22 Ekim 2009 Perşembe

MASKELERİN ARDINDA ÖZGÜRLÜK VAR



GÖK



"Onur, milliyeti olmayan o ulustur, aynı zamanda bir köprü olan o gökkuşağıdır. İçinde hangi kanın aktığı önemli olmayan kalpteki o tınıdır; sınırlar, gümrükler ve savaşlarla alay eden o asi itaatsizliktir"




1 Ocak 1994 tarihinde o güne kadar dünya kamuoyunun pek de adını bilmediği bir coğrafyadan yükselen ayaklanma, gözleri Meksika’nın güneydoğusuna çevirmişti. Genelde Meksika’nın en yoksul ve dışlanmış topluluğunu oluşturan Maya yerlilerinin yaşadığı Chiapas adlı bu coğrafyada, sömürü dozajını azamiye çıkarmayı amaçlayan kapitalist küreselleşmenin NAFTA’sına karşı doğrudan bir tepki örgütlenmişti - ya da o günlerde hepimiz eylemi salt bununla sınırlı sanmıştık. 70’lerde Latin Amerika’yı sarsan gerilla hareketlerinin çoğu farklı biçimlerde kendini yeniden inşa etmeyi seçmişken, o yıllarda bile kır gerillası mücadelesinin yaygın biçimde kabul görmediği Meksika gibi bir coğrafyada 90’ların ortasında bir anda ortaya çıkan, kentleri ve kasabaları işgal edecek derecede organize olmuş, kar maskelerini yüzlerinden bir an bile çıkarmayan binlerce kadın ve erkek de kimdi? Böylesi bir kitleselliğe ulaşan gizli çalışma nasıl ortaya çıkmıştı?

Zamanla maskelerin altında gizlenen yüzlerin, sanılandan çok daha büyük bir adımın ve düşüncenin yaratıcıları olduklarını hep birlikte öğrendik. Kendilerine EZLN adını veren bu grup, klasik gerillacılıkla da, alışılageldik direniş yöntemleriyle de ilgisi olmayan, daha doğrusu eski mücadele paradigmalarını aşan bir kuruculuğun öznesiydi. EZLN, kendi taleplerini kamuoyuna dillendirdiği metinlerinde çarpıcı bir yaratıcılığı serimliyordu. Uzun zamandır sol ajitasyonun sözlüğünden silinmiş olan edebi doku, Marcos’un imzasıyla yeni bir politik hattın anlaşılır kılınmasında başroldeydi. Bu üslup, kendi mütevazı görüntüsünün ardında son derece derin anlamlar da barındırıyor, Deleuzyen arzu politikasının kitlesel ete kemiğe bürünmesini tüm dünya somut bir örnek üzerinden adım adım izleme şansına nail oluyordu. EZLN, rizomatik ağlar üzerinden kendini kuran, iddialı isimlendirmeler ve evrensel reçetelerden kaçınan bir çeşit postmodern gerilla hareketinin ilk örneğiydi. Öncülük sorunsalını özgürlükçü yatay bağlara ve çoğulculuğa vurgu yaparak aşan, ortodoks siyasetin şablonlarını altüst eden bir isyancı yaşam kuruluyordu Chiapas’ta.

Zapatistler, kendi özgün politika yapma yollarını klasik sol mantıkla, modernist şablonlarla alakası olmayan bir ‘öteki siyaset’ üzerine dayandırdılar. Ne kırdan şehirlere iktidarı fethedecek bir gerilla ordusu, ne de sistemle pazarlık ederek parlamenter sürece balıklama dalan pragmatistler olmak istemiyorlar Zapatistler. Felsefi dayanakları içinde, homojenlik üzerinden örgütlenme ve iktidarı hedefleyerek amaçlarına ulaşma gibi modernizmin kalıp yaklaşımlarına yer yok. Zaten kendilerini ideolojik olarak tarif ederken kullandıkları tanımlardan örgütlenme biçimlerine, hatta bildirilerinde kullandıkları dile bile bakıldığında liberter bir deneyimin mevzubahis olduğu görülüyor. Bu liberterlik, küçük anarşist cemaatlerin ütopya alanında tahayyül ettikleri ‘ideallik’ kıstaslarına göre şekillenen bir şey değildi –iyi ki de değildi ! İdeal yaşam normlarını teorik planda sahiplenmekle hayatın somut sorunlarına somut çözümler üretme sorumluluğunu yüklenmenin birbirinin karşıtı olgular olmadığını maalesef anarşistlerin birçoğu kavramış değil.

Zapatistler somut bir coğrafyada, somut bir topluluğun, somut sorunlarına, dar ulusallık veya belediyecilik sapmalarına kapılmadan küresel bir platformdan çözüm üretmeye çalışırken gündelik yaşamından toplumsal eylem alanına kadar elini taşın altına sokmayan/ sokma niyetini ifşa etmeyen kuramsal anarşistler bu realiteyi kavrayamadı. Bu kavrayışsızlık, anarşistler nezdinde taraf olunması, içinde özne olarak yer alınması gereken bir sürecin/ pratiğin –her zaman olduğu gibi- dışında kalınmasına yol açtı. Yaşadığımız topraklardaki liberal ‘anarşistlerin’ EZLN deneyimine yönelik koordinatlarını bilince çıkarmak için o yıllarda yayımlanan “Ateş Hırsızı” dergisinin “ Maskeler neyi gizliyor” başlıklı dosyasına bakmak bile yeterlidir. Her somut otonomi pratiğinin muazzam sorunlarla boğuşarak kendi öngördüğü özgürlüğü var etmesi gibi bir sorumluluğun mevcudiyeti bu liberaller tarafından asla kavranamaz; beklenir ki bir anda cennet yeryüzünde yaratılsın, yüzyılların kadim sorunları sihirli değnekle dokunulmuş gibi bir anda çözümlensin, ve tabii ki kendi emeklerinin bu sürece katkısı olmadan olsun tüm bunlar ! Bu okuma biçimiyle mesafe almadan anarşistlerin toplumsal planda mızmız seyirci olmaktan başka misyonlarının kalmadığı apaçık bir olgudur. İşin kötüsü ‘anarşistlerin’ birçoğu bu pozisyonda olmaktan son derece memnundur.

EZLN, önderlik rolü üstlenmeksizin Chiapas halklarının hizmetine kendini adamış, ismi ordu olmasına rağmen Marcos’un da dediği gibi “savaşmaktan çok konuşan” bir silahlı güçtür. Özerk yerli topluluklarının konseylerine bağlı olarak çalışır ve “itaat ederek yönetir”. Kural koyucu olmaktan çok boyun eğen bir organizasyon bahsettiğimiz, şablonlara dayanmaktansa yaşamın çeşitliliğini içeren ve ondan öğrenerek adımlarını şekillendiren bir topluluk. Merkezi iktidarı ele geçirerek dönüşümleri yukarıdan aşağıya inşa etmeye dayanan devletçi Marksizmi aşan bir bakış, “YA BASTA” ( ARTIK YETER) duygusunun örgütlenmesidir EZLN’nin varoluşu. EZLN’nin muazzam popülerliği, bulunduğu alanda var ettiği otonomiye ve doğrudan demokrasi yoluyla yaşattığı yatay örgütlenmeye dayanır. Aslında EZLN’ye en çok yakışan ideolojik betimleme, bu hareketin onur ve saygının örgütlenmiş ifadesini yarattığının altını çizerek yapılabilir. Çoklukların özgür yaşamını hemen şimdi, burada örgütlemenin çağımızdaki en önemli deneyimidir Zapatistlerin pratiği.

Böylesine kolayına kaçmayan, kendinden önceki kalıplara yaslanmayan bir deneyimin elbette birçok sorunu da olacaktır. En basit günlük kararların alınabilmesi için bile doğrudan demokrasinin tüm kanallarını kullanmak pratikte işleri yavaşlaştıracaktır tabii ki, hatta böylesi bir tartışma süreci Jakobenlerin hayallerinde bile canlandırmaktan rahatsız olacakları durumları ortaya çıkaracaktır. Ancak sözünü en önemli silahı olarak gören ve bu sözü dünya çapında eşit ilişkiler temelinde paylaşıma/dolaşıma sunan Zapatistler için bu işleyiş hayati önemdedir. Önemli olan özcülük karşıtı akışın geçerliliğini savunabilmektir. Savaşmaktan çok konuşan bir ordu, ‘göstermelik’ komutan veya komutan yardımcısı rütbelerine rağmen itaat etmekle yükümlü kıdemli kadrolar, piramidal hiyerarşinin veya ‘en doğru siyasi hattı’ yukarıdan aşağı dayatma misyonu edinmiş bir partinin olumsuzlandığı, bunlara ihtiyaç duyulmayan bir yaşam tahayyülü…


Bu tablo üzerinden her geçen gün gelişen hareket, kendi imkanları ve zorlukları içinde yürüyüşünü sürdürüyor. Marksistlerin ‘iktidar ele geçirilmeden hiçbir şey değiştirilemez, parti olmadan devrim örgütlenemez’, anarşistlerin ‘ordu örgütlenmesinin olduğu yerde özgürlükçü ilişkiler olmaz, popülist halk dalkavukluğu doğru değil’ eleştirileri arasında yoluna devam ediyor Zapatistler. Hayattan, kendi eylemlerinden öğreniyorlar ve hiçbir ideolojik sektin daraltıcı buyruklarını tanımıyorlar. Uluslararası dayanışmayı yerlerarası dayanışma anlayışıyla zenginleştiriyorlar, devrim şablonunu isyanı daha fazla öne çıkararak sorguluyorlar, kişi kültünü “maskelerin altında hepimiz Marcos’uz” diyerek alt edilmesi gereken bir anlayış olarak gördüklerini ifade ediyorlar. Bunları savunanların bir avuç akademisyen değil yoksul yerliler olduğunun altını çizdiğimizde deneyimin etkileyiciliğini daha net kavramış oluruz.

Salt bu erdemler için bile EZLN yarınlarımız için umut veren bir mücadele pratiği olarak değerlendirilmeyi hak ediyor. EZLN gibi hareketlerin mevcudiyeti, anarşinin apaçık tezahür edebilmesi için ‘anarşistlerin’ kendi kısır faaliyetlerinden misliyle daha fazla katkı sağlıyor. Bu durum tespiti bile içinde bulunduğumuz evrede anarşist pratik çalışmaların hazin halini ortaya sererek anarşiyi somut bir güç olarak var etmek isteyen aktivistlere görevlerini hatırlatmaya yeterli. Biz isyancılar,‘İçine tüm doğumgünlerinin sığdığı bir doğumgünü’ dileklerimizle, Zapatist hayaller,zalim ‘gerçekçilere’ karşı hep var olsun diyoruz.

19 Ekim 2009 Pazartesi

KARGAŞA PROJESİ İÇİN...


TYLER DİYOR Kİ:

“Burada, yaşayan en güçlü ve en zeki erkekleri görüyorum. Bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor, ya da beyaz yakalı köle olmuş. reklâmlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde... Nefret ettiğimiz işlerde çalışıp, gereksiz şeyler alıyoruz.”

“Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız ya da yerimiz yok. Ne büyük savaşı yaşadık, ne de Büyük Buhranı. Bizim savaşımız ruhani bir savaş. En büyük buhranımız hayatlarımız. Televizyonla büyürken milyoner, film yıldızı ya da rock yıldızı olacağımıza inandık, ama olmayacağız. Bunu yavaş yavaş öğreniyoruz. ve bu yüzden giderek öfkeleniyoruz.”

“Sizler işiniz değilsiniz, sizler paranız kadar değilsiniz, bindiğiniz araba değilsiniz, kredi kartlarınızın limiti değilsiniz. Sizler iç çamaşırı değilsiniz. Sizler dünyanın dans edip, şarkı söyleyen pisliklerisiniz.”

“Sizler özel değilsiniz. Sizler güzel ya da eşi olmayan kar taneleri değilsiniz. Sizler herkes gibi çürüyen organik maddelersiniz.”

THİS İS YOUR LİFE!
“...and you open the door and you step inside---we're inside our hearts. now imagine your pain is a white ball of healing light. that's right, feel your pain, the pain itself, it's a white ball of healing light.---i don't think so. this is your life... good to the last drop, doesn't get any better than this... this is your life, and it's ending one minute at a time... this isn't a seminar and this isn't a weekend retreat. where you are now you can't even imagine what the bottom will be like. only after disaster can we be resurrected... it's only after you have lost everything that you
are free to do anything. nothing is static, everything is appalling, everything is falling apart. this is your life (repeat) it doesn't get any better than this. this is your life (repeat) and it's ending one minute at a time...you are not a beautiful and unique snowflake*... you are the same decaying organic matter as everything else. we are all a part of the same compost heap, we are the all-singing, all-dancing crap of the world. you are not your bank account, you are not the clothes you wear. you are not the contents of your wallet... you are not your bowel cancer. you are not your grande latte. you are not the car you drive... you are not your fucking khakis. you have to give up, you have to give up. you have to realize that someday you will die, until you know that you are useless. i say let me never be complete. i say may i never be content. i say deliver me from swedish furniture! i say deliver me from clever art. i say deliver me from clear skin and perfect teeth. i say you have to give up. i say evolve, and let the chips fall where they may. this is your life (repeat) it doesn't get any better than this. this is your life (repeat) and it's ending one minute at a time. you have to give up. you have to give up. (in the background you can hear tyler durden shouting i want you to hit me as hard as you can!) welcome to fight club, if this is your first night, you have to fight.”

17 Ekim 2009 Cumartesi

Öfkeyle kalkan zararla oturmaz!

İSYANKÂR ANARŞİ


Feral Faun

Anarşi ilk kez ayrı bir radikal hareket olarak tanımlandığı günden bu yana solla ilişkilendirilmiştir, ama bu her zaman sıkıntılı bir ilişki olmuştur. Otoriter bir pozisyonda yer alan solcular (CNT’nin ve 1936-37 İspanyasında FAI’nin liderleri gibi kendilerini anarşist olarak adlandıranlar da dahil olmak üzere) hayatın tümüyle dönüştürülmesine dair anarşist amacın ve bu yönde kullanılacak araçların da bu amaca uygun olması gerektiğini söyleyen anarşist anlayışın kendi politik programlarının önünde bir engel olduğuna hükmetmişlerdi. Gerçek isyan daima politik programların çok uzağında patlak verir ve en tutarlı anarşistler önlerinde uzanan bu bilinmeyen alanda hayallerinin tam anlamıyla gerçeğe dönüştüğüne tanık oldular. Oysa geçen zamanla beraber isyan ateşi söndüğünde (hatta bazen 1936-37 İspanyasında olduğu gibi hala parlak bir şekilde yanmasına rağmen) yol gösteren anarşistler yeniden “solun vicdanı”na dönüşeceklerdi. Ancak anarşist düşlerin enginliği ve anarşinin delalet ettiği ahlaki uygunluğun solun politik takvimi için engel teşkil ettiği her durumda, bu takvim anarşinin soluğunu hayal kuramayan bir “gerçekçilik”le kesip bunaltarak anarşist hareketin sırtına çok daha büyük bir ağırlık yükledi.

Sol için sömürü ve baskıya karşı yürütülecek toplumsal mücadele asli olarak politik bir programdır ve hangi araç elverişliyse onunla gerçekleştirilmesi gerekir. Böyle bir anlayışın politik bir mücadele metodolojisine ihtiyaç duyduğu ortadadır ve böyle bir metodoloji anarşinin kimi temel değerleriyle muhakkak ki çelişir. Her şeyden önce, toplumsal varoluşun farklı bir türü olarak politika, hayatımızı belirleyen kararların alınma süreciyle bu kararların hayata geçirilme sürecinin birbirinden ayrılmasıdır. Kararları oluşturan ve dayatan kurumlar bu ayrıma dayanmaktadır. Bu kurumların ne kadar demokratik ya da uzlaşmaya dayalı olduğunun çok önemi yok; çünkü politikanın doğasında var olan bu ayırma ve kurumlaştırma, kararların daha uygulanacakları durumlar oluşmadan önce alınmasını gerektirdiği için bile illa ki bir dayatma oluşturur ve koşulların kendine özgülüğüne aldırmaksızın çeşitli durumlar için başvurulacak genel kurallar oluşturma gayretini zorunlu kılar. Bireylere kendi projelerini geliştirmeleri için yardımcı olmak yerine onların hareketlerine yön veren ideolojik düşüncenin nüveleri buradadır, ama bu konuyu daha sonra ele alacağım. İktidarın bu karar oluşturma tarzında ve kurumsal işleyişte yatıyor olduğu gerçeği anarşist bir perspektif için eşdeğer önem taşıyor. Ve solcu toplumsal mücadele anlayışı, tam anlamıyla, bu kurumları etkilemeye, yönetimlerini ele geçirmeye ya da alternatif türevlerini üretmeye dair bir mücadeledir. Diğer bir deyişle bu mücadele iktidar ilişkilerini yıkma değil değiştirme mücadelesidir.

Programatik temelli olması nedeniyle solcu mücadele anlayışı, mücadele yürütme aracı olarak bir örgüte ihtiyaç duyar. Örgüt mücadeleyi temsil eder, çünkü örgüt mücadele programının somut ifadesidir. Eğer bu örgüte dahil olanlar programlarını devrimci ve anarşist olarak tanımlıyorlarsa, örgüt onlar için devrim ve anarşiyi temsil etmeye başlar ve örgütün gücü de devrimci ve anarşist mücadelenin gücüyle özdeşleştirilir. Bunun açık bir örneğini CNT liderlerinin Katalan işçi ve köylülerin, üretim araçlarını (ve beraberinde özgür halk güçlerini oluşturacakları silahları) kamulaştırmasını teşvik ettikten sonra örgütü feshetmedikleri ve işçilerin sosyal hayatı kendi ilişkilerine göre yeniden yaratmalarına olanak tanımak yerine üretimin yönetimini ele geçirdikleri İspanya Devriminde görmekteyiz. İşçilerin özyönetiminde sendika ile yönetimin birbirine karıştırılması bu olaylara eleştirel bir gözle bakmaya istekli olan herkesin üzerinde çalışabileceği sonuçlara neden olmuştu. Egemen düzene karşı mücadele onu hayata geçiren bireylerden bu şekilde ayrılarak örgütlerin eline bırakıldığında artık bireylerin öziradesine dayalı bir proje olmaktan çıkıp bireylerin bağlandığı dışsal bir dava haline gelir. Bu davanın örgütle özdeşleştirilmesi nedeniyle ona bağlı bireylerin en önemli etkinliği örgütün muhafaza edilmesi ve genişlemesi olacaktır.

Aslında solcu örgüt, solun kurumlaşmış iktidar ilişkilerini dönüştürme yönündeki amacını gerçekleştirmek için kullandığı bir araçtır. Bu dönüşümün mevcut yönetimlere hoş görünerek demokratik hakların uygulanmasını sağlayarak mı, devlet erkinin seçimle ya da şiddetle ele geçirilmesiyle mi, yoksa üretim araçlarının kurumsal olarak kamulaştırılması ya da tüm bu sayılanların bir kombinasyonu vasıtasıyla mı yapılacağı çok az önem taşır. Örgüt bu niyetini gerçekleştirmek için kendini alternatif bir iktidar , karşı iktidar haline getirmeye uğraşacaktır. Mevcut iktidar ideolojisini, özellikle de demokrasiyi kucaklamak zorunda olma nedeni budur. Demokrasi, ileri sürmüş olduğu programlar için toplumsal uzlaşmanın yaratılmasını gerektiren, pratikten ayrılmış ve kurumlaşmış karar alma sistemidir. İktidar her zaman baskıyla birlikte var olmasına rağmen, demokratik yapıda alabileceği onay vasıtasıyla meşrulaştırılır. Bu nedenle sol için mümkün olduğunca çok yandaşa, programlarını desteklemesi için öngördüğü sayısal çoğunluğa ulaşmaya çalışmak elzemdir. Böylece sol, demokrasiye olan bağlılığı yüzünden niceliksel ilüzyonu benimsemek zorundadır.

Yandaş kazanma çabası en küçük ortak paydadan hareket etmeyi gerektirir. Onun için sol esaslı bir teorik araştırma yürütmek yerine dünyayı tahlil etmekte kullandığı basitleştirilmiş bir dizi doktrin geliştirmeli ve mevcut yöneticilerin yaptığı etik ihlallerin bir listesini açığa vurmalıdır; solcular bunlarla kitleleri kazanmayı umarlar. Bu ideolojik çerçevenin dışına çıkan herhangi bir sorgulama veyahut araştırma şiddetle kınanır ya da gereksiz bulunur. Bu teorik sığlaşma, fikirlerin ve uygulamanın niteliği ve uyumluluğu yerine yandaş sayısının, pasifliğine ya da bilgisizliğine bakmaksızın, güçlü bir hareketin yansıması olarak algılandığı niceliksel ilüzyonu kabul etmenin bedelidir.

Politik olarak “kitleler”e hoş görünme zorunluluğu da solu mevcut yöneticilerden aşamalı taleplerde bulunmaya iter. Bu yöntem iktidar ilişkilerini dönüştürme projesiyle kesinlikle çok tutarlıdır, çünkü esasında iktidar ilişkilerinin temellerini tehdit etmemektedir. Aslında iktidarda olanlardan taleplerde bulunmakla ima edilen şey, mevcut ilişkilerde yapılacak –marjinal de olsa– küçük küçük uyarlamaların solcu programın gerçekleştirilmesi için yeterli olduğudur. Bu yöntemde iktidarın kendisi sorgulanmaz, çünkü böyle bir sorgulama solun politik yapısını tehdit edecektir.

Değişime bu aşamalı yaklaşım, mutlak olarak ilerleme doktrinini barındırır (aslında bugünlerde diğer kirlenmiş etiketleri geride bırakmayı tercih eden solcular ve liberaller arasında en yaygın olan etiket “ilerici”dir.) İlerleme, şeylerin mevcut düzeninin süregiden –ve muhtemelen diyalektik– bir gelişme sürecinin sonucu olduğu ve –oy vermek, dilekçe vermek, dava açmak, sivil itaatsizlik, politik şiddet ve hatta iktidarı ele geçirme gibi iktidarı yıkma dışındaki her şey için– çaba sarf edilirse bu sürecin daha ileri taşınabileceği düşüncesidir. İlerleme kavramı ve onun politik açılımı olan aşamalı yaklaşım solcu toplumsal dönüşüm anlayışının bir diğer niceliksel özelliğine işaret eder. Burada dönüşüm sadece bir süreç meselesidir, kişinin hedefe kilitlenmiş yol üzerindeki konumuna dairdir. Gereken miktarda düzeltme yapmak bizleri “oraya” taşıyacaktır (“orası” her neresi ise). Reform ve devrim aynı etkinliğin sadece farklı aşamalarıdır. Bunlar, en azından kapitalizmin yükselişinden beri, içinde olduğumuz tek döngünün var oluşun gittikçe yoksullaşması olduğu ve bunun reformla çözülemeyeceği gerçeğine gözünü kapatmayı sürdüren solun saçmalıklarıdır.Aşamalı yaklaşımı ve sınıflandırmaya duyduğu politik ihtiyaç, solu aynı zamanda insanlara “işçiler”, “kadınlar”, “siyahlar”, “gay ve lezbiyenler” gibi çeşitli ezilmiş ve sömürülmüş grupların üyesi olarak değer biçmeye sevk eder. Bu sınıflandırma kimlik politikasının temelidir. Kimlik politikası, ezilen insanların sınıfsal baskıya sözde meydan okudukça üzerlerindeki baskının güçlenmesine yardımcı olan, belli bir toplumsal sınıf ile özdeşleşmeyi seçtikleri yanlış muhalefetin temel biçimidir. Esasında, bu sosyal rolle süregiden özdeşleşme kimlik politikasına dahil olanların toplum içindeki durumlarını derinlemesine analiz etme ve baskıya karşı bireyler olarak hareket edebilme kapasitelerini sınırlandırır. Ve böylece üzerlerindeki baskının nedeni olan toplumsal ilişkilerin devamını da garanti altına alır. Ama bu insanların solun politik manevralarının piyonları olarak işe yaramaları için sınıflarının üyeleri olarak kalmaları gerekir. Çünkü demokratik bir yapı içinde bu tür toplumsal kategoriler baskı grupları ve iktidar blokları rolünü üstlenirler.

Örgütsel ihtiyaçları, demokrasiyi kucaklaması, niceliksel ilüzyonu ve insanlara sadece toplumsal sınıfların üyeleri olarak değer biçmesi nedeniyle solun politik mantığı, doğası gereği kolektivisttir; bireyi bu sıfatla ortadan kaldırır. Bu durum bireylerden kendilerini solun çeşitli davalarına, programlarına ve örgütlerine feda etmelerini talep etmekle açığa çıkar. Bu talebin ardında kolektif kimliğe, kolektif sorumluluğa ve kolektif suçluluğa dair manipülatif ideolojiler yatmaktadır. “Ayrıcalıklı” bir grubun parçası olarak tanımlanan bireyler –“düzgün”, “beyaz”, “erkek”, “orta sınıf”, vs– bu gruba atfedilen bütün baskılardan sorumlu tutulurlar. Ardından da bu insanlar kendilerinden daha çok ezilmiş olanların eylemlerine eleştirmeksizin destek verip “suçlarını” telafi edecek şekilde davranmaya manipüle edilirler. Ezilen bir grubun parçası olarak tanımlanan bireyler de zorunlu bir “dayanışma” nedeniyle grup içinde kolektif kimliği (kızkardeşlik, siyah milliyetçiliği, eşcinsel kimliği, vs.) kabul etmeye manipüle edilirler. Grup kimliğini reddetmeleri ya da derinlemesine, radikal bir biçimde bu kimliği eleştirmeleri, içinde sayıldıkları gruplara atfedilen baskıları onayladıkları anlamına gelecektir. Aslında, kendi hayatında maruz kaldığı şekliyle baskı ve sömürüye kendi adına (veya sadece gerçekten yakınlık kurmuş olduklarıyla beraber) karşı çıkan bu birey, devletin ve sermayenin –güya “burjuva toplumunun”– bizlere dayattığı yabancılaşmış kolektif toplumsal etkinliğin asli sonucu olan atomizasyona, ayrıştırmaya ve yabancılaşmaya karşı mücadele ediyor olmasına rağmen “burjuva bireyciliği” ile suçlanacaktır.

Toplumsal mücadeleyi fiilen politik bir program olarak kabul etmesi nedeniyle solculuk tepeden tırnağa ideolojiktir. Solun mücadelesi toplum tarafından sömürülmüş, bastırılmış, zaptedilmiş ve mahrum bırakılmış kanlı-canlı bireylerin arzularından, ihtiyaçlarından ve hayallerinden kaynaklanmamaktadır. Bu mücadele kendi hayatlarını yeniden ele geçirmek için çabalayan ve bunun araçlarını oluşturmaya çalışan insanların etkinliği değildir. Aksine insanların tek tek mücadelerinin üstünde ve önünde olan ve bu tek tek mücadelelerin tabi olmak zorunda olduğu örgütsel oturumlarda ya da solcu liderlerin kafalarında formüle edilmiş bir programdır. Sloganı ne olursa olsun –sosyalizm, komünizm, anarşizm, kız kardeşlik, Afrika halkları, yeryüzünün özgürleşmesi, hayvan hakları, primitivizm, işçilerin özyönetimi, vs.– bu program insanlara tahakküme karşı yürüttükleri mücadelelerinde kullanacakları bir araç sunmak yerine, bireylerden yöneten sınıfın tahakkümünü solcu programın tahakkümü ile takas etmelerini talep eder.

Anarşist çaba, idealine en yakın haliyle, hayatın yeniden ele geçirilmesi temelinde varoluşun tamamen dönüştürülmesidir. Bütün ünlü anarşistlerin en şiirsel metinlerinde bu idealle karşılaşmak mümkündür; ve anarşiyi “solun vicdanı” yapan da bu niyettir. Ama bu rüyaları hayata geçirmek isteyen bir insan için, hayallerinin enginliğini ve derinliğini paylaşmayan ve paylaşamayan bir hareketin vicdanı olmanın ne anlamı olabilir ki? Anarşist hareketin tarihinde, anarko-sendikalizm ve platformizm gibi sola en yakın duran perspektif ve uygulamalar her zaman hedeflerine dair bol miktarda plana sahipken hayalleri sınırlı kalmıştır. Solculuğun politik çevrelerde, en azından Batı için, artık kayda değer bir güç olmadığı günümüzde, bu değirmen taşını boynumuzda taşımaya devam etmek için kesinlikle hiçbir neden yok. Anarşist hayallerin, halen hayal kurabilen ve kendi hayatlarının özerk yaratıcıları olmayı arzulayan her bir bireyin hayallerinin gerçekleşmesi için soldan bilinçli ve kesin olarak kopmak gerekmektedir. Bu kopuş en azından şu anlamlara gelmektedir:

Politik bir toplumsal mücadele anlayışının reddedilmesi; devrimci mücadelenin bir program değil, aksine hayatın tamamının bireysel ve toplumsal olarak yeniden ele geçirilmesi için yapılan mücadele olduğunun kabulü. Bu mücadele doğası gereği anti-politik’tir. Başka bir deyişle içinde hayata ve mücadeleye dair kararların alınma ve uygulanma sürecinin birbirinden ayrıldığı her toplumsal örgütlenme biçimine ve her mücadele yöntemine –söz konusu karar alma sürecinin ne kadar demokratik ve katılımcı olduğuna bakmaksızın– karşıdır.

Örgütçülüğün reddedilmesi; bir örgütün sömürülmüş birey veya grupları, toplumsal mücadeleyi, devrimi ya da anarşiyi temsil edebileceği düşüncesinin reddedilmesi demektir. Aynı zamanda programatik yapıları nedeniyle bu tarz bir temsilci rolü üstlenen bütün formel örgütlenmelerin – partiler, dernekler, federasyonlar ve benzeri yapıların– reddedilmesi demektir. Burada söylenmek istenen, devrimci mücadele için gereken özel eylemlilikleri örgütleme kapasitesinin reddi değil, örgütsel bir programın şekilciliğine tabi görev ve projeler içeren örgütün reddedilmesidir. Tecrübeyle sabittir ki, formel bir örgütün zorunlu kıldığı tek görev kendisinin geliştirilmesi ve muhafaza edilmesidir.

Demokrasinin ve niceliksel illüzyonun reddedilmesi; bir mücadelenin gücünü belirleyen şeyin tahakkümün kurumlarına karşı bir saldırı ve hayatın yeniden ele geçirilmesine yönelik bir mücadele pratiğinin niteliksel değeri yerine, bir davanın, düşüncenin veya programın yandaş sayısı olduğu düşüncesinin reddi. Hayattan ve pratikten ayrılmış bir alan olarak her karar alma fikrinin ve dahası karar almaya dair her tür formalizasyonun ve kurumlaşmanın reddedilmesi. Bu aynı zamanda kitleleri kendine çekmeye uğraşan vaaz yönteminin de reddedilmesi demektir. Böyle bir yöntem teorik araştırmanın bir sonu olduğunu, her şeyi kapsayacak bir cevaba sahip olduğunu ve bu nedenle mesajı dışarı taşımak için –söylediklerimizle çelişse dahi– her yolun mübah olduğunu farz eder. İnsanları, kafa kafaya verip arayışlarını birlikte sürdüreceği yoldaşlar yerine, konumunu onaylayan takipçiler aramaya sevk eder. Bir başkasının projelerini uygulamaya çalışmak yerine, kişinin kendi düşüncelerini, hayallerini, isteklerini elinden gelen en iyi haliyle hayata geçirmesi ve böylelikle samimi ilişkiler geliştireceği ve isyan pratiğini yayacağı kafa dengi kişilerle buluşması.

İktidardan talepte bulunmanın reddedilmesi; bunun yerine doğrudan eylem ve saldırı pratiğini seçmek. Kendi hayatlarımızı belirleme isteğimizi sadece, en iyi ihtimalle kapitalist toplumsal düzen içinde zararsız, geçici iyileştirmeler sunacak olan aşamalı talepler vasıtasıyla hayata geçirebileceğimiz fikrinin reddedilmesi. Topluma bir bütün olarak saldırma, yıkılmak zorunda olan bu bütünselliğin içindeki tikel her mücadelede pratik ve teorik bir farkındalık oluşturmak. Böylece tikel toplumsal mücadelelerde neyin devrimci potansiyel taşıdığını –neyin talep ve aşamalı değişim mantığının ötesine uzandığını– görme yeteneğine sahip olmak. Çünkü, ne de olsa, radikal, asi her kopuşun ilk kıvılcımları kısmi istekleri elde etme çabası ile başlayan ama uygulamada isteneni talep etmekten çıkıp onu ve daha fazlasını ele geçirmeye uzanan mücadeleler tarafından çakılmıştır.

İlerleme düşüncesinin reddedilmesi; şeylerin mevcut düzeninin çaba sarf ettiğimiz takdirde daha ileri, hatta muhtemelen ideal haline dek taşıyabileceğimiz, süregiden bir ilerlemenin sonucu olduğuna dair yöneticilerin, onların sadık reformistlerinin ve “devrimci” muhalefetin “ilerleme” diye adlandırdığı mevcut rotanın, doğası gereği bireysel özgürlüğe, özgür biraradalıklara, sağlıklı insan ilişkilerine, yaşamın bütünlüğüne ve gezegenin kendisine zararlı olduğunun kabulü. Bu döngünün kırılması gereğinin ve tam otonomi ve özgürlük istiyorsak yeni yaşam biçimlerinin ve uzantılarının geliştirilmek zorunda olduğunun kabulü. (Bu kabul illa ki teknoloji ve uygarlığın mutlak olarak reddedilmesine yol açmaz ve böyle bir reddediş solla kopuşun alt sınırını oluşturmaz, ama ilerlemenin reddedilmesi kesinlikle uygarlık ve teknolojinin, özellikle de endüstriyalizmin ciddi ve eleştirel bir biçimde incelenmesi ve sorgulanması yönünde bir isteklilik anlamına gelir. Böyle bir sorgulama başlatmak için isteksiz olanlar büyük ihtimalle ilerleme mitine bağlı kalmayı sürdürürler.

Kimlik politikalarının reddedilmesi; çeşitli grupların kendi üzerlerindeki baskıya özgü ayrı mahrumiyetler yaşıyor olmasına ve tahakkümün nasıl işlediğini tam olarak anlamak için bu kendine özgü durumun analiz edilmesi gereğine rağmen asıl mahrum bırakıldığımız şeyin her birimizin bireyler olarak diğerleriyle özgür ilişkiler içinde kendi hayatlarımızı kendi terimlerimizle yaratma yeteneğimizin çalınması demek olduğunu kabul etmek. Hayatın toplumsal seviyede olduğu gibi bireysel seviyede de tam anlamıyla ele geçirilmesi, ancak kendimizi esas olarak toplumsal kimliklerle özdeşleştirmeye son verdiğimizde gerçekleşebilir.

Kolektivizmin reddedilmesi; bireyin gruba tabi kılınmasına dair kolektif sorumluluk ideolojisinin reddedilmesi. (Bu reddediş toplumsal ya da sınıfsal analizlerin reddi anlamına gelmez, ama bu tür analizlerdeki ahlaki yargıyı siler ve bireyleri, onların da bir parçası oldukları söylenen ama kendi seçimleri olmayan –“Yahudi”, “çingene”, “erkek”, “beyaz”, ve benzeri– bir toplumsal kategori adına yapılan ya da böyle bir kategoriye atfedilen icraatler nedeniyle suçlamaya yönelik tehlikeli pratiği reddeder.) Kişinin baskı gören belli bir gruba “ayrıcalıklı” ya da farazi üyeliği nedeniyle bir mücadele ya da hareketle eleştirmeksizin dayanışması gerektiği düşüncesinin reddedilmesi ve böyle bir anlayışın herhangi bir önemli devrimci süreç için büyük bir engel teşkil ettiğinin kabulü. Kolektif proje ve eylemlerin katılımcı bireylerin arzularına ve ihtiyaçlarına hizmet etmek için yaratılması, bunun tersi için değil. Sermayenin dayattığı temel yabancılaşmanın gene sermaye tarafından teşvik edilen hiper-bireyci herhangi bir ideolojiye dayanmadığı, kendi hedeflerini gerçekleştirmek için bizlerin yaratıcı bireysel yeteneklerine elkoyan kolektif üretim projesinden kaynaklandığının kabulü. Devrimin en önemli amacının hayatın bireysel ve toplumsal anlamda yeniden ele geçirilmesi temelinde her bireyin, kendi seçtiği kişilerle özgür biraradalıklar oluşturarak varoluş koşullarını belirleyebilme özgürlüğüne sahip olmak olduğunu kabul etmek.

İdeolojinin reddedilmesi; yani hizmet edilmesi gereken bir yapı olarak hayatın ve bireylerin üzerinde konumlandırılan her programın, düşüncenin, soyutlamanın, idealin ve teorinin reddedilmesi. Bu nedenle Tanrının, Devletin, Ulusun, Irkın ve benzerlerinin olduğu gibi, kişinin kendisini, arzularını, hayallerini feda etmesine yol açan ideallere dönüştükleri takdirde Anarşinin, Primitivizmin, Komünizmin, Özgürlüğün, Aklın, Bireyin vs reddedilmesi. Fikirlerin, teorik analizlerin, muhakeme yeteneğinin, soyut ve eleştirel düşüncenin kişilerin amaçlarını gerçekleştirmesine, hayatlarını yeniden ele geçirmesine ve bunun önünde duran her şeye karşı durabilmesine yardımcı olan araçlar olarak kullanılması. Kişinin sürekli sorgulayarak ya da teorik araştırmalar yoluyla gerçeklikle yüzleşmek için gösterdiği gayreti körelten kolay cevapların reddedilmesi.

Bana göre bunlar solla gerçek bir kopuşu oluşturmaktadır. Bu reddiyelerden birinin –teoride ya da pratikte– eksik olması halinde solun artıkları baki kalmış demektir ve bu bizlerin özgürleşme projesi için bir engeldir. Soldan kopmak anarşinin pratiğini politikanın sınırlarından kurtarma ihtiyacından kaynaklandığı için kesinlikle ne sağı ne de politik yelpazenin bir başka kanadını kucaklamak anlamına gelmez. Aksine hayatın tamamen dönüştürülmesine yönelik bir mücadelenin, bireylerin kendilerini gerçekleştirmesi amacı güden kolektif bir hareket içinde her birimizin hayatlarını ele geçirmesine yönelik bir mücadelenin, hizmet etmemizi isteyen politik programlar, “devrimci” örgütler ve ideolojik yapılar tarafından sadece ve sadece baltalanacağının farkına varmak. Çünkü, tıpkı devlet ve sermaye gibi bunlar da hayatlarımızın bizlere ait olduğundan hareket etmek yerine hayatlarımızın idaresini kendilerine vermemizi isterler. Politikanın dar sınırlarına hapsedilemeyecek kadar engin hayallerimiz var bizim. Solu geride bırakıp isyanın bilinmezliğine ve iradi olarak dolu dolu hayatlar yaratmaya giden neşeli yolumuza yöneleli beri çok zaman geçti.

2 Ekim 2009 Cuma

Alfredo Bonanno'nun "banka soyma" gerekçesiyle Yunanistan'da tutuklandığı haberi doğrulandı.

Bonanno, dün Yunanistan'dan bir kişiyle birlikte banka soygunculuğu şüphesiyle tutuklandı.

Yunan televizyonu haberi doğruladı. MegaTV kanalı, "73 yaşında tanınmış bir anarşist olan bir İtalyan ile bir Yunanlı tutuklandı" şeklinde verdiği haberde tutuklananların ismine yer vermedi. ET TV de tutuklanmalara yer verdi.

kapitalist medyadan başlıklar:
* İki kişi "banka soygunu" şüphesiyle tutuklandı.

* Sabah saatlerinde Yunanistan'ın Trikala kentinde bir soygun gerçekleştirildi. 70 yaşındaki bir İtalyan ile 46 yaşındaki bir Yunanlı tutuklandı.

* Banka soygunu sabah 10:35'te gerçekleştirildi. 46 yaşındaki şahıs, takma bıyık, peruk ve gözlükle kimliğini saklamıştı. Tabanca kullanan şahıs, bankadan 46 bin 900 avro çaldı. Bankadan çıktıktan sonra parayı ve tabancayı 70 yaşındaki şahsa teslim etti, tek başına bindiği kiralık araçla olay yerinden uzaklaştı. Soygundan 20 dakika sonra polis tarafından ele geçirildi. (atina indymedia)

3 Eylül 2009 Perşembe

ANLAŞMAZLIK KORKUSU

FERAL FAUN

"Bana karşı kendinizi katılaştırmanız ve farklarınızı veya özgünlüğünüzü öne sürmeniz gerçekten içinizdeki bir zayıflık değildir: kendinize boyun eğmemeye veya kendinizi terk etmemeye ihtiyacınız var."
- Max Stirner

Ne zaman birkaç anarşistten fazlası bir araya gelirse, tartışmalar yaşanır. “Anarşist” kelimesi çoğu kez tutarsız fikir ve pratiklerin geniş dağılımını tanımlamak için kullanıldığından dolayı, bu sürpriz değil. Tek ortak payda otoriteden kurtulmuş olma arzusudur, ve onu ortadan kaldırmak için hangi metotların uygun olduğu sorusu şöyle dursun, anarşistler otoritenin ne olduğunda bile mutabık olmazlar. Bu sorular diğerlerine neden olur ve böylece tartışmalar eksik olmaz.

Tartışmalar beni rahatsız etmez. Canımı sıkan şey, bir karara varmaya çalışmaya odaklanmak. “çünkü hepimiz anarşistiz” farz edilir, hepimiz gerçekten aynı şeyi istemeliyiz; göze çarpan anlaşmazlıklarımız yalnızca ortak bir görüş bularak etraflıca konuşabileceğimiz yanlış anlaşılmalar olmalıdır. Birileri anlaşmazlıkları tartışarak bir yere oturtmayı reddettiğinde ve farklarını korumakta ısrar ettiğinde, dogmatik sayılıyorlar. Ortak bir zemin bulmaktaki bu ısrar, sık sık kendi koşullarımızda yaşamlarımızı yaratmak için eylemenin yerini alan sonu gelmeyen bu diyaloğun en önemli kaynaklarından biri olabilir. Ortak zemin bulmadaki bu girişim pek çok gerçek anlaşmazlıkların yadsınmasını kapsar.

Anlaşmazlığı yadsımakta sık sık kullanılan bir strateji, bir tartışmanın yalnızca sözcükler ve anlamları üzerindeki anlaşmazlık olduğunu iddia etmektir. Sözde insanın kullandığı sözcüklerin ve onları nasıl kullanmayı seçtiğinin, insanın fikirleri, hayalleri ve tutkuları ile bağlantısı yoktur. Yalnızca sözcükler ve anlamları hakkında çok az tartışma olduğuna eminim. Sözcükler ve anlamları hakkındaki bu tartışmalarda, ilgili bireyler açıkça ve kesinlikle neyi amaçladıklarını açıklasaydı, kolaylıkla karar verilmiş olabilirdi. Bireyler kelimeleri ve onları nasıl kullanacakları konusunda bir karara varamadığında, bu onların rüyalarının, arzularının ve düşünüş yollarının tek bir dilin öğesi olmaktan uzakta olduğunu gösterir, ortak bir dil bulamazlar. Böyle uçsuz bucaksız büyük ayrılığı sadece anlambilime indirme girişimi, gerçek anlaşmazlıkları ve ilgili bireylerin tekilliğini inkar etme girişimidir.

Anlaşmazlığın ve bireylerin tekilliğinin inkarı arta kalan solculuk veya kolektivizmden kaynaklanan birlik için saplantı gösterebilir. Birliğe her zaman sol tarafından son derece değer verilmektedir. Kendilerini soldan ayırmaya çalışmalarına rağmen, anarşistlerin çoğunun yalnızca devlet karşıtı solcular olduklarından dolayı, onlar, sadece birleşik bir cephenin bizi daima kendi seçimimiz olmayan birlikteliklerin içersine zorlayan, ve bu nedenle farklılıklarımızı n üstesinden gelmek ve “ortak nedeni” desteklemek için birleşmek zorunda olduğumuz bu toplumu yok edebileceğine inandırılırlar. Fakat kendimize “ortak neden” verdiğimiz zaman, anlayış ve mücadelenin en düşük ortak paydasını kabul etmeye zorlanılıyoruz. Bu yolda yaratılmış birliktelikler sadece ilgili bireylerin eşsiz arzularını ve tutkularını bastırarak, onları kitleye dönüştürerek büyüyen sahte birlikteliklerdir. Böyle birlikteliklerin, bir fabrikanın işleyişini elinde tutan emeğin yaratılmasından veya otoriteleri güç içersinde ve insanları çizgide tutan sosyal konsensüs birliğinden farkı yoktur. Kitle birliği, bireyin çoğunluk içersinde bir birime indirgenmesi üzerine temellendiğinden, otoritenin yok edilmesi için asla ana ilke olamaz, sadece tek biçimde veya diğerinde desteği içindir. Madem ki otoriteyi yok etmek istediğimiz için, o halde farklı bir temelden başlamalıyız.

Benim için, o temel kendim – tutkularının ve hayallerinin, arzularının, projelerinin ve karşı karşıya geldiklerinin hepsi ile birlikte yaşamım. Bu esastan, kimse ile “ortak neden” yapmam, fakat sık sık bir yakınlığa sahip olduğum bireylerle karşı karşıya gelebilirim. Pekala sizin arzularınız ve tutkularınız, hayalleriniz ve projeleriniz benimkilerle uyuşabilir. Otoritenin her şekline karşın bunları gerçekleştirme üzerine ısrarla eşlik edilmiş böyle bir yakınlık yalnızca bu bireyler arzu ettiği sürece devam eden, tekil, asi isyancı bireyler arasındaki gerçek birlik için esastır. Elbette, otorite ve toplumun yıkımı arzusu, bizi geniş ölçekli olan, fakat asla kitle hareketi gibi olmayan; onun yerine yaşamlarını kendilerinin yapmakta ısrar eden bireyler arasındaki yakınlıkların uyuşmasına ihtiyacı olacak isyancı birlik için uğraşmaya götürür. İsyanın bu türü, herkesin mutabık olabileceği en düşük ortak paydaya fikirlerimizin indirgenmesi yoluyla olamaz. Yalnızca, sadece her bireyin tekilliğinin tanınması yoluyla olabilir. Bu, ne kadar acımasız olabileceklerine bakmaksızın, bir kere yaşamlarımızı ve etkileşimlerimizi bizden çalan sosyal sistemden kendimizi kurtardığımız zaman dünyanın bize vermek zorunda olduğu etkileşimlerin insanı hayrete düşüren zenginliğinin parçası olarak, bireyler arasında var olan gerçek anlaşmazlıkları kucaklayan bir tanımadır.

9 Haziran 2009 Salı

Kurban Edim İdeolojisi

Feral Faun
New Orleans’da, Fransız Mahallesinin hemen dışında, bir tahta perdenin üzerine şablonla yazılmış bir duvar yazısında şöyle yazıyor: “Erkek Tecavüz Eder.” Neredeyse her gün bunun önünden geçerdim. Yazıyı ilk gördüğüm zaman beni kızdırmıştı çünkü duvar yazısı beni bir “erkek” olarak tanımlıyordu ve ben asla birine tecavüz etmek istememişimdir. Ne de penisli arkadaşlarım böyle bir şey istemiştir. Fakat, hergün bu dogma duvar yazısına rastladıkça, kızgınlığımın nedenleri değişti. Bu dogmayı kurban edim ideolojisinin – korku, bireysel zayıflık (ve sonradan ideolojik temelli destek gruplarına bağlılık ve otoriteden babacı korunma) ve kişinin kendisini bir kurban olarak görmesine riayet etmeyen deneyimin tüm gerçekliklerine ve yorumlarına karşı körlüğü destekleyen bir ideoloji – feminist versiyonunun bir tekrarı olarak tanımladım.

Kurban edim ideolojisinin arkasında bazı gerçeklikler olduğunu inkâr etmiyorum. Hiçbir ideoloji eğer gerçekte herhangi bir temeli yoksa etkili olamazdı. Bob Black’in dediği gibi, “Hepimiz ebeveynlerin yetişkin çocuklarıyız.” Hepimiz tüm hayatımızı arzularımızın, tutkularımızın ve bireyselliğimizin bastırılmasına ve sömürülmesine dayandırılan bir toplumda geçirdik, fakat kendimizi, kurban edilişimiz açısından tanımlayarak yenilgiyi kabul etmemiz tamamen anlamsızdır.

Bir sosyal kontrol aracı olarak sosyal kurumlar, bu kurban edim hislerini kendilerine bağlılığı kuvvetlendiren yönlerde odaklarken her birimizin içindeki bu hisleri pekiştirir. Medya bizi suç, politik ve şirket içi rüşvetçilik, ırksal ve cinsiyet çatışması, kıtlık ve savaş hikayeleriyle bombardımana tutar. Bu hikayeler çoğu zaman gerçekte bir temele sahipken, oldukça açık bir şekilde korkuyu pekiştirmek için sunulurlar. Fakat çoğumuz medyadan kuşku duyarız, ve böyle çok sayıdaki “radikal” ideolojinin sofrasına konuluruz – hepsi bir parça gerçek algıyı kapsar, fakat hepsi ideolojik yapılarına uymayan ne varsa görmezler. Bu ideolojilerin her biri kurban edim ideolojisini pekiştirir ve bireylerin enerjisini bütünüyle toplum sorgusundan uzağa ve bireysel rollerinin enerjisini onu yeniden üretmeye odaklar. Hem medya hem de ideolojik radikalizmin tüm versiyonları, “dışarı” olan tarafından, Diğer’i tarafından kurban edildiğimiz, ve sosyal yapıların – aile, polis, kanun, terapi ve destek grupları, “radikal” organizasyonlar ya da bağlılık duygusunu destekleyebilen başka herhangi bir şey – bizleri korumak için orada oldukları fikrini pekiştirir. Eğer toplum – sahte, ideolojik, taraf tutan karşıtlık yapılarını da içeren – bu mekanizmaları kendisini korumak için üretmediyse, şimdi toplumu bütünüyle inceleyebilir ve onun kendisini yeniden üretmek için etkinliğimiz üzerindeki bağımlılığının farkına varmaya başlayabiliriz. Daha sonra, elde ettiğimiz her fırsatta, toplumun bağımlısı/kurbanı rollerimizi reddedebiliriz. Fakat kurban edim ideolojisi tarafından uyandırılan duygular, davranışlar ve düşünce şekilleri bu tarz bir bakış açısı bozulmasını oldukça zor kılar.

Herhangi bir şekilde kurban edim ideolojisini kabul ettiğimizde, korku içersinde yaşamayı seçeriz. “Erkek Tecavüz Eder” yazısını yazan kişi büyük ihtimalle bir feministti, etkinliğini ataerkil baskıya radikal bir karşı koyuş olarak gören bir kadındı. Fakat bu tarz ifadeler, gerçekte, yalnızca zaten var olan bir korku havasını arttırırlar. Kadınlara bireyler olarak bir kuvvet hissi vermenin yerine, kadınların aslında kurban oldukları, ve bu duvar yazısını okuyan kadınların yazının arkasındaki dogmayı bilinçli olarak reddetseler bile, muhtemelen sokaklarda daha korku içersinde yürüdükleri fikrini pekiştirir. Pek çok feminist konuşmanın içine işlemiş kurbanlaştırma ideolojisi ayrıca homoseksüel özgürlüğü, ırksal/ulusal özgürlük, sınıf savaşı ve lanet olsunki neredeyse tüm diğer “radikal” ideolojilerde kimi şekillerde bulunabilir. Birey için gerçek, anlık, kolaylıkla tanımlanmış bir tehditin korkusu, tehditi yok etmek için akıllıca bir hareketi motive edebilir, fakat kurban edim ideolojisi tarafından yaratılmış korku bireyin başa çıkması için hem çok büyük hem de çok soyut kuvvetlerin yarattığ bir korkudur. Sosyal kontrol ağı olan arabulucuları gerekli ve hatta iyi görünür kılan korku, şüphe ve paranoya havası olup çıkar.

Bireylerde zayıflık duygusunu, temel kurbanlık duygusunu yaratan, bu görünüşteki karşı konulamaz korku havasıdır. Çeşitli ideolojik “özgürlükçülerin” çoğu kez militan öfkeyle böbürlendiği doğruyken, nadiren gerçekten herhangi bir şeyi tehdit ettiği noktanın ötesine geçerler. Onun yerine, ezenleri olarak tanımladıklarından “özgürlüklerini” bahşetmelerini “talep ederler” (“militanca yalvarırlar” olarak okuyun). Bunun bir örneği, 1989 yılında San Francisco’daki “Without Borders” anarşist buluşmasında meydana geldi. Gittiğim pek çok atölyede erkeklerin kadınlardan daha çok konuşma eğiliminde olduğuna dair hiçbir problem yoktu. Ancak kimse kadınların konuşmasını durdurmuyordu, ve konuşan kadınlara herhangi bir saygısızlık gösterildiğinin farkına varmadım. Yine de, buluşmanın yapıldığı binanın avlusundaki umumi mikrofonda, “erkeklerin” tartışmalara hakim olduğunun ve “kadınları” konuşturmadığının ilan edildiği bir konuşma yapıldı. Mikrofonda nutuk çeken kişi, erkeklerin kadınlara konuşma süresi verdiklerinden emin olmalarını “talep etti” (yeniden, “militanca yalvardı” olarak okuyun). Diğer bir deyişle, ezilenlerin “haklarını” bahşetmek – saklı olan anlamıyla, erkeğin rolünü zalim ve kadınınkini kurban olarak kabul eden bir davranış. Belirli bireylerin tartışmalara egemen olduğu atölyeler oldu, fakat bireysel kuvvetiyle hareket eden bir kişi böyle bir durumun üstesinden bu durum meydana geldiği gibi derhal önünü keserek gelecek ve ilgili insanlara bireyler olarak değinecektir. Bu tarz durumları ideolojik bir kavram içersine koyma ve ilgili bireyleri sosyal roller olarak tutma ihtiyacı, gerçek, anlık deneyimi soyut kategorilere döndürmek kişinin zayıf olmayı, bir kurban olmayı seçmiş olduğunun işaretidir. Ve zayıflığı kabul etmek, kişiyi özgürlüğünü bahşetmesi için zulmedicisine yalvarmak zoruda olduğu anlamsız bir poziyona koyar – kişinin asla özgür olamayacağı yalnızca bir kurban olarak kalacağını garanti ederek.

Tüm ideolojiler gibi, çok sayıdaki kurban edim ideolojileri uydurma bilinç şekilleridir. Kurbanın – çok sayıdaki biçimlerinden herhangi birindeki – sosyal rolünü kabul etmek, kişinin kendisi için hayatını bile yaratmamayı ya da kişinin sosyal yapılarla olan gerçek ilişkilerini araştırmamayı seçmektir. Taraf tutan tüm özgürlük hareketleri – feminizm, homoseksüel özgürlüğü, ırksal özgürlük, işçi hareketleri vesaire – bireyleri sosyal rolleri açısından tanımlar. Bundan dolayı, bu hareketler yalnızca sosyal rolleri kıran bakış açılarının bozulmasını içermezler, ayrıca bireylerin kendi tutkuları ve arzularına dayandırılmış bir praksis yaratmalarına da izin vermezler; aslında bu tarz bir bakış açısı bozulmasına karşı gelir. Bireyin sosyal rolünün “özgürlüğü” hedef olarak kalır. Fakat bu sosyal rollerin bu “özgürlük” ideolojileri çerçevesindeki özü kurbanlıktır. Bu yüzden acı çeken yanlışların tekrarı “kurbanların” asla ne olduklarını unutmamalarını garanti etmek için tekrar ve tekrar söylenmek zorundadır. Bu “radikal” özgürlük hareketleri korku havasının hiçbir zaman kaybolmamasına, ve bireylerin kendilerini zayıf ve kuvvetlerini gerçekte kurban edilişlerinin kaynağı olan sosyal rolleri içersinde görmelerini garanti etmeye yardım eder. Bu şekilde, bu hareketler ve ideolojiler tüm otoriteler ve tüm sosyal rollere karşı etkili bir isyan olasılığını engelleme davranışında bulunurlar.

Gerçek isyan hiçbir zaman güvenli değildir. Kendilerini kurban rolleri açısından tanımlamayı seçenler tam bir isyanı denemeye cesaret edemez, çünkü rollerinin güvenliği tehdit edilecektir. Fakat Nietzsche’nin söylediği gibi: “En büyük verimliliğin ve varoluşun en büyük zevkinin sırrı tehlikeli bir şekilde yaşamaktır!” Yalnızca kurban edimin bilinçli bir reddi, korku ve zayıflık içersinde yaşamanın reddi, ve kendi tutku ve arzularımızın kuvvetinin, tüm sosyal rollerin ötesinde yaşayabilen, ve tüm sosyal rollerden daha büyük bireyler olarak kendimizin kuvvetinin kabulü, topluma karşı eksiksiz bir ayaklanmanın temelini sağlayabilir. Bu tarz bir ayaklanma elbette, kısmen, öfkeyle körüklenir – feministleri, ırksal özgürlükçüleri, homoseksüel özgürlükçüleri ve otoritelerden “haklarını talep eden” benzerlerini motive eden gürültülü, kızgın, hüsran dolu kurban öfkesiyle değil. Daha ziyade zincirleri çözülmüş arzularımızın öfkesidir, tam güçte ve gizlenmemiş bastırılmış duygunun dönüşüdür. Fakat esas itibariyle tam bir isyan, özgür oyunun ve maceradaki hazın – toplumun bizden yoksun bırakmayı denediği çarpıcı yaşam için her olasılığı araştırma arzusunun – ruhuyla körüklenir. Bütünüyle ve sınırlamasız yaşamak isteyen hepimiz için, zaman, duvarlar içindeki utangaç bir fare gibi yaşamaya göz yumabildiğimizde geçmiştir. Kurban edim ideolojisinin her biçimi bize utangaç bir fare gibi yaşamayı önerir. Onun yerine, haydi çıldırmış ve gülen canavarlar olalım, neşeyle toplumun duvarlarını yıkan ve kendimiz için hayret ve şaşkınlığın yaşamlarını yaratan.

Max Stirner-Biricik ve Mülkiyeti

Meselemi Hiç'e Bıraktım

Nedir benim olması gereken! Öncelikle iyinin meselesi, sonra Tanrı'nın, insanlığın, gerçeğin, özgürlüğün, hümanizmin ve adaletin; dahası halkımın, kralımın, anavatanımın; ve nihayet tinin ve binlercesinin. Sadece benim meselem asla benim olmamalıdır. "Yuh be, egoiste bakın, sadece kendini düşünüyor!"
Meseleleri için çalışmamızı gerekli bulan, hatta canımızı feda etmemizi ve meselelerine hayranlık duymamızı bizden bekleyenlerin kendi meselelerini nasıl gerçekleştirdiklerine bakalım bir kez de.

Tanrı hakkında köklüce şeyler müjdelemekte olan sizler binlerce yıl "tanrısallığı derinliklerine kadar incelediniz"; ve Tanrı kalbine kadar uzanan sizler, meselesine hizmet etmekle vazifelendirildiğimiz o "Tanrı'nın kendi meselesini" nasıl icra ettiğini pekala bize açıklayabilirsiniz. Ve yaptıklarını da gizlemezsiniz. Neymiş peki Tanrı'nın meselesi? Bize buyurduğu gibi yabancı bir meseleye mi tabidir, sevgi ve gerçeği kendisine maletmiş midir? Burada bir yanlış anlama söz konusudur, buysa sizi çıldırtıyor; Tanrı meselesinin sevgi ve gerçek olduğunu, dolayısıyla sevgi ve gerçeğin Tanrı için yabancı bir mesele olamayacağını öğretmektesiniz. Tanrı'nın yabancı bir işi kendine meslek etmiş olduğu varsayımı, dolayısıyla bizim gibi zavallı karıncalarla benzeş olması sizi çıldırtıyor. "Tanrı gerçek demek olmasaydı gerçeğe sahip çıkar mıydı"? Tanrı sadece kendinden yana yontuyor, çünkü o bir bütünlüktür, dolayısıyla her şey onun meselesidir! Biz ama, biz bir bütünlük değiliz, dolayısıyla bizim meselemiz küçücük ve aşağılık bir iştir; işte bu nedenle de "yüce bir meseleye hizmet etmek zorundayız". Şurası açıktırki, Tanrı'yı sadece Tanrı ilgilendiriyor, onun meşguliyeti sadece kendisidir, sadece kendisini düşünüyor ve kendi gözünde yine sadece kendisi var; vay haline Tanrı'yı tatmin etmeyene. O, kendinden üstün herhangi bir varlığa hizmet etmiyor ve sadece kendisini tatmin ediyor. Onun meselesi tam anlamıyla egoist bir meseledir.

Peki ya insanlık, meselesini kendi meselemizmiş gibi görmemiz gereken o insanlık yüce bir varlığa mı hizmet etmektedir? Onun meselesi bir başkasının meselesi midir? Ve yüce bir meseleye mi hizmet etmektedir? Hayır, insanlık kendinden başka kimseyi görmüyor, meselesi kendisidir ve sadece kendisine faydası vardır. Amaçları ve istemleri uğruna halkları ve bireyleri acılara sürükleyip kullandıktan sonra, onlara teşekkür olsun diye tarihin çöplüğüne fırlatıyor. İnsanlığın da meselesi tam anlamıyla egoist bir mesele değil midir?

Kendi meselesini bizim meselemizmiş gibi gösteren ve bizim çıkarlarımızdan dem vuran herkese tüm meselesinin sadece kendisinde düğümlendiğini açıklamama gerek yok. Bir kez olsun diğer kavramları da gözden geçirin. Hakikat, özgürlük, hümanizm, adalet, sizden kendilerine hayran olmanız ve hizmet etmeniz dışında başka bir şey istiyorlar mı?

Tüm bunlar sizden gayretle boyun eğmenizi bekliyor. Sadık yurtseverlerce savunulan şu halka bakın bir kez de. Halk için kanlı savaşlarda ölen ya da açlık ve sefaleti göze alarak savaşan yurtseverler, halkı ne derece ilgilendiriyor? Halk onların bok yığınına dönüşen cesetleri arasında "yeşeren halk" oluyor! Bireyler, "halkın büyük meselesi için" ölürken, halk onlara arkalarından teşekkür yolluyor ve kadavralarından kendine kàr payı çıkarıyor. Buna ben okkalı bir egoizm derim.

Şimdi de "Benim" dediği şeyleri şefkatle koruyan sultana bakalım. Sultan tam bir özgeci değil midir ve onun olan şeyler için yaşamını daima adamamış mıdır? Evet, "onun olanlar" için, tabii. Sen ona değil, kendine ait olduğunu göstermeye çalış ve bunu bir kez olsun dene: onun egoizmini reddetmekle zindanı boylayabilirsin. Sultanın meselesi kendisidir: o bir bütünlüktür ve kendisi için biriciktir ve "onun" olmak istemeyen birini tahammül edemez.

Bu parlak önerilerden egoistin çok daha iyi hareket ettiğini anlayamıyor musunuz? Ben, kendi adıma bundan bir ders alıyor ve bu büyük egoistlere özgeci davranıp hizmet edeceğime, kendim egoist oluyorum.
Tanrı'nın da, insanlığın da işi kendilerine dayanmaktadır, kendileridir. Benim meselem de benim. Tanrı gibi her şey ve hiçim, biriciğim.

Eğer Tanrı ve insanlık, sizlerin de doğruladığı gibi, bir bütünlük iseler, benim de onlardan eksik bir yanım yok ve "boş" olduğuma dair bir şikayetim de yok. Ben hiçim derken, boş olduğumu söylemiyorum, bizzat yaratıcı bir hiçim, bir yaratıcı olarak her şeyi yaratan bir hiç.
Tepeden tırnağa kadar benim olmayan her işe uğurlar olsun! Sizce benim işim en azından "iyi bir iş" olmalıdır? Nedir iyi iş, kötü iş! İşim demek zaten ben demek'im. Ve ben ne iyiyim, ne de kötü. İyinin de kötünün de benim için hiçbir anlamı yoktur.
Tanrı'nın işi, insanlığın işi, gerçeğin işi, iyinin işi, doğrunun işi, özgürlüğün işi ve daha niceleri. Bunların hiçbiri benim işim değildir, benim işim sadece benim olandır ve o genel değil, biriciktir, benim gibi.

Hiçbir şey benden üstün değildir!

15 Mayıs 2009 Cuma

Öfkeyle Kalkan Zararla Oturmaz!


GÖK

"Tahakküm bir polistir; bir papazdır; bir başkandır; bir silahtır; nükleer bombalardır; napalmdir."
(Casey Maddox)

Onurun, erdemin, özgürlüğe dair iyicil hayallerin tasavvur düzleminde bile hegemonik güçlerinin güdük kaldığı bir tarihsel dönemi yaşıyoruz. Özellikle yaşadığımız toprakların sosyal/kültürel atmosferinde karşıdan kurucu alternatif ideallerin etkinlik düzeyi içler acısı boyutta. Küresel çaptaki özgürlükçü kalkışmaların mitsel anlatılarının derin bir hevesle aktarmacılık yoluyla dolaşıma sunulmasının dışında özgün bir teorik/pratik güzergâhın somut planda var edilmesi çabasından bahis açmak mümkün değil.

Buralardan imrenilerek bakılan çeşitli deneyimlerin söylem sınırını aşamayan yeniden sunumlarının dışında yaratıcı bir önerme söz konusu bile değil. Praksis adına varolan tüm hareketlilik, basit reformların, her derde deva ‘demokrasi’ yüceltimlerinin, alışıldık kavramsal çerçevelerin, iman etmeye hevesli mürit titizliğiyle tekrar tekrar yeniden üretilmesinden ibaret. Demokrasi, barış, kardeşlik gibi burjuva devriminden miras kalan ‘yüce idealler’, her çeşit sosyal grubun, siyasal örgütlenmenin vazgeçilmez, dokunulmaz amentüsü olarak kabul görmeye devam ediyor. Tabii, bütün bu kavramlara yüklenen anlamlar dünyası, körün tuttuğunu bellemesi misali herkes açısından farklı farklı yaşam pratiklerine vesile olsa da, son tahlilde söylemsel iktidarı hiç kimse tarafından tartışılmayacak kadar güçlü genel bir kabulü içermekte.

İnsanlık âleminin tüm ‘demokrasi cengâverleri’, adalet ve özgürlüğü doğanın tahakkümünden bağımsız düşünememe noktasında ortaklaşıyorlar. “Üretimciliğe” ve üretmenin, çalışmanın pozitif değerler yükledikleri anlam evrenini sorgulamamakta, haz ve konfor peşinde daha fazla tüketmekten mütevellit bir hayat paradigmasında ortaklaşıyorlar. İnsan denen canlının, tüm ‘ilerici’ öncüleri de dahil olmak üzere, yeryüzündeki tüm doğal yaşam formlarının efendisi, ayrıcalıklı öznesi olduğu konusunda konsensüs devam ediyor.

Uygar saldırganlığın dikenli tellerle çizilmiş düşünsel sınırlarında gerçekleşen güdük özgürlük arayışları maalesef saçmalıktan ibarettir. Bu insanmerkezci paradigmayı, uygarlık kavramını hedef tahtasına oturtmayı başaramayan tüm kurtuluş programları sistemin işleyişine içkindir. Dolayısıyla,uygarlık mirası adı altında kutsanan kültürel dayatmaların radikal bir sorgulamasına girişmeden hakiki bir kurtuluşun adından bile bahsetmek abes olacaktır.

Sembollerin günümüz dünyasındaki kurumsallaşmış iktidarına son verebilmek için “dünyayı güzellik kurtaracak” tarzında iyicil motivasyonlar temelinde yürütülmesi öngörülen mücadele kurgusuna da eleştirel mesafe almak şart. Tekno-endüstriyel sistemin muktedirleri tarafından en yoğun sömürüye, tahakküme maruz bıraktırılmış yeryüzünün özgürleşmesi,barış/kardeşlik/güzellik gibi hümanist talepler, niyetler üzerinden gerçekleşmeyecek. Ahlaktan ve vıcık vıcık şefkatten feyz alarak geliştirilen eylemlilik çizgisi, aynı endüstriyelist kısırdöngünün içinde dönüp durmaktan fazlasını sağlayamadı, sağlayamaz.

doğal yaşamın hakikati güç istenci ve kavga barındırır. Tahakküm altında olduğunu hisseden, bu duyumsamanın ağır işkencesine günlük etkinliklerinin tümünde maruz kalan bireylerin içinde biriktirdikleri isyan duygusunu patlayıcı kılan yakıt, en saf haliyle öfkedir. Sevgi, şefkat gibi kelime olarak sarf ederken bile derin bir huzur telakki eden duygularda gelişen muhalefet eninde sonunda sistemle uzlaşır; aynı terminolojiyi, aynı dili kullanarak geliştirilmeye çalışılan karşı çıkışların hepsi eninde sonunda sisteme dair bir tahayyül dünyasından ifade alanları edinir. Kendimize varoluş imkânı açabilmek için ihtiyacımız olan ise, siyaseten doğruculuğun rasyonel kalıplarını aşan bir öfke selidir. Öfkenin diriltici, sağaltıcı enerjisiyle içimizdeki ve dışımızdaki dünyadaki kokuşmuşluğa isyan edebilme yetisidir aciliyet arzeden. Makinenin parçası olmak veya makineyi –güya- kendi çıkarımız için döndürebilme becerisi kazanmak için değil makineyi ve simgelediği tahakkümcü ağırlığı yaşamlarımızdan tam anlamıyla söküp atabilmek için isyan etmek…

Endüstriyel kentlerde sürüler halinde tıkıldığımız yerleşim birimlerinde yaşadığımız içsel sıkıntıyı politik programlar bağlamında ehlileştirmemeliyiz. Giderek artan hayal kırıklıklarımızı, günlük yaşam ritminin bunaltıcı boğuculuğunu küçük iyiliklerle oyalanarak paralize etmek yerine patlayıcı bir bileşen olarak biriktirmeli, öfkemizi bilemeliyiz. Öfke duygusunun, yıkım kadar yaratma enerjisinin de embriyolarını içinde barındırdığı unutulmamalı bu düzlemde.

Kıssadan hisse; hiçbir şey iyiye gitmeyecek, hiçbir şey -kendimizi kandırmaya çalıştığımız simülatif yanılsamalar dışında- içinde kendiliğinden güzellik parıltıları taşımıyor, ve hiçbir şey biz itelemeden yerinden oynamayacak. Sistemin çarklarını yağlayan figüranlar olmaktansa, varoluşsal coşkuyla yeni bir paralel evrenin yollarını açmaya çalışan bireyler olabilmeyi yeğlemek en iyisi değil mi?

1 Nisan 2009 Çarşamba

G-20 zirvesi bugün Londra'da başlıyor (Parayı yokedin eylemi)

ANARŞİST ALTKÜLTÜR

FERAL FAUN

“…hayal gücü yokluğu modellere ihtiyaç duyar; tam manasıyla onlara güvenir ve yalnızca onlar sayesinde yaşar.”

Kuzey Amerika’da hiçbir anarşist hareketin olmadığını iddia etmek kolaydır. Bu iddia kişiyi o hareketin doğasını ve insanların hareket içindeki rollerini incelemekten kurtarır. Ama yayınlar, kitabevleri, anarşist evler, işgal evleri şebekesi ve bunları devlet karşıtı perspektiflere bağlayan yazılar kuşkusuz mevcut. “İsyan” sembolleri, ritüelleri ve ıvır zıvırlarıyla dolu bir altkültür olarak kristalleşiyor bunlar. Peki bir altkültür arzuladıkları hayatları yaşayabilecek özgür bireyler yaratabilir mi? Anarşist altkültü açıkça yapıyor bunu. Bu makalede bunun nedenlerini ortaya koymayı umuyorum.

Anarşist altkültür belli ki isyankar etkinlik, tarihsel araştırma, toplumsal analiz (teori), yaratıcı oyun ve benin özgürleşmesi arayışları ihtiva ediyor. Ama bunlar toplumu anlamayı hedefleyen ve kendi yaşamlarımızı yaratabilmemizin olanaklarını açacak entegre bir praksis olarak varolmuyorlar, ama daha çok toplumsal kurallar olarak, zaman zaman üstüste çakışan, ama çoğunlukla ayrı duran özellikle kendi kendilerini ve yarattıkları altkültürü korumak işlevi gören bir praksisler bütünü olarak var oluyorlar. Bu altkültür de, daha sonra, onları yaratıyor.

Siyaseten doğrucu militanlar altkültürdeki radikal eylemi domine ediyorlar. Toplumsal analiz ihtiyacını reddediyorlar. Sonuçta, meseleler çoktan sol liberaller tarafından ortaya konmuştur - feminizm, gay kurtuluşu, ırkçılık karşıtlığı, hayvanların kurtuluşu, ekoloji, sosyalizm, savaş karşıtlığı - buna bir tutam da devlet karşıtlığı da eklediniz mi tamamdır. İşte size anarşizm! Ha, öyle değil mi?

Kimsenin anarşist kimliklerinden kuşku duyamayacağını garantilemek için, anarşist militanlar gösterilerde en çok bağıran olurlar, birkaç bayrak yakarlar ve aynasızlarla, faşistlerle ve RCP’lilerle (Devrimci Komünist Parti) her karşılaştıkları yerde dövüşmeye hazır olurlar. Yapmayacakları şey faaliyetlerini ya da militan olarak rollerini analiz etmektir; toplumun gerçekten altını mı oyuyorlar yoksa sadece sadık muhalefet rolünü mü oynuyorlar, gösteri toplumunun gösterisi içindeki rollerini oynayarak toplumu mu güçlendiriyorlar, bunu anlamaya çalışmaktır. Analiz yapmayı reddedişleri kendi kendilerini kandırmalarıyla, anarşizme döndürülmesi gereken bir kitle hareketinin bir parçası olduklarına inanmalarıyla sonuçlanıyor.

Halbuki bu kıtada böyle bir kitle hareketi yok ve militanların faaliyetleri anarşist altkültürdeki yerlerini sağlamlaştırmaktan başka bir işe yaramayan muhalefet ritüelleri içinde geçiyor. Anarşist tarihçiler genelde profesörler, yayıncılar ve kitabevi idarecileri, anarşist tarihle ilgili bilgilerin ulaşılabilirliğini sürdürmekle ilgileniyorlar. Bu insanların çoğu iyi niyetli, ama tarihlerine eleştirel analiz uygulamakta başarısız oluyorlar. Anarşist tarihsel materyalin büyük kısmı mitoloji, kahramanlar, şehirler ve taklit edilecek modeller yaratmak amacıyla hizmet ediyor gibi.

Ama tüm bu modeller geçici anarşist durumlardan fazlasını yaratmaya yardım etmiyorlar. Bu, en azından, otoriteler tarafından ezildiklerine dair basit iddianın ötesinde, neden ve nasıl başarısız olduklarını soruşturmaya yol açıyor. Böyle bir analizin eksikliği, anarşist tarihi bugünün otorite karşıtı mücadeleleri için büyük anlamda yararsız kıldı, anaakım anarşist tarih toplum için neyse anarşist altkültür de ona döner, yani şeylerin mevcut düzenini ayakta tutan bir mite… Kimi otorite karşıtı teorisyenler toplumun en temel ayaklarına saldırdılar, evcilleştirilmemizdeki rollerini gösterdiler. Teorisyenlerin bu tür şeyleri araştırmaları kimilerinin “anarşist” etiketini de bir kenara bırakmasına neden oldu, otoriteyi reddedişleriyle ve yazıları ve arkadaşları vasıtasıyla altkültürlerle kurdukları bağ uyarınca altkültür içindeki rollerini de sürdürdüler. Ve düşünsel araştırmalarının tüm derinliğinin sonucu olarak ortaya çıkan belirli bir çalışmayı reddetme, büyük mağazalardan hırsızlık yapma ve küçük çaplı vandallıklar pratiklerinin özeti gibiydi.

Eleştirilerinde açığa çıkardıkları tahakkümün tümüne karşı isyanlarını ifade etmenin pratik yollarını aramadıkları için, bu eleştiriler radikal teori olarak keskinliklerini yitiriyorlar ve daha çok felsefeye benziyorlar. Artık etkin bir isyanın aracı olmayan düşünceleri bunun yerine anarşist düşüncenin zihinsel sınırını tanımlayan bir araca, herhangi bir alanın yeterince radikal olup olmadığını anlamaya yarayan bir araca dönüyor. Bu şekilde, anarşist altkültür içinde aydının rolü de sürer gider. Yaratıcı oyun da altkültür içinde özelleşmiştir. Sanatın yerini herkesin oynadığı kendiliğinden, yaratıcı, özgür oyunun alması çağrısını yapan eleştiriyi unutarak, posta sanatçıları, performans sanatçıları ve “karşı-sanatçılar” sanat kategorisini kendileri için talep ettiler, kendiliğindenliği ve özgürlüğü yıktılar ve faaliyetlerinin çoğu - festivaller, vahşi şiir okuma günleri, doğaçlamaya dayanan gürültü müziği gösterileri ve etkileşimli tiyatrolar - çok eğlenceli olabilir ve bu anlamda katılmaya değer, ama, sanat adıyla çerçeveye oturtulduğunda, yıkıcı ısırıkları cansızlaşıyor demektir. Yaratıcılığa kıymet biçerken, bu sanatçılar “yaratıcı olmayı” eğlenmekten daha önemli hale getirdiler ve sanat yaratımı sırasında birşeylerin kullanılıyor olabileceğine dair eleştirilerini azalttılar. Yaratıcı süreç rekupere edilerek sanat işleri yapan üretici bir emek formuna büründürülmüştür. Detournement eylemleri posta sanatı şovlarında gösteriye dönüştüler.

Yıkıcılık toplum tarafından sanat olarak rekupere edildi. Sanatın toplumsal ve kültürel bir kategori olduğunu yok sayarak, anarşik sanatçılar sanatın kültüre karşı muhalefet ettiğini iddia ederler, ama faaliyetleri onlar için anarşist altkültür içinde kültürel işçi rolünü yaratır. Situasyonistler devrimci praksisin terapatik olmaya ihtiyaç duyduğunu söylediklerinde, kimi Kuzey Amerikalı anarşistlerin buna ve birkaç tam hazmedilmemiş situasyonist fikirlerle birlikte new age psikoterapilerine bağlanmanın yollarını bulacakları konusunda elbette hiçbir fikirleri yoktu - fakat, yani, bu Yankeeler (ve Kanadalılar) kuşkusuz yaratıcı tipler, öyle değil mi?

New age terapileri anarşist altkültüre büyük ölçüde feminist, gay kurtuluşu ve benzeri hareketler üzerinden geldi. Bu terapileri uygulamak için verilen sebepler kendi kendini keşfetme ve öz kurtuluştu. Ama tüm psikoterapiler - hümanist ve “üçüncü güç” psikologlarını nkiler dahil - insanları topluma entegre etmek için geliştirilmişti. Feministler, gay kurtuluşçuları ve benzeri gruplar terapatik teknikleri kullanmaya başladıklarında, bireylerin dünyayı görüp hakkında eylem yapabilecekleri ortak bir çevreye entegre olmalarına yardım etti. Anarko-terapistler bu tür pratikleri meditasyon, oyun terapisi, destek ve ayrı mekanlar için uyguladılar. Meditasyon gerçekten içkinin veya uyuşturucunun fiziksel zararlarına uğramadan başvurulabilecek bir kaçış biçimidir.

Gündelik yaşamın sıkıntılarını hafifletir, kaldırılamayacak kadar ağır olmalarını engeller. Bu şekilde, faydalı da olabilir, ama kişinin kendi kendini özgürleştirmesine faydası olmaz.

Terapi olarak oyun, sanat olarak oyun gibi, yıkıcı keskinliğini yitirmiştir. Parametreleri tanımlanmıştır, güvenli bir yer haline gelir, istimi salınmıştır, taşıdığı bütün risklerle gerçek bir kopuş olmaktan uzaklaşmıştır. Otoriteye ya da iş ahlakına meydan okumaz, çünkü oynadığı oyun güvenli bir biçimde üretici yararlılığın çerçevesine oturtulmuştur ve düzenli bir çerçeve içinde olsa otoriteye meydan okuyabilecek kaotik enerjiyi açığa çıkarır. Destek grubu terapisi kendi kendini aldatmanın özellikle sinsi bir biçimidir. Bir grup insan paylaştıkları varsayılan ortak bir sorun, yük ya da baskı hakkında konuşmak üzere biraraya gelirler. Bu pratik anında sorunu gündelik hayatın evreninden çekip alır, bireysel ilişkilerden ve belirli koşullardan kopartır, ve ideolojik bir çerçeveye oturabileceği “bizim ortak sıkıntımız” evrenine taşır.

Destek grupları grubun çalışmasını şekillendirecek belirli bir amaç etrafında toplanırlar (başka türlü zaten neden oluşturulsunlar ki?), sonuçlar da grup ideolojisinin çerçevesine sıkıştıracak biçimde çıkartılır.

Ayrı mekanların (kadınlara özel, gaylere özel, vs.) yaratımı da dışarıdan hiçbir öğenin girememesini garanti ederek destek grubu terapisinin en kötü eğilimlerini güçlendiriyor. Anarşistler bu pratiğin otoriter yanlarını ve saklı bağnazlığını görmezden geliyor, ezilen grupların pratiği olduğu için hoş görüyorlar. Tüm bu terapatik formlar insanları gündelik hayat deneyimlerinden ayırıyor ve onları belirli bir toplumsal ve ideolojik çerçeveye entegre olmaya hazırlanabilecekleri ayrı bir “terapatik” aleme yerleştiriyorlar.

Anarko-terapistler söz konusu olduğunda, anarşist altkültürün çerçevesi ve bu çerçevede oynayacakları rol sözkonusu oluyor. Benim anarşist altkültürde tanıştığım insanların çoğu samimi insanlardır. Gerçekten otoriteye saldırmak ve onu yıkmak isterler.

Ama onlarda toplumun bir üretimidirler, kendilerine ve arzularına güvenmeme ve bilinmeyenden korkma eğitimi almışlardır.

Kendileri uyarlayabilecekleri roller de içeren bir altkültür bulunca hazır rollere soyunmayı çok daha kolay bulurlar. İsyancı çevrenin bir parçası olduklarını bilmek rahatlatıcıdır, topluma karşı kendileri için karanlıkta yaşamanın riskini gerçekten üstlenmeye yeğdir bu. Ve bu “anarşist” roller bir toplumsal yapıya ve dünyayla ilişki kurma biçimine oturur ve geniş olarak bakıldığında anarşist altkültürün özüne eşittirler ki bu da ayrı bir araştırma konusudur.

“rıhtımlar, kesinlikler ve sistemlerin beğenisi oluşturmak bir anakronizm olmaz mı?”

Anarşist altkültürün yapısı büyük ölçüde yayın projelerinin, kitabevlerinin, kolektif yaşam stüdyolarının ve radikal aktivizmin etrafında odaklanmıştır. Bu projeler ve onları yürütme yöntemleri altkültürü yeniden üreterek anarşist “sosyal yardım” yöntemlerini yaratırlar.

Yarattıkları şey pek çok açıdan evanjelik dini bir şekli andırır. Anarşist altkültür öğelerini oluşturan projelerin çoğu konsensüsle karar alma süreçleri aracılığıyla kolektif olarak yürütülür. Çok azı arkadaşların yardımlarıyla yürüyen tekil bireylerin projeleridir. (Ancak altkültürün saçaklarında neredeyse tümü bireysel projeler olan çok sayıda broşür projesi yer alır.)

Konsensüsün eleştirisini daha sonraya bırakıyorum. Şimdilik, şunu söylemekle yetinelim, konsensüs süreci bireysel iradenin bir bütün oalrak grup iradesine boyun eğdirilmesini ve anında eyleme geçmenin toplantılara ve kararalma süreçlerine boyun eğdirilmesini gerektirir. Niteliği gereği muhafazakar bir eğilmedir bu, çünkü sadece herkes katılırsa değiştirilebilecek politikalar yaratır. Bireylerin tabii olduğu görünmez bir otoritedir, dahil oldukları projeyi ya da anarşist altkültürü sorgulama imkanlarını sınırlar.

Anarşistlerin büyük çoğunluğu tek başlarına veya sevgilileriyle yaşarlar. Ama, bazen basitçe daha ekonomik olacağı gerekçesiyle (en az illüzyon içeren gerekçe budur), daha sıklıkla yaşayan bir destek grubu durumu yaratmak için, ortak bir projede daha kolay yeralabilmek ya da “teoriyi pratiğe geçirebilmek” için, anarşistlerin çoğu kolektif yaşamın ayarlanmasını daha iyi bir seçenek olarak görür.

Destek gruplarını daha önce ele aldığım için burada sadece şunu ekleyeceğim: bir destek grubunun içinde yaşamak destek grubu terapisinin bütün izole edici ve ideolojik yönlerini abartma eğilimini yansıtır.

Bir kolektif yaşama durumu elbette ortak bir projeyi paylaşmanın finansal sorunlardan insanları projeyi tartışmak için biraraya getirmeye kadar pek çok yönünü kolaylaştırabilir.

Ayrıca projenin izole edici olma, kendi kendini besleme, gerekli eleştirel girdiyi kaybetme ihtimalini arttırır. ama esas bu yaşayan durumlarda “teoriyi pratiğe geçirdiğini” iddia edenlerdir kendi kendini kandırmanın en yüksek seviyesini pratiğe geçirenler.

Topluca yaşama durumları yeni ilişki kurmanın yeni biçimlerini araştırmak için birer temel olabilirdi, ama bu tür durumların yarı-kalıcılığı toplumsal rollerin ve yapıların yaratılmasına meyleder ve yeni araştırmalar benim tanıdığım evsakinlerinin peşinde oldukları şey kesinlikle değil.

Teoriyle pratik arasındaki “teoriyi pratiğe geçirmek” deyişinin ima ettiği ayrım bu beraber yaşama durumlarının görece aynılığında açıkça görülür.

Anarşistlerin çoğu insanların birbiriyle ilişkiye geçme biçimlerini yönetmesi gereken belirli prensiplerin olduğuna inanırlar. Kendi yaşama kolektiflerinde, toprak işgallerinde ve squatlarında, prensiplerine göre yaşamya girişirler. Ortak yaşama durumları teorik-pratik araştırmalar değildir, daha çok, bireylerin önceden tasarlanmış bir toplumsal yapıya itaat etmeleridir. Anarşist ev izole edici bir durum olduğundan, dünyanın orta yerinde bir tür alternatif gerçeklik sunduğunda bu prensipler bu durumlarda test edilmez.

Anarşist squatlar istisna olmak üzere - bunlar, hiç değilse, mülk sahiplerine ve mülkiyetin otoritesine bir meydan okuma sunarlar - bu evler dışsal otoritelere diğer herkes gibi davranır, kiralarını (ya da gayrı mülk vergilerini) ve faturalarını öderler, ve çalışırlar ya da refah biriktirirler. Bu evler toplumun altını oymak için çok az şey yaparlar eğer herhangi birşey yapıyorlarsa, ama insanlar için, isyankarlık duygularını koruyabilecekleri ve altkültürün onlara bu duyguyu ifade edebilecekleri bir güvenli yer vereceği içinde yaşayabilecekleri bir yapı sunarlar.

Anarşist altkültürün tarihi, teorisi ve bilgisi için ana kaynaklar çeşitli yayın projeleri (periyodikler dahil) ve kitabevleridir. Bir noktaya kadar, bu projeler kapitalist sisteme bağlanmak zorunda kalırlar ve çok ender olarak devrimci nitelik taşırlar. Grup projesi olduklarında, genelde konsensüsle yürütülürler, küçük bir işletmeyi yürütmek veya bir dergi veya bir kitap çıkarmak için uzun, sıkıcı toplantılara katlanmakta anarşistçe bir yan olduğuna dair absürd varsayıma dayanır bu konsensüsler. Ama bu projelerin beni gerçekten rahatsız eden yanı anarşist altkültürdeki düşünce çerçevesini nasıl yıkacağımıza dair ve yabancılaşmanın ve tahakkümün doğasını araştırmak ve tartışmak için bir provokasyon olmak yerine bu düşünce çerçevesini tanımlamanın araçları haline gelme eğilimi taşımaları.

Büyük ölçüde bu provokasyon noksanlığı yapılan yayınlarda mevcuttur. Anarşist yayınların çoğu, gerek kitaplar gerekse dergiler, eski anarşist yazıların eleştirel olmayan yeniden basımlarından oluşur, solcu görüşleri içine bir tutam devlet karşıtlığı ekleyip yeniden tartışır vvadesi geçmiş anarşist fikirleri eleştirmeksizin çağa uyarlarlar. Bu tür metinler bir anarşist olmanın ne demek olduğuna dair belirli bir standartları ve modelleri sorgulamadan güçlendirir. Bir meydan okumayı temsil eden yazılar dahi çok ender olarak harekete geçirici radikal praksisin parçası olabilecek türde zeki eleştirel tartışmaları uyandırıyormuş gibidir. Daha çok, genelde standartların, modellerin kaynağı, isyanın prametrelerini tanımlamanın yolları olarak kabul görürler. Bu kısmen, basılı materyalin doğasından gelir, düşüncenin veya tartışmanın canlı, akıcı doğasıyla uyumlu olmayan bir kalıcılığı vardır yazının. Okurların çoğu basılı materyallerin arkasındaki düşünce akışlarını görmekte zorluk çekerler.

O yüzden kutsal birşeyle karşı karşıyaymış gibi davranırlar - ya tapınırlar ya da saygısızlık gösterirler. Her iki tepki de beni memnun etmiyor, çünkü her ikisi de fikirlerin şeyleştiğini gösteriyor, fikirler pazarında metalara döndüklerini gösteriyor - bu fikirlerin kitabevlerinde satılmakta oldukları olgusuyl iyice pekişen bir görüntüdür bu. Anarşist yayının bir diğer yönü de propagandadır. Bu da anarşizmin reklamcı tarafıdır - fikirler pazarında büyük ölçüde sadece bir meta olduğunu kanıtlar bu. Anarşist propagandanın çoğu poropaganda kime yönelikse onun gözünde cazip bir anarşizm imgesi yaratma girişimidir. Bu yüzden, metinlerin çoğu insanların kafalarını rahatlatmak, anarşinin o kadar da uçlarda olmadığını göstermek, insanlara meydan okumadığını, aksine anarşist devrimden sonra bile güvenli, korunaklı yaşamlarına devam edebileceklerini göstererek huzur vermek amaçlarına hizmet ediyor. Anarşist yazının büyük kısmı, bu elimizdeki de dahil olmak üzere, büyük ölçüde anarşistler yarafından satın alındığı veya çalındığı için bunların altkültürün tanımlayıcı modellerinin yeniden kuvvetlendirilmesi ve kendi kendini rahatlatma girşimi olduğundan kuşkulanıyorum. Anti-otoriter yazını bulunabilir yapan yapılar tümüyle isyankar bir praksisi yaratmayı ve korumayı hedefleyen meydan okuyucu tartışmalar için bir şebeke sağlayabilirdi, ama tersine insanların çoğu kez körce bağlandıkları ve anarşist altkültürü güçlendiren “anraşist ilkeleri” izleyebilmeleri için onlara modeller ve yapılar çerçevesi sunuyor.

Radikal aktivizm anarşist altkültürün kamusal imgesinin bir başka yönüdür, özellikle militan kanadının. Büyük ölçüde solcu gösterilere katılımla oluşur, zaman zaman da anarşistler özel bir konu için kendi gösterilerini düzenlerler.

Bu aktivizmin arkasındaki bir motif insanları anarşizme kazandırmaktır. Bunu gerçekleştirmek için, anarşistlerin kendilerini tanımlanabilir bir varlık olarak ayırmaları ve kendilerini dönüştürmek istedikleri insanlara cazip göstermeleri gerekir.

Şu anda, aktivizmin çoğu gençliği ve özellikle punk gençliği çekmeye çalışmak için yapılıyormuş gibi gözüküyor.

Dolayısıyla anarşistler gösterilerde özellikle yüksek perdeden ve taşkın davranma eğilimindedirler, bir muhalefet imajı çizmek ve anarşistlerin işi “ciddiye aldıklarını” göstermek isterler. R.C.P. (Devrimci Komünist Parti) gibi diğer gruplar da taşkın ve muhalif tutumlar takındıklarından, anarşist militanlar ayrımı netleştirmek için bu grupları yüksek sesle teşhir etmek ve hatta onlarla kavgaya girişmek durumunda kalırlar - bu anarşist militanlar insanda endişe uyandırır, eylemleri Maocu zevzeklerin eylemlerine çok benzediğinden bilinçli bir şekilde kendilerini ayırmaya çabalarlar. Fakat anarşistlerin bu muhalefet ritüellerine katılmalarının tek sebebi protestancılıkları değildir. Çoğu anarşist bu ritüellere katılır çünkü uygun anarşist davranış budur. Onların kafalarında “anarşist” belirli bir sosyal aktiviteyi içeren bir roldür. Diğerlerinden daha taşkın ve biraz daha şiddet dolu olmasıyla öne çıkan bir solcu alttürüdür.

Bu onların anarşi ve isyanı gündelik hayatlarından ayırmalarına izin verir. “Bu eylem tahakkümü yıkmaya yardım ediyor mu, gösterinin altıonı oymaya ve özgür bir yaşam yaratmaya yardım ediyor mu?” gibi sorular yersizdir çünkü anarşizm arzuladığımız yaşamları kendimiz için yaratmak amacıyla çıktığımız özgürlük yolumuzda karşımıza çıkan herşeye isyanla değil militan aktivitelere katılımla tanımlanır. Kişi gösterilerde doğru şekilde aktif olduğu sürece anarşisttir, imajı kurtarır ve anarşist altkültürü korur.

Her ne kadar bu altkültürlerin bir kısmı - özellikle yayınlarla ilgili olanları - topluma gerçekten anarşist bir meydan okumanın parçası olma potansiyeli taşısalar da, anarşist altkültür onların enerjilerini kendi kendini korumaya ve yeniden üretmeye kanalize eder.

Altkültür, bizi ihtiyatlı yapma eğilimiyle, bizi bilinmeyenin meydan okumasıyla yüzleştirmek yerine bilinenin kucaklamaya götürmesiyle bize “limanlar, kesinlikler, sistemler” sunar. Anarşistler ve antiotoriterler, kendilerini isyankarlar olarak düşünürler, ama aslında isyanın sınırlarını tanımlayanlar ve isyanı reküpere edenlerdir.

Anarşist altkültür anarşinin altını oymuştur, onu ideolojik pazarda başka bir metaya dönüştürmüştür ve dolayısıyla onu toplumun başka bir kategorisi haline getirmiştir.

“Mesele kesin bir şekilde dışarıya adım atmaktır, farklılaşmak, kesin bir şekilde, kuraldan sapmak; arenadan histerik bir gayretle fırlamak; yola serpilmiş tuzaklardan sonsuza dek kaçınmak… Yaşasın İmkansız!”

Anarşist altkültürün eleştirisini kimi daha önemli rolleri ve yapılarının araştırılmasıyla bırakmak en önemli hatayı es geçmek demektir - yani onun bir altkültür olduğunu es geçmektir. Altkültürler belirli hussusiyetlere sahip belirli türde toplumsal fenomenler kurarlar.

Eğer bu hususiyetler isyan etmek için yeterli geçirgenlikteyse, eğer insanları kendileri için eylemeye itiyorsa, o zaman narsist altkültürü reforme etmek mümkün olabilir, ama hususiyetler doğrusu tam tersi yönde işleme eğilimindedirler. Bugüne dek çok sayıda isyankar altkültür, çok sayıda bohemya varoldu, hepsi de reküpere edildi.

Bu açıkça altkültürlerde içkin bireylerin onları parçası oldukları topluma gerçek bir meydan okuma sunmaktan alıkoyduğunu gösterir. Neden böyle olduğunu açıklamaya çalışmama izin verin.

Bir altkültürün varolabilmesi için, parametreleri kendilerini toplumdaki diğer gruplardan ayıracak şekilde tanımlanmış olmalıdır. Bir altkültür, resmi ya da yasal bir varlık olmadığından, bu parametrelerin herhangi bir resmi veya tanımlanmaya hazır formda olmaları şart değildir.

Daha çok, altkültürün doğasında içkindirler, altında yatan durumdurlar; ortak değerler, ortak idealler, ortak görenekler ve ortak ilişki kurma sistemleri içerirler.

Bu da altkültür içinde katılımın belirli bir tebaiyet seviyesini gerektirdiği anlamına gelir.

Bu bizim bu parametrelerin yorumlanmasına katılmama ihtimalini yok saydığımız anlamına gelmez - bu katılmamalar çok yoğun olabilir, çünkü dahil olanlar kendilerini grubun gerçek değerlerinin taşıyıcıları olarak görürler. Ama herhangi bir altkültüre gerçek tehdit parametreleri reddeden herhangi bir bireydir. Böyle biri tehlikelidir, ahlak karşıtıdır, herkes için tehlikelidir. Bir altkültürün parametrelerinin gerçekk değeri onun ahlak sisteminden anlaşılır. Kendisi genel olarak toplumdan üstün görmesine izin verecek bir yol sağlar. Böylece diğerleriyle otoritenin iki favori silahı olan suçluluk ve kendi kendini haklı görme üzerinden ilişki kurmak için bir yöntem yaratır. Bir altkültürün mevcudiyeti ve korunması bu nedenle kendisini koruyabileceği içselleşmiş bir otorite gereksinir. Parametrelerin yaratılması geri dönüşsüz şekilde parametrelerin dışında olarak algılananlara karşı bir hoşgörürsüzlüğe yol açar - özellikle eğer aynı seviyede rakipleriyse (yani RCP, SWP gibiler, ve benzerleri, anarşistler), ama ayrıca aynı zamanda kendi altkültürünün parçası kabul ettiği herkese karşı hoşgörür getirir. Altkültürün parametrelerinin farklı yorumları dolayısıyla, tartışmalar ve kavgalar, bazen hatta şiddetli biçimde yaşanabilir, ama yine de tanınabilir belirli bir birlik vardır ve anlaşmazlıkları belirli bir çerçeve içinde tutma eğilimi taşır. Bu tür bir hoşgörü altkültürü korumak için gereklidir. Ayrıca herşeyi bir dünyevi vasatlığın seviyesine indirgeme etkisi vardır. Aşırılıklara ancak altkültüre gerçek bir tehdit oluşturmadıkları sürece göz yumulur. Zarafet, tedbir, kibarlık altkültürün “farklılık içindeki birliğini” korumak için gerekli olan güdünün düzenini yansıtırlar. Çatışmaları ritüelleştirilme ve öngörülebilinir kılma eğilimi vardır. Özellikle anarşist altkültürde, çok ender yüzyüze, dürüst ve tutkulu çatışma yaşanır. Bunun yerine, yüzyüze ilişkiler kibarlığın ve bir altkültür ritüeli olan hoşgörünün elindedir, ve böylece genelde, sıkıcıdırlar. Ritüeller, zarafetler ve toplumsal maskeler aracılığıyla ilişki kurmayı öğrenmek, bizi serbestçe davranmayı bilmeyen cahiller haline getirmiştir. Ama bir altkültür kendini bu hoşgörü ritüelleri içinde koruyamaz, çünkü genel olarak oplumda olduğu gibi, bir altkültür de varlığının sürekliliği için tebaiyet, toplumsal uyum ve bireysel tutkuların bastırılmasına ihtiyaç duyar.

Altkültürler kendilerinin dışında kalan insanlarla ilişkilerinde, ya - dış dünyayla bağları minimalize ederek - bir tür ayrılıkçılığı seçmeye karar verme eğilimindedirler ya da altkültürün perspektifi üzerinden insanları kazanmanın yollarını arayarak bir tür protestancılığa meylederler.

Anarşist kültür protestanca davranmayı seçtiği için ben de işin bu kısmıyla ilgileneceğim.

Tüm protestanca davranan gruplar, Baptistlerden R.C.P.’ye, Moonilerden anarşist altkültüre, böyle davranırlar çünkü dünyanın özsel sorunlarına gerekli cevaplara sahip olduklarına ikna olmuş durumdadırlar. Başkalarını da buna ikna etmek bu tür altkültürlerdeki eylemlerin en önde gelen motifi haline gelir. Davranışlarıyla ve konuşmalarıyla bir özgüven imgesi sunmak ve kazanmak istedikleri insanlarla bir tür dayanışma içinde görünmek isterler.

Bu ütr altkültürler içindeki bireyler kendileri için değil idealleri için yaşarlar, doğruluğundan o kadar emin oldukları o cevap diğerlerini de iyileştirecek olan iksirdir. Belirli bir imgeye göre yaşarlar, ya da yaşamaya çalışırlar, bu yüzden de konformisttirler. Altkültürlerinin doğası gereği, anarşist altkültür de ancak anarşiyi ve isyanı bugünkü gündelik hayatlarımızın topraklarından kovarak ve onları toplumsal rollere uygun ideallere dönüştürerek varolabilirler. “Kendiliğindenliği” överler ama bu sırada kendiliğindenliğin içeriğini de tari ederler ve böylece onu bastırırlar. Tutkuların ve arzuların özgür ifadesi aslında teşvik edilmez, genelde tam tersi olur. Kendi çerçevesi içinde, anarşist altkültür genelde muhafazakardı r, kendi kendini korumak en birinci önceliğidir. Her yeni keşif ve araştırma varlığına yapılmış bir tehdittir ve kısa zamanda tanımlanmalı, sınırlanmalı ve onun tarafından reküper eedilmelidir. Bu hem kimi anarşistlerin daha gözüpek teorik araştırmalara verdikleri saçma, savunmacı tepkilerini açıklar hem de bu araştırmaların pratikten ayrılmış bir teori aleminde kalması eğilimini anlatır.

Bir altkültür güvenli bir yerdir, korunaklıdır, kişinin kendi kendisini tanımlayabileceği toplumsal rolleri ve ilişki sistemlerini bulmak içindir, serbest araştırmaların ve bilinmeyenle çarpışmanın yeri değildir. Bu yüzden anarşist altkültür canlı bir anarşinin ve isyanın ifadesi olamaz, ama sadece bir toplumun bunları tanımlama, sınırlama ve reküpere etme yolları olabilir.

Toplumun çocukları olarak, hepimiz kendimize güvenme konusunda, bilinmeyenden korkmakta ve özgürlüktense güvenliği tercih etmekte deneyimliyiz. Bir altkültürü yaratacak ve koruyacak davranışlara böyle kolayca yönelmemizde şaşırtıcı bir yan yoktur. Nefret ettiğimizi iddia ettiğimiz topluma uyma yolumuzun, onun yapısı içinde kendimiz için bir niş açma yolumuzun bu olduğunu itiraf etmenin zamanı geldi de geçiyor. Bu altkültür topluma gerçek bir tehdit olmadığından; sadece kuralları - tüm kurallar gibi - toplumun kuralarının bir altkümesi olan vefalı bir muhalefettir.

Dolayısıyla tedbiri rüzgara bırakmanın, mutlak sapmanın, sürrealistlerin dediği gibi, tüm kurallardan, anarşist altkültürün arenasından fırlamanın - ya da arenayı altüst etmenin - zamanı geldi.

Her zaman yerine ne koyacaksınız diyenler olacaktır, ama mesele tam da yerine bir şey koymamak. Otoriteye karşı çıktığını iddia etmiş olanlarımızın zayıflığı, sorunu, kafalarımızın içinde otoriteye, bir cevaba, bizi hizada tutacak bir yola duyduğumuz ihtiyaç.

Kendimize güvenmedik, ve anarşinin fiilen öne fırladığı anlarda, otoritenin geçici yıkılıp bütün imkanların açıldığı anlarda, bilinmeyeni araştırmaya, arzularımızı ve tutkularımızı yaşamaya cesaret edemedik. Tersine, gerçek tutkularımızı ve arzularımızı göğüslemekten kendimizi sakınarak isyanımızı salt isyan imgesine kanalize ettik.

Otoritenin reddi, tüm kısıtlamaların reddi, anarşist altkültürün reddini de içermelidir, çünkü o da bir otorite formudur. Bu destek olmayınca, elimizde kendimizeden başka hiçbir şey kalmaz.

Fani, sürekli değişen, tutkulu bireyler olarak, hepimiz yaşamlarımızı yaratmanın ve bizi kendi kalıbına dökmeye çalışan topluma karşı çıkmanın tek temeli oluruz.

İsyan bir yol olmaktan çıkar ve bunun yerine yaşamlarımızın elimizden alınmasına karşı an be an reddiyemiz olur. Anarşi bir ideal olmaktan çıkar ve bizim otoriteye verdiğimiz tahribata döner.

Bunu gerçekleştirmek için, kendimizi kurban olarak görmekten çıkmamız ve yaratıcı insanlar olarak görmemiz şart. Gündelik yaşamlarımızda karşılaştıkça toplumun kuvvetli yanlarını ve zayıflıklarını kesin bir biçimde değerlendirebilmek ve zekice altını oyabilmek için dünyayla ilişki kurma biçimimize nüfuz etmiş negatif paranoyanın reddedilmesi gerekir.

Pozitif paranoya - toplumun ve bizi içine soktuğu cehennemin cinnet halleri olduğunun ve dünyanın mücizeler ve güzelliklerle dolu olduğunun, dünyada en derin arzularımızın ve çok daha fazlasının gerçekleşebileceğinin tanınması - ortaya çıkarılmalıdır. Ondan sonra bilinmeyenle yüzleşmeye, sadece hoşgörüyü bir kenara koyup dürüst çatışmayı kabul ederek birbirimizle özgürce ve tutkuyla ilişki kurmaya cesaret edebiliriz.

Kendi arzularımızdan, rüyalarımızdan ve yaşam tutkumuzdan aldığımız kuvvetle topluma karşı çıkmaya cesaret edeceğiz. Kolay cevapların, sistemlerin ve güvenliklerin kurduğu hapishaneleri reddedeceğiz, ve bilinmeyeni araştırmakta bulunan esrikliği, otoritenin bizden saklamaya çalıştığı mucizeler dünyasını keşfetme serüveni içinde bulunan özgürlüğü tercih edeceğiz.

Bizden ne alındıysa bunu geri almalıyız ve bir altkültüre tabi olarak geri alamayız, ilk önce bilinmeyene dalarak, ne denli isyankar ve rahat olursa olsun bizi bastırmış olan herşeyi arkada bırakma riskini göze alarak tümüyle topluma karşı olmalıyız.

“Herşey her zaman ve otomatikman tümüyle riske edilmelidir. Kişi, en azından, labirentte bulunan ipliğin onu başka bir yere götürmesi gerektiğini bilir.”

11 Mart 2009 Çarşamba

GÖÇEBE AYAKLANMA


FERAL FAUN

Çiftçiler toprağa sahip olur ve onun üzerinde çalışırlar. Sahiplik ve çalışma çiftçilerin en temel aktiviteleridir. Göçebeler boş alan üzerinden geçer ve onu oyun yoluyla dönüştürür, hareket etmek ve oynamak göçebelerin en temel aktiviteleridirler. Çiftçilerin alışkanlığa, ritüele, tutarlılığa ve birliğe ihtiyaçları vardır. Göçebeler alışkanlıkları kırar, dönüşür, düzensiz hareket eder, değişir. Çiftçiler düzeni tanrısallaştırır. Göçebeler ise kaos yaratır.

Çiftçilik çalışma etiğinin kökenidir, çünkü çiftçi yaşamı çiftçilik işi tarafından yaratılmış biridir. Çiftçi çiftlik işinin gereksinimleriyle çatışarak kendisi için hareket etme kabiliyeti yaratamaz. - yoksa, çiftlik çöker ve çiftçi kimliğini ve belki de yaşamını kaybeder. Zaman - sabit ve standartlaştırılmış bir hareketin ölçüsü – çiftçi için zaruridir – uzaydaki hareketi uzayda bir hareket değildir – gerekli olmayarak – toprağın çalıştırılmasıdır. Ölçülmüş devir kuralına dayanmaktadır.

Göçebelik – en azından davranışta – otonomi için zaruridir. Sürekliliğin reddi,evin reddi. Alan ve zaman sosyal bağlamı oluşturan ilişkiler tarafından biçimsel olarak tahakküm altına alındığında, otonomi orada yok olmaktan ibarettir. Bu görülmezliğin sırrı daimi harekettir.Biçimsel tahakkümün fiili olmadığı,otonom yaratıcılığıyla topluma meydan okuyan, tahakkümün güçlerinden önce kaybolabilen,yarıkları bulan, hile dolu, riskli bir dans. Fiziksel hareket bu strateji için zorunlu değildir;mıhlanmış olmaktan kaçınmak için etiketlerden kurtulma alışkanlığı. Fakat fiziksel hareket birinin şansını artırabilir. Birisi daha geniş bir zeminde dolaşır, radikal kırılmalar, yeni kırılmaların keşfi ve vahşi oyun için daha geniş olasılıklar...Böylesi gezginler bağlamı içerisinde, kalıcı kendi kendini köleleştirme alanları, göçebe ayaklanmasının faydaları için altüst edilmiş olması gereken sosyal bağlamın görünüşleri haline gelmektedir. Otonomi için hiçbir detaylı proje yoktur.

Yerleşik alanlar ve yerleşik yaşamlar bana çok fazla yabancı geliyor. Çoğu yerde ve çoğu yaşamlarda çok fazla düzenlenmiş şey var. Bunlar beni deli ediyor, hepsini çöpe atmak istiyorum. Bu yüzden, bunu gerçekten kıran her bireye değer veriyorum ve bu yüzden çok fazla yerleşik hissettiğimde endişeleniyorum. Ait olmadığımı hissetmeye başlıyorum, sonra aidiyet kavramının absürd olduğunu hatırlıyorum. Doyana kadar her yerin içinden kendi kendime geçebilmeye, mekânları dönüştürmeye ihtiyacım var.

Sakat zihniyetli insanlarla Ayaklanma projelerini gerçekleştirmekten kaçınmamın nedenlerinden biri, eleştirel yeteneğinizin onların ahmaklıklarını işaret ederek boşa gitmesidir. En iyisi aptalları önemsememek ve tüm eski ideolojilere bulaşmamış olanlarla birlikte projeler üretmektir. O zaman eleştirel yeteneğimizi, karşılıklı ilişkilerimizi ve gündelik hayatımızı dönüştürerek ve bunları yapmak için yok etmemiz gereken toplumun farkına vararak kendimizi isyankârlar olarak yaratmaya yönlendirebiliriz. Kendi eleştirel yeteneğimizi kolay hedeflere karşı kullanmak onları köreltebilir. Arzuladığımız yaşamı yaratmak için savaşarak bu yeteneklerimizi kullanmamız onları daha da keskinleştirecektir. Zulüm gereklidir.

İsyankâr yasadışılık, suç olarak algılanmamalıdır. Evet, isyankâr kanun kaçağı suç işlemez ama bazı yeraltı bağlantılarına sahip olabilir. Fakat profesyonel suçlular yaşamak için suç işlerler, oysa ki isyankâr kanun kaçağı bilinçli olarak toplumun törelerinin, yasalarının ve görüngülerin altını kazımaya çalışmaktadır. Zeki suçlunun yasa uygulayıcıları arasında dostları olacaktır, çünkü bu iyi bir iştir; isyankâr kanun kaçağı bu gibi bağlantılardan kaçınacaktır, çünkü onun arzusu hiçbir yasayı tanımayan bir yaşam yaratmaktır. Yasa uygulayıcılarıyla herhangi bir bağlantı böyle bir yaşamı tehlikeye atar. Ahlaki bir prensibe dayanarak yasayı reddeden kanun kaçakları da mevcuttur; genelde “anarşi”nin, “özgürlük”ün veya “bireysellik”in soyut kavramı . Fakat bu kanun kaçakları devlet yasalarıyla ahlak yasalarının yerlerini değiştirmeyi isterler. İsyankâr kanun kaçağı ahlaksızdır ;o, yasayı her biçimiyle reddeder, çünkü yasa yaşamını sınırlar ve olasılıklarını kısıtlar. İsyankâr bir kanun kaçağı çalınmış bir şeyi yok edebilir, kara borsada satabilir, saklayabilir veya arkadaşlar arasında paylaşabilir. Bir bankayı soyabilir ve bir proje için para kullanabilir, arkadaşlar için çarçur edebilir, yolculuğa çıkabilir veya paraları yakabilir. Fakat ahlakçı kanun kaçakları kendi seçilmiş nedenleri için tüm çalınmış şeyleri kullanmayı zorunlu hissedecektir.

Profesyonel suçlular kanun kaçakları değildirler. Onlar yasalarla dans eder ve onları bükerler. Onlar yasaları itaatsizlik anlamında değil, ekonomik nedenlerden dolayı kırarlar. Kendi alt kültürleri içerisinde, kendilerinin işlettikleri alternatif yasaları ve metotları vardır. Ama kendi yasadışı meslekleri, birçok yasal işten daha anlamlıdır, çünkü onlar risk elementleri ihtiva ederler: öfkenin üstesinden gelmenin heyecanını barındırırlar. Düzenli ilişkiler oluşturmak için bir yerde kalmak profesyonel suçlu için akıllıcadır. Peki ya isyankâr kanun kaçağı için? Hayır tabii ki, bir yerde uzun zaman durmak mı? Asla...İsyankâr kanun kaçağı suçlu alt kültürüne anaakım kültürden veya alternatif alt kültürden daha fazla entegre olmak istemez.

İsyankâr kanun kaçağı topluma karşı bilinçli olarak kendi yaratıcılığının gücünü artırmaya çalışır. Bunu yapabilmek akıl, cesaret ve görünmez hale gelme kabiliyeti ister. Bu yüzden isyankâr kanun kaçağı çoğu kez avareler gibi yaşar; geçer gider, ama asla yerleşik hayata geçmez ve tanımlanamaz. Yaşamı başlı başına, topluma saldırı mahiyetindedir.