak aşan, ortodoks siyasetin şablonlarını altüst eden bir isyancı yaşam kuruluyordu Chiapas’ta.

Zapatistler, kendi özgün politika yapma yollarını klasik sol mantıkla, modernist şablonlarla alakası olmayan bir ‘öteki siyaset’ üzerine dayandırdılar. Ne kırdan şehirlere iktidarı fethedecek bir gerilla ordusu, ne de sistemle pazarlık ederek parlamenter sürece balıklama dalan pragmatistler olmak istemiyorlar Zapatistler. Felsefi dayanakları içinde, homojenlik üzerinden örgütlenme ve iktidarı hedefleyerek amaçlarına ulaşma gibi modernizmin kalıp yaklaşımlarına yer yok. Zaten kendilerini ideolojik olarak tarif ederken kullandıkları tanımlardan örgütlenme biçimlerine, hatta bildirilerinde kullandıkları dile bile bakıldığında liberter bir deneyimin mevzubahis olduğu görülüyor. Bu liberterlik, küçük anarşist cemaatlerin ütopya alanında tahayyül ettikleri ‘ideallik’ kıstaslarına göre şekillenen bir şey değildi –iyi ki de değildi ! İdeal yaşam normlarını teorik planda sahiplenmekle hayatın somut sorunlarına somut çözümler üretme sorumluluğunu yüklenmenin birbirinin karşıtı olgular olmadığını maalesef anarşistlerin birçoğu kavramış değil.

Zapatistler somut bir coğrafyada, somut bir topluluğun, somut sorunlarına, dar ulusallık veya belediyecilik sapmalarına kapılmadan küresel bir platformdan çözüm üretmeye çalışırken gündelik yaşamından toplumsal eylem alanına kadar elini taşın altına sokmayan/ sokma niyetini ifşa etmeyen kuramsal anarşistler bu realiteyi kavrayamadı. Bu kavrayışsızlık, anarşistler nezdinde taraf olunması, içinde özne olarak yer alınması gereken bir sürecin/ pratiğin –her zaman olduğu gibi- dışında kalınmasına yol açtı. Yaşadığımız topraklardaki liberal ‘anarşistlerin’ EZLN deneyimine yönelik koordinatlarını bilince çıkarmak için o yıllarda yayımlanan “Ateş Hırsızı” dergisinin “ Maskeler neyi gizliyor” başlıklı dosyasına bakmak bile yeterlidir. Her somut otonomi pratiğinin muazzam sorunlarla boğuşarak kendi öngördüğü özgürlüğü var etmesi gibi bir sorumluluğun mevcudiyeti bu liberaller tarafından asla kavranamaz; beklenir ki bir anda cennet yeryüzünde yaratılsın, yüzyılların kadim sorunları sihirli değnekle dokunulmuş gibi bir anda çözümlensin, ve tabii ki kendi emeklerinin bu sürece katkısı olmadan olsun tüm bunlar ! Bu okuma biçimiyle mesafe almadan anarşistlerin toplumsal planda mızmız seyirci olmaktan başka misyonlarının kalmadığı apaçık bir olgudur. İşin kötüsü ‘anarşistlerin’ birçoğu bu pozisyonda olmaktan son derece memnundur.

EZLN, önderlik rolü üstlenmeksizin Chiapas halklarının hizmetine kendini adamış, ismi ordu olmasına rağmen Marcos’un da dediği gibi “savaşmaktan çok konuşan” bir silahlı güçtür. Özerk yerli topluluklarının konseylerine bağlı olarak çalışır ve “itaat ederek yönetir”. Kural koyucu olmaktan çok boyun eğen bir organizasyon bahsettiğimiz, şablonlara dayanmaktansa yaşamın çeşitliliğini içeren ve ondan öğrenerek adımlarını şekillendiren bir topluluk. Merkezi iktidarı ele geçirerek dönüşümleri yukarıdan aşağıya inşa etmeye dayanan devletçi Marksizmi aşan bir bakış, “YA BASTA” ( ARTIK YETER) duygusunun örgütlenmesidir EZLN’nin varoluşu. EZLN’nin muazzam popülerliği, bulunduğu alanda var ettiği otonomiye ve doğrudan demokrasi yoluyla yaşattığı yatay örgütlenmeye dayanır. Aslında EZLN’ye en çok yakışan ideolojik betimleme, bu hareketin onur ve saygının örgütlenmiş ifadesini yarattığının altını çizerek yapılabilir. Çoklukların özgür yaşamını hemen şimdi, burada örgütlemenin çağımızdaki en önemli deneyimidir Zapatistlerin pratiği.

Böylesine kolayına kaçmayan, kendinden önceki kalıplara yaslanmayan bir deneyimin elbette birçok sorunu da olacaktır. En basit günlük kararların alınabilmesi için bile doğrudan demokrasinin tüm kanallarını kullanmak pratikte işleri yavaşlaştıracaktır tabii ki, hatta böylesi bir tartışma süreci Jakobenlerin hayallerinde bile canlandırmaktan rahatsız olacakları durumları ortaya çıkaracaktır. Ancak sözünü en önemli silahı olarak gören ve bu sözü dünya çapında eşit ilişkiler temelinde paylaşıma/dolaşıma sunan Zapatistler için bu işleyiş hayati önemdedir. Önemli olan özcülük karşıtı akışın geçerliliğini savunabilmektir. Savaşmaktan çok konuşan bir ordu, ‘göstermelik’ komutan veya komutan yardımcısı rütbelerine rağmen itaat etmekle yükümlü kıdemli kadrolar, piramidal hiyerarşinin veya ‘en doğru siyasi hattı’ yukarıdan aşağı dayatma misyonu edinmiş bir partinin olumsuzlandığı, bunlara ihtiyaç duyulmayan bir yaşam tahayyülü…


Bu tablo üzerinden her geçen gün gelişen hareket, kendi imkanları ve zorlukları içinde yürüyüşünü sürdürüyor. Marksistlerin ‘iktidar ele geçirilmeden hiçbir şey değiştirilemez, parti olmadan devrim örgütlenemez’, anarşistlerin ‘ordu örgütlenmesinin olduğu yerde özgürlükçü ilişkiler olmaz, popülist halk dalkavukluğu doğru değil’ eleştirileri arasında yoluna devam ediyor Zapatistler. Hayattan, kendi eylemlerinden öğreniyorlar ve hiçbir ideolojik sektin daraltıcı buyruklarını tanımıyorlar. Uluslararası dayanışmayı yerlerarası dayanışma anlayışıyla zenginleştiriyorlar, devrim şablonunu isyanı daha fazla öne çıkararak sorguluyorlar, kişi kültünü “maskelerin altında hepimiz Marcos’uz” diyerek alt edilmesi gereken bir anlayış olarak gördüklerini ifade ediyorlar. Bunları savunanların bir avuç akademisyen değil yoksul yerliler olduğunun altını çizdiğimizde deneyimin etkileyiciliğini daha net kavramış oluruz.

Salt bu erdemler için bile EZLN yarınlarımız için umut veren bir mücadele pratiği olarak değerlendirilmeyi hak ediyor. EZLN gibi hareketlerin mevcudiyeti, anarşinin apaçık tezahür edebilmesi için ‘anarşistlerin’ kendi kısır faaliyetlerinden misliyle daha fazla katkı sağlıyor. Bu durum tespiti bile içinde bulunduğumuz evrede anarşist pratik çalışmaların hazin halini ortaya sererek anarşiyi somut bir güç olarak var etmek isteyen aktivistlere görevlerini hatırlatmaya yeterli. Biz isyancılar,‘İçine tüm doğumgünlerinin sığdığı bir doğumgünü’ dileklerimizle, Zapatist hayaller,zalim ‘gerçekçilere’ karşı hep var olsun diyoruz.

19 Ekim 2009 Pazartesi

KARGAŞA PROJESİ İÇİN...


TYLER DİYOR Kİ:

“Burada, yaşayan en güçlü ve en zeki erkekleri görüyorum. Bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor, ya da beyaz yakalı köle olmuş. reklâmlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde... Nefret ettiğimiz işlerde çalışıp, gereksiz şeyler alıyoruz.”

“Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız ya da yerimiz yok. Ne büyük savaşı yaşadık, ne de Büyük Buhranı. Bizim savaşımız ruhani bir savaş. En büyük buhranımız hayatlarımız. Televizyonla büyürken milyoner, film yıldızı ya da rock yıldızı olacağımıza inandık, ama olmayacağız. Bunu yavaş yavaş öğreniyoruz. ve bu yüzden giderek öfkeleniyoruz.”

“Sizler işiniz değilsiniz, sizler paranız kadar değilsiniz, bindiğiniz araba değilsiniz, kredi kartlarınızın limiti değilsiniz. Sizler iç çamaşırı değilsiniz. Sizler dünyanın dans edip, şarkı söyleyen pisliklerisiniz.”

“Sizler özel değilsiniz. Sizler güzel ya da eşi olmayan kar taneleri değilsiniz. Sizler herkes gibi çürüyen organik maddelersiniz.”

THİS İS YOUR LİFE!
“...and you open the door and you step inside---we're inside our hearts. now imagine your pain is a white ball of healing light. that's right, feel your pain, the pain itself, it's a white ball of healing light.---i don't think so. this is your life... good to the last drop, doesn't get any better than this... this is your life, and it's ending one minute at a time... this isn't a seminar and this isn't a weekend retreat. where you are now you can't even imagine what the bottom will be like. only after disaster can we be resurrected... it's only after you have lost everything that you
are free to do anything. nothing is static, everything is appalling, everything is falling apart. this is your life (repeat) it doesn't get any better than this. this is your life (repeat) and it's ending one minute at a time...you are not a beautiful and unique snowflake*... you are the same decaying organic matter as everything else. we are all a part of the same compost heap, we are the all-singing, all-dancing crap of the world. you are not your bank account, you are not the clothes you wear. you are not the contents of your wallet... you are not your bowel cancer. you are not your grande latte. you are not the car you drive... you are not your fucking khakis. you have to give up, you have to give up. you have to realize that someday you will die, until you know that you are useless. i say let me never be complete. i say may i never be content. i say deliver me from swedish furniture! i say deliver me from clever art. i say deliver me from clear skin and perfect teeth. i say you have to give up. i say evolve, and let the chips fall where they may. this is your life (repeat) it doesn't get any better than this. this is your life (repeat) and it's ending one minute at a time. you have to give up. you have to give up. (in the background you can hear tyler durden shouting i want you to hit me as hard as you can!) welcome to fight club, if this is your first night, you have to fight.”

17 Ekim 2009 Cumartesi

Öfkeyle kalkan zararla oturmaz!

İSYANKÂR ANARŞİ


Feral Faun

Anarşi ilk kez ayrı bir radikal hareket olarak tanımlandığı günden bu yana solla ilişkilendirilmiştir, ama bu her zaman sıkıntılı bir ilişki olmuştur. Otoriter bir pozisyonda yer alan solcular (CNT’nin ve 1936-37 İspanyasında FAI’nin liderleri gibi kendilerini anarşist olarak adlandıranlar da dahil olmak üzere) hayatın tümüyle dönüştürülmesine dair anarşist amacın ve bu yönde kullanılacak araçların da bu amaca uygun olması gerektiğini söyleyen anarşist anlayışın kendi politik programlarının önünde bir engel olduğuna hükmetmişlerdi. Gerçek isyan daima politik programların çok uzağında patlak verir ve en tutarlı anarşistler önlerinde uzanan bu bilinmeyen alanda hayallerinin tam anlamıyla gerçeğe dönüştüğüne tanık oldular. Oysa geçen zamanla beraber isyan ateşi söndüğünde (hatta bazen 1936-37 İspanyasında olduğu gibi hala parlak bir şekilde yanmasına rağmen) yol gösteren anarşistler yeniden “solun vicdanı”na dönüşeceklerdi. Ancak anarşist düşlerin enginliği ve anarşinin delalet ettiği ahlaki uygunluğun solun politik takvimi için engel teşkil ettiği her durumda, bu takvim anarşinin soluğunu hayal kuramayan bir “gerçekçilik”le kesip bunaltarak anarşist hareketin sırtına çok daha büyük bir ağırlık yükledi.

Sol için sömürü ve baskıya karşı yürütülecek toplumsal mücadele asli olarak politik bir programdır ve hangi araç elverişliyse onunla gerçekleştirilmesi gerekir. Böyle bir anlayışın politik bir mücadele metodolojisine ihtiyaç duyduğu ortadadır ve böyle bir metodoloji anarşinin kimi temel değerleriyle muhakkak ki çelişir. Her şeyden önce, toplumsal varoluşun farklı bir türü olarak politika, hayatımızı belirleyen kararların alınma süreciyle bu kararların hayata geçirilme sürecinin birbirinden ayrılmasıdır. Kararları oluşturan ve dayatan kurumlar bu ayrıma dayanmaktadır. Bu kurumların ne kadar demokratik ya da uzlaşmaya dayalı olduğunun çok önemi yok; çünkü politikanın doğasında var olan bu ayırma ve kurumlaştırma, kararların daha uygulanacakları durumlar oluşmadan önce alınmasını gerektirdiği için bile illa ki bir dayatma oluşturur ve koşulların kendine özgülüğüne aldırmaksızın çeşitli durumlar için başvurulacak genel kurallar oluşturma gayretini zorunlu kılar. Bireylere kendi projelerini geliştirmeleri için yardımcı olmak yerine onların hareketlerine yön veren ideolojik düşüncenin nüveleri buradadır, ama bu konuyu daha sonra ele alacağım. İktidarın bu karar oluşturma tarzında ve kurumsal işleyişte yatıyor olduğu gerçeği anarşist bir perspektif için eşdeğer önem taşıyor. Ve solcu toplumsal mücadele anlayışı, tam anlamıyla, bu kurumları etkilemeye, yönetimlerini ele geçirmeye ya da alternatif türevlerini üretmeye dair bir mücadeledir. Diğer bir deyişle bu mücadele iktidar ilişkilerini yıkma değil değiştirme mücadelesidir.

Programatik temelli olması nedeniyle solcu mücadele anlayışı, mücadele yürütme aracı olarak bir örgüte ihtiyaç duyar. Örgüt mücadeleyi temsil eder, çünkü örgüt mücadele programının somut ifadesidir. Eğer bu örgüte dahil olanlar programlarını devrimci ve anarşist olarak tanımlıyorlarsa, örgüt onlar için devrim ve anarşiyi temsil etmeye başlar ve örgütün gücü de devrimci ve anarşist mücadelenin gücüyle özdeşleştirilir. Bunun açık bir örneğini CNT liderlerinin Katalan işçi ve köylülerin, üretim araçlarını (ve beraberinde özgür halk güçlerini oluşturacakları silahları) kamulaştırmasını teşvik ettikten sonra örgütü feshetmedikleri ve işçilerin sosyal hayatı kendi ilişkilerine göre yeniden yaratmalarına olanak tanımak yerine üretimin yönetimini ele geçirdikleri İspanya Devriminde görmekteyiz. İşçilerin özyönetiminde sendika ile yönetimin birbirine karıştırılması bu olaylara eleştirel bir gözle bakmaya istekli olan herkesin üzerinde çalışabileceği sonuçlara neden olmuştu. Egemen düzene karşı mücadele onu hayata geçiren bireylerden bu şekilde ayrılarak örgütlerin eline bırakıldığında artık bireylerin öziradesine dayalı bir proje olmaktan çıkıp bireylerin bağlandığı dışsal bir dava haline gelir. Bu davanın örgütle özdeşleştirilmesi nedeniyle ona bağlı bireylerin en önemli etkinliği örgütün muhafaza edilmesi ve genişlemesi olacaktır.

Aslında solcu örgüt, solun kurumlaşmış iktidar ilişkilerini dönüştürme yönündeki amacını gerçekleştirmek için kullandığı bir araçtır. Bu dönüşümün mevcut yönetimlere hoş görünerek demokratik hakların uygulanmasını sağlayarak mı, devlet erkinin seçimle ya da şiddetle ele geçirilmesiyle mi, yoksa üretim araçlarının kurumsal olarak kamulaştırılması ya da tüm bu sayılanların bir kombinasyonu vasıtasıyla mı yapılacağı çok az önem taşır. Örgüt bu niyetini gerçekleştirmek için kendini alternatif bir iktidar , karşı iktidar haline getirmeye uğraşacaktır. Mevcut iktidar ideolojisini, özellikle de demokrasiyi kucaklamak zorunda olma nedeni budur. Demokrasi, ileri sürmüş olduğu programlar için toplumsal uzlaşmanın yaratılmasını gerektiren, pratikten ayrılmış ve kurumlaşmış karar alma sistemidir. İktidar her zaman baskıyla birlikte var olmasına rağmen, demokratik yapıda alabileceği onay vasıtasıyla meşrulaştırılır. Bu nedenle sol için mümkün olduğunca çok yandaşa, programlarını desteklemesi için öngördüğü sayısal çoğunluğa ulaşmaya çalışmak elzemdir. Böylece sol, demokrasiye olan bağlılığı yüzünden niceliksel ilüzyonu benimsemek zorundadır.

Yandaş kazanma çabası en küçük ortak paydadan hareket etmeyi gerektirir. Onun için sol esaslı bir teorik araştırma yürütmek yerine dünyayı tahlil etmekte kullandığı basitleştirilmiş bir dizi doktrin geliştirmeli ve mevcut yöneticilerin yaptığı etik ihlallerin bir listesini açığa vurmalıdır; solcular bunlarla kitleleri kazanmayı umarlar. Bu ideolojik çerçevenin dışına çıkan herhangi bir sorgulama veyahut araştırma şiddetle kınanır ya da gereksiz bulunur. Bu teorik sığlaşma, fikirlerin ve uygulamanın niteliği ve uyumluluğu yerine yandaş sayısının, pasifliğine ya da bilgisizliğine bakmaksızın, güçlü bir hareketin yansıması olarak algılandığı niceliksel ilüzyonu kabul etmenin bedelidir.

Politik olarak “kitleler”e hoş görünme zorunluluğu da solu mevcut yöneticilerden aşamalı taleplerde bulunmaya iter. Bu yöntem iktidar ilişkilerini dönüştürme projesiyle kesinlikle çok tutarlıdır, çünkü esasında iktidar ilişkilerinin temellerini tehdit etmemektedir. Aslında iktidarda olanlardan taleplerde bulunmakla ima edilen şey, mevcut ilişkilerde yapılacak –marjinal de olsa– küçük küçük uyarlamaların solcu programın gerçekleştirilmesi için yeterli olduğudur. Bu yöntemde iktidarın kendisi sorgulanmaz, çünkü böyle bir sorgulama solun politik yapısını tehdit edecektir.

Değişime bu aşamalı yaklaşım, mutlak olarak ilerleme doktrinini barındırır (aslında bugünlerde diğer kirlenmiş etiketleri geride bırakmayı tercih eden solcular ve liberaller arasında en yaygın olan etiket “ilerici”dir.) İlerleme, şeylerin mevcut düzeninin süregiden –ve muhtemelen diyalektik– bir gelişme sürecinin sonucu olduğu ve –oy vermek, dilekçe vermek, dava açmak, sivil itaatsizlik, politik şiddet ve hatta iktidarı ele geçirme gibi iktidarı yıkma dışındaki her şey için– çaba sarf edilirse bu sürecin daha ileri taşınabileceği düşüncesidir. İlerleme kavramı ve onun politik açılımı olan aşamalı yaklaşım solcu toplumsal dönüşüm anlayışının bir diğer niceliksel özelliğine işaret eder. Burada dönüşüm sadece bir süreç meselesidir, kişinin hedefe kilitlenmiş yol üzerindeki konumuna dairdir. Gereken miktarda düzeltme yapmak bizleri “oraya” taşıyacaktır (“orası” her neresi ise). Reform ve devrim aynı etkinliğin sadece farklı aşamalarıdır. Bunlar, en azından kapitalizmin yükselişinden beri, içinde olduğumuz tek döngünün var oluşun gittikçe yoksullaşması olduğu ve bunun reformla çözülemeyeceği gerçeğine gözünü kapatmayı sürdüren solun saçmalıklarıdır.Aşamalı yaklaşımı ve sınıflandırmaya duyduğu politik ihtiyaç, solu aynı zamanda insanlara “işçiler”, “kadınlar”, “siyahlar”, “gay ve lezbiyenler” gibi çeşitli ezilmiş ve sömürülmüş grupların üyesi olarak değer biçmeye sevk eder. Bu sınıflandırma kimlik politikasının temelidir. Kimlik politikası, ezilen insanların sınıfsal baskıya sözde meydan okudukça üzerlerindeki baskının güçlenmesine yardımcı olan, belli bir toplumsal sınıf ile özdeşleşmeyi seçtikleri yanlış muhalefetin temel biçimidir. Esasında, bu sosyal rolle süregiden özdeşleşme kimlik politikasına dahil olanların toplum içindeki durumlarını derinlemesine analiz etme ve baskıya karşı bireyler olarak hareket edebilme kapasitelerini sınırlandırır. Ve böylece üzerlerindeki baskının nedeni olan toplumsal ilişkilerin devamını da garanti altına alır. Ama bu insanların solun politik manevralarının piyonları olarak işe yaramaları için sınıflarının üyeleri olarak kalmaları gerekir. Çünkü demokratik bir yapı içinde bu tür toplumsal kategoriler baskı grupları ve iktidar blokları rolünü üstlenirler.

Örgütsel ihtiyaçları, demokrasiyi kucaklaması, niceliksel ilüzyonu ve insanlara sadece toplumsal sınıfların üyeleri olarak değer biçmesi nedeniyle solun politik mantığı, doğası gereği kolektivisttir; bireyi bu sıfatla ortadan kaldırır. Bu durum bireylerden kendilerini solun çeşitli davalarına, programlarına ve örgütlerine feda etmelerini talep etmekle açığa çıkar. Bu talebin ardında kolektif kimliğe, kolektif sorumluluğa ve kolektif suçluluğa dair manipülatif ideolojiler yatmaktadır. “Ayrıcalıklı” bir grubun parçası olarak tanımlanan bireyler –“düzgün”, “beyaz”, “erkek”, “orta sınıf”, vs– bu gruba atfedilen bütün baskılardan sorumlu tutulurlar. Ardından da bu insanlar kendilerinden daha çok ezilmiş olanların eylemlerine eleştirmeksizin destek verip “suçlarını” telafi edecek şekilde davranmaya manipüle edilirler. Ezilen bir grubun parçası olarak tanımlanan bireyler de zorunlu bir “dayanışma” nedeniyle grup içinde kolektif kimliği (kızkardeşlik, siyah milliyetçiliği, eşcinsel kimliği, vs.) kabul etmeye manipüle edilirler. Grup kimliğini reddetmeleri ya da derinlemesine, radikal bir biçimde bu kimliği eleştirmeleri, içinde sayıldıkları gruplara atfedilen baskıları onayladıkları anlamına gelecektir. Aslında, kendi hayatında maruz kaldığı şekliyle baskı ve sömürüye kendi adına (veya sadece gerçekten yakınlık kurmuş olduklarıyla beraber) karşı çıkan bu birey, devletin ve sermayenin –güya “burjuva toplumunun”– bizlere dayattığı yabancılaşmış kolektif toplumsal etkinliğin asli sonucu olan atomizasyona, ayrıştırmaya ve yabancılaşmaya karşı mücadele ediyor olmasına rağmen “burjuva bireyciliği” ile suçlanacaktır.

Toplumsal mücadeleyi fiilen politik bir program olarak kabul etmesi nedeniyle solculuk tepeden tırnağa ideolojiktir. Solun mücadelesi toplum tarafından sömürülmüş, bastırılmış, zaptedilmiş ve mahrum bırakılmış kanlı-canlı bireylerin arzularından, ihtiyaçlarından ve hayallerinden kaynaklanmamaktadır. Bu mücadele kendi hayatlarını yeniden ele geçirmek için çabalayan ve bunun araçlarını oluşturmaya çalışan insanların etkinliği değildir. Aksine insanların tek tek mücadelerinin üstünde ve önünde olan ve bu tek tek mücadelelerin tabi olmak zorunda olduğu örgütsel oturumlarda ya da solcu liderlerin kafalarında formüle edilmiş bir programdır. Sloganı ne olursa olsun –sosyalizm, komünizm, anarşizm, kız kardeşlik, Afrika halkları, yeryüzünün özgürleşmesi, hayvan hakları, primitivizm, işçilerin özyönetimi, vs.– bu program insanlara tahakküme karşı yürüttükleri mücadelelerinde kullanacakları bir araç sunmak yerine, bireylerden yöneten sınıfın tahakkümünü solcu programın tahakkümü ile takas etmelerini talep eder.

Anarşist çaba, idealine en yakın haliyle, hayatın yeniden ele geçirilmesi temelinde varoluşun tamamen dönüştürülmesidir. Bütün ünlü anarşistlerin en şiirsel metinlerinde bu idealle karşılaşmak mümkündür; ve anarşiyi “solun vicdanı” yapan da bu niyettir. Ama bu rüyaları hayata geçirmek isteyen bir insan için, hayallerinin enginliğini ve derinliğini paylaşmayan ve paylaşamayan bir hareketin vicdanı olmanın ne anlamı olabilir ki? Anarşist hareketin tarihinde, anarko-sendikalizm ve platformizm gibi sola en yakın duran perspektif ve uygulamalar her zaman hedeflerine dair bol miktarda plana sahipken hayalleri sınırlı kalmıştır. Solculuğun politik çevrelerde, en azından Batı için, artık kayda değer bir güç olmadığı günümüzde, bu değirmen taşını boynumuzda taşımaya devam etmek için kesinlikle hiçbir neden yok. Anarşist hayallerin, halen hayal kurabilen ve kendi hayatlarının özerk yaratıcıları olmayı arzulayan her bir bireyin hayallerinin gerçekleşmesi için soldan bilinçli ve kesin olarak kopmak gerekmektedir. Bu kopuş en azından şu anlamlara gelmektedir:

Politik bir toplumsal mücadele anlayışının reddedilmesi; devrimci mücadelenin bir program değil, aksine hayatın tamamının bireysel ve toplumsal olarak yeniden ele geçirilmesi için yapılan mücadele olduğunun kabulü. Bu mücadele doğası gereği anti-politik’tir. Başka bir deyişle içinde hayata ve mücadeleye dair kararların alınma ve uygulanma sürecinin birbirinden ayrıldığı her toplumsal örgütlenme biçimine ve her mücadele yöntemine –söz konusu karar alma sürecinin ne kadar demokratik ve katılımcı olduğuna bakmaksızın– karşıdır.

Örgütçülüğün reddedilmesi; bir örgütün sömürülmüş birey veya grupları, toplumsal mücadeleyi, devrimi ya da anarşiyi temsil edebileceği düşüncesinin reddedilmesi demektir. Aynı zamanda programatik yapıları nedeniyle bu tarz bir temsilci rolü üstlenen bütün formel örgütlenmelerin – partiler, dernekler, federasyonlar ve benzeri yapıların– reddedilmesi demektir. Burada söylenmek istenen, devrimci mücadele için gereken özel eylemlilikleri örgütleme kapasitesinin reddi değil, örgütsel bir programın şekilciliğine tabi görev ve projeler içeren örgütün reddedilmesidir. Tecrübeyle sabittir ki, formel bir örgütün zorunlu kıldığı tek görev kendisinin geliştirilmesi ve muhafaza edilmesidir.

Demokrasinin ve niceliksel illüzyonun reddedilmesi; bir mücadelenin gücünü belirleyen şeyin tahakkümün kurumlarına karşı bir saldırı ve hayatın yeniden ele geçirilmesine yönelik bir mücadele pratiğinin niteliksel değeri yerine, bir davanın, düşüncenin veya programın yandaş sayısı olduğu düşüncesinin reddi. Hayattan ve pratikten ayrılmış bir alan olarak her karar alma fikrinin ve dahası karar almaya dair her tür formalizasyonun ve kurumlaşmanın reddedilmesi. Bu aynı zamanda kitleleri kendine çekmeye uğraşan vaaz yönteminin de reddedilmesi demektir. Böyle bir yöntem teorik araştırmanın bir sonu olduğunu, her şeyi kapsayacak bir cevaba sahip olduğunu ve bu nedenle mesajı dışarı taşımak için –söylediklerimizle çelişse dahi– her yolun mübah olduğunu farz eder. İnsanları, kafa kafaya verip arayışlarını birlikte sürdüreceği yoldaşlar yerine, konumunu onaylayan takipçiler aramaya sevk eder. Bir başkasının projelerini uygulamaya çalışmak yerine, kişinin kendi düşüncelerini, hayallerini, isteklerini elinden gelen en iyi haliyle hayata geçirmesi ve böylelikle samimi ilişkiler geliştireceği ve isyan pratiğini yayacağı kafa dengi kişilerle buluşması.

İktidardan talepte bulunmanın reddedilmesi; bunun yerine doğrudan eylem ve saldırı pratiğini seçmek. Kendi hayatlarımızı belirleme isteğimizi sadece, en iyi ihtimalle kapitalist toplumsal düzen içinde zararsız, geçici iyileştirmeler sunacak olan aşamalı talepler vasıtasıyla hayata geçirebileceğimiz fikrinin reddedilmesi. Topluma bir bütün olarak saldırma, yıkılmak zorunda olan bu bütünselliğin içindeki tikel her mücadelede pratik ve teorik bir farkındalık oluşturmak. Böylece tikel toplumsal mücadelelerde neyin devrimci potansiyel taşıdığını –neyin talep ve aşamalı değişim mantığının ötesine uzandığını– görme yeteneğine sahip olmak. Çünkü, ne de olsa, radikal, asi her kopuşun ilk kıvılcımları kısmi istekleri elde etme çabası ile başlayan ama uygulamada isteneni talep etmekten çıkıp onu ve daha fazlasını ele geçirmeye uzanan mücadeleler tarafından çakılmıştır.

İlerleme düşüncesinin reddedilmesi; şeylerin mevcut düzeninin çaba sarf ettiğimiz takdirde daha ileri, hatta muhtemelen ideal haline dek taşıyabileceğimiz, süregiden bir ilerlemenin sonucu olduğuna dair yöneticilerin, onların sadık reformistlerinin ve “devrimci” muhalefetin “ilerleme” diye adlandırdığı mevcut rotanın, doğası gereği bireysel özgürlüğe, özgür biraradalıklara, sağlıklı insan ilişkilerine, yaşamın bütünlüğüne ve gezegenin kendisine zararlı olduğunun kabulü. Bu döngünün kırılması gereğinin ve tam otonomi ve özgürlük istiyorsak yeni yaşam biçimlerinin ve uzantılarının geliştirilmek zorunda olduğunun kabulü. (Bu kabul illa ki teknoloji ve uygarlığın mutlak olarak reddedilmesine yol açmaz ve böyle bir reddediş solla kopuşun alt sınırını oluşturmaz, ama ilerlemenin reddedilmesi kesinlikle uygarlık ve teknolojinin, özellikle de endüstriyalizmin ciddi ve eleştirel bir biçimde incelenmesi ve sorgulanması yönünde bir isteklilik anlamına gelir. Böyle bir sorgulama başlatmak için isteksiz olanlar büyük ihtimalle ilerleme mitine bağlı kalmayı sürdürürler.

Kimlik politikalarının reddedilmesi; çeşitli grupların kendi üzerlerindeki baskıya özgü ayrı mahrumiyetler yaşıyor olmasına ve tahakkümün nasıl işlediğini tam olarak anlamak için bu kendine özgü durumun analiz edilmesi gereğine rağmen asıl mahrum bırakıldığımız şeyin her birimizin bireyler olarak diğerleriyle özgür ilişkiler içinde kendi hayatlarımızı kendi terimlerimizle yaratma yeteneğimizin çalınması demek olduğunu kabul etmek. Hayatın toplumsal seviyede olduğu gibi bireysel seviyede de tam anlamıyla ele geçirilmesi, ancak kendimizi esas olarak toplumsal kimliklerle özdeşleştirmeye son verdiğimizde gerçekleşebilir.

Kolektivizmin reddedilmesi; bireyin gruba tabi kılınmasına dair kolektif sorumluluk ideolojisinin reddedilmesi. (Bu reddediş toplumsal ya da sınıfsal analizlerin reddi anlamına gelmez, ama bu tür analizlerdeki ahlaki yargıyı siler ve bireyleri, onların da bir parçası oldukları söylenen ama kendi seçimleri olmayan –“Yahudi”, “çingene”, “erkek”, “beyaz”, ve benzeri– bir toplumsal kategori adına yapılan ya da böyle bir kategoriye atfedilen icraatler nedeniyle suçlamaya yönelik tehlikeli pratiği reddeder.) Kişinin baskı gören belli bir gruba “ayrıcalıklı” ya da farazi üyeliği nedeniyle bir mücadele ya da hareketle eleştirmeksizin dayanışması gerektiği düşüncesinin reddedilmesi ve böyle bir anlayışın herhangi bir önemli devrimci süreç için büyük bir engel teşkil ettiğinin kabulü. Kolektif proje ve eylemlerin katılımcı bireylerin arzularına ve ihtiyaçlarına hizmet etmek için yaratılması, bunun tersi için değil. Sermayenin dayattığı temel yabancılaşmanın gene sermaye tarafından teşvik edilen hiper-bireyci herhangi bir ideolojiye dayanmadığı, kendi hedeflerini gerçekleştirmek için bizlerin yaratıcı bireysel yeteneklerine elkoyan kolektif üretim projesinden kaynaklandığının kabulü. Devrimin en önemli amacının hayatın bireysel ve toplumsal anlamda yeniden ele geçirilmesi temelinde her bireyin, kendi seçtiği kişilerle özgür biraradalıklar oluşturarak varoluş koşullarını belirleyebilme özgürlüğüne sahip olmak olduğunu kabul etmek.

İdeolojinin reddedilmesi; yani hizmet edilmesi gereken bir yapı olarak hayatın ve bireylerin üzerinde konumlandırılan her programın, düşüncenin, soyutlamanın, idealin ve teorinin reddedilmesi. Bu nedenle Tanrının, Devletin, Ulusun, Irkın ve benzerlerinin olduğu gibi, kişinin kendisini, arzularını, hayallerini feda etmesine yol açan ideallere dönüştükleri takdirde Anarşinin, Primitivizmin, Komünizmin, Özgürlüğün, Aklın, Bireyin vs reddedilmesi. Fikirlerin, teorik analizlerin, muhakeme yeteneğinin, soyut ve eleştirel düşüncenin kişilerin amaçlarını gerçekleştirmesine, hayatlarını yeniden ele geçirmesine ve bunun önünde duran her şeye karşı durabilmesine yardımcı olan araçlar olarak kullanılması. Kişinin sürekli sorgulayarak ya da teorik araştırmalar yoluyla gerçeklikle yüzleşmek için gösterdiği gayreti körelten kolay cevapların reddedilmesi.

Bana göre bunlar solla gerçek bir kopuşu oluşturmaktadır. Bu reddiyelerden birinin –teoride ya da pratikte– eksik olması halinde solun artıkları baki kalmış demektir ve bu bizlerin özgürleşme projesi için bir engeldir. Soldan kopmak anarşinin pratiğini politikanın sınırlarından kurtarma ihtiyacından kaynaklandığı için kesinlikle ne sağı ne de politik yelpazenin bir başka kanadını kucaklamak anlamına gelmez. Aksine hayatın tamamen dönüştürülmesine yönelik bir mücadelenin, bireylerin kendilerini gerçekleştirmesi amacı güden kolektif bir hareket içinde her birimizin hayatlarını ele geçirmesine yönelik bir mücadelenin, hizmet etmemizi isteyen politik programlar, “devrimci” örgütler ve ideolojik yapılar tarafından sadece ve sadece baltalanacağının farkına varmak. Çünkü, tıpkı devlet ve sermaye gibi bunlar da hayatlarımızın bizlere ait olduğundan hareket etmek yerine hayatlarımızın idaresini kendilerine vermemizi isterler. Politikanın dar sınırlarına hapsedilemeyecek kadar engin hayallerimiz var bizim. Solu geride bırakıp isyanın bilinmezliğine ve iradi olarak dolu dolu hayatlar yaratmaya giden neşeli yolumuza yöneleli beri çok zaman geçti.

2 Ekim 2009 Cuma

Alfredo Bonanno'nun "banka soyma" gerekçesiyle Yunanistan'da tutuklandığı haberi doğrulandı.

Bonanno, dün Yunanistan'dan bir kişiyle birlikte banka soygunculuğu şüphesiyle tutuklandı.

Yunan televizyonu haberi doğruladı. MegaTV kanalı, "73 yaşında tanınmış bir anarşist olan bir İtalyan ile bir Yunanlı tutuklandı" şeklinde verdiği haberde tutuklananların ismine yer vermedi. ET TV de tutuklanmalara yer verdi.

kapitalist medyadan başlıklar:
* İki kişi "banka soygunu" şüphesiyle tutuklandı.

* Sabah saatlerinde Yunanistan'ın Trikala kentinde bir soygun gerçekleştirildi. 70 yaşındaki bir İtalyan ile 46 yaşındaki bir Yunanlı tutuklandı.

* Banka soygunu sabah 10:35'te gerçekleştirildi. 46 yaşındaki şahıs, takma bıyık, peruk ve gözlükle kimliğini saklamıştı. Tabanca kullanan şahıs, bankadan 46 bin 900 avro çaldı. Bankadan çıktıktan sonra parayı ve tabancayı 70 yaşındaki şahsa teslim etti, tek başına bindiği kiralık araçla olay yerinden uzaklaştı. Soygundan 20 dakika sonra polis tarafından ele geçirildi. (atina indymedia)