11 Kasım 2012 Pazar

BALIK KAVAĞA ÇIKAR MI? LİBERALLERE ANARŞİST DENİR Mİ?



 UYUMSUZLAR FRAKSİYONU

Yaşadığımız topraklarda sosyal merkez, dernek, dergi, yayınevi mecralarında toplaşan anaakım anarşistler, kendilerini ve çevrelerini tanımlamak için öteden beri bir mottoyu cansiperâne biçimde savunurlar. Bu mottoya göre; herhangi bir kişi veya grup anarşist takısını kullanıyor, böyle bir beyanda bulunuyorsa, söz konusu kişi ve grup, otomatik olarak anarşist olarak adlandırılmalıdır. Bu bakış açısını siyaseten doğruculukla bezeli bir sadakatle benimseyen anaakım anarşistler; “ tabelayı astık, dükkânı açtık” kolaycılığıyla hareket eder; ne kadar mücadele kaçkını, liberal, neo-hippi akım varsa, kimlik politikalarına tabi sivil toplumculukla melezlenerek, bu topraklarda yıllardır “anarşizm” olarak yutturulmaya çalışılır. Bu nedenle, 1990’lı yıllardan günümüze, bu coğrafyada “anarşist” takısı, çeşitli renklerden her tür liberalin kendi konumunu meşrulaştırmak için kullandığı bir kılıf olarak işlev görür. Bir çeşit tekke zihniyetiyle, birbirlerinin zaaflarını görmezden gelme önkabulüyle biraraya gelen bu gruplar, anarşizmin eylemci, militan, özgür ruhunu unutturmak, mümkün mertebe asimile etmek için çaba harcamayı da marifet sayarlar. 

Neo-hippi, sivil toplumcu ittifakın seçtiği isimler ve görünümler sürekli değişse de mantığı, zihniyet yapısı hiçbir zaman farklılaşmaz. Bu liberal güruh, yaşadıkları iç çelişkilerden mütevellit, dönem dönem birbirlerine karşı ağır hakaretler sıralar, selamı sabahı kesmeye yeltenir; ama sonuç itibariyle, hayata bakışlarındaki ortaklık onları her zaman birlikte hareket etmeye, yan yana durmaya zorlar. Yıllardır isimleri ve iddiaları taban tabana zıt birçok ekibin “kardeş kardeş” aynı bayrak altında toplanmasının  esas nedeni de budur. Eylem kaçkınlığında, lafazanlıkta, ihbarcılığa varan dedikodu kampanyalarında, isyankâr, eylemci anarşistlere karşı tavır almakta hepsi tam tekmil, omuz omuza durmaktan imtina etmezler! Kara Mecmua’dan Kaos Yayınları’na, AFK’dan Siyahi dergisine, A-Forum’dan Savaş Karşıtları’na, Biz Erkek Değiliz’e kadar bütün anaakım anarşistlerin faydacılık temelinde inşa ettikleri ittifakların sonu gelmez. 

Bütün bu ekiplerin ve benzerlerinin, onların sağında solunda salınan bazı aklıevvel şahsiyetlerin olmazsa olmaz faaliyetleri de anarşiyi mutenalaştırmaya, anarşist teoriyi ideolojiye tahvil etmeye endekslidir. Bu vesileyle kendilerini anarşizmin elitleri, kanaat önderleri olarak pazarlamak için hiçbir fırsatı kaçırmamaya özen gösterirler, tabii ki. Mücadele adına taş üstüne taş koymamış, anarşi uğruna elini sıcak sudan soğuk suya sokmaya bile tenezzül etmemiş şahıslar, fildişi kulelerden âleme akıl satarlar.

Bugünlerde bu güruh içinde gerilim dozu yüksek bir atışma yaşanıyor. Eski dostlar birbirlerini teşhir ediyor, birbirlerinin anarşistliklerini sorguluyor. İtaatsizler adı altında toplanan gruba dönük bir eleştiri furyasıdır gidiyor. Öncelikle, İtaatsizler grubunun sivil toplumculuğu ifrat noktasına vardıran söylemlerinin, onları herhangi bir anarşist eğilime dahil edilemeyecek ölçüde liberalizmin bataklığına savurduğunu hatırlatalım. Ancak yaşanan tartışma bağlamında sadece İtaatsizler’in konumunun altını çizmek, resmin tamamını görmeye engel oluyor. Bu meselede zurnanın zırt dediği nokta başka. İşin sırrı, bugün onları liberal olmakla eleştirenlerin, teori ve pratikte onlardan ne farkı olduğu sorusunun yanıtında gizli. 

Anımsayanlar olacaktır, geçtiğimiz senelerde İsyankâr Anarşistler olarak, yukarıda saydığımız kişi ve grupların hiçbirini anarşist kümesi içinde görmediğimizi, yaşama bakışları, refleksleri ve duruşlarıyla neo-hippiliğin, liberal solculuğun, sivil toplumculuğun ötesinde yer tutmadıklarını duyurduğumuzda, şimdi birbirine “sen anarşist değilsin” diye esip gürleyenlerin tümü ortak tavır almış, “anarşist olarak anılmakta, beyan esastır” lafızıyla kenetlenmişlerdi. Hatta, bütün bu liberal güruh, o günlerde kafa kafaya verip İsyankâr Anarşistleri “tecrit” etmek için kararlar almış, “şiddet fetişisti”nden “vandal”a  pek çok güzide sıfatla adımızı anmışlardı! Hele ki, şimdi herkesi kara cahil sanıp sağa sola liberallik dersi vermeye soyunan bazı şahısların, isyankârlara yönelik sarf ettiği “mikro-faşist” tanımlamasını unutmak mümkün değil! 

Bugünkü manzaraya baktığımızda ise, liberal cephe içinde bu tip tartışmaların gelişmesinin hayra alamet olduğunu düşünmüyoruz. Ortada kirli geçmişinden arınmaya çalışan, özeleştirel bir muhasebe yaparak isyana meyleden bir özne yok. Yaşananlar, yıllardır dillendirdiğimiz eleştirilerin doğruluğunun sağlaması oldu, bir bakıma. Dün yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen, sokağa çıktıkları yegâne eylemlilik olan mitinglerde kol kola yürüyenler, bugün birbirlerini bizim yıllar önce ifade ettiğimiz argümanlar üzerinden mahkûm ediyorlar. Dün, “kendine anarşist adı veren herkesi anarşist olarak kabul etmek kuraldır, tartışması bile olmaz” diye yazanlar, bugün utanmadan “herkese de anarşist denmez yahu, bunun birtakım ölçütleri olmalı” diyorlar!  En hafif deyimle, trajikomik bir durum... Özellikle de, söz konusu tartışmaya taraf olan öznelerin hepsinin liberal küme içinde yer tuttuklarını, birbirlerine savurdukları bu salvoların liberal cenah içinde vuku bulan bir iktidar savaşından ibaret olduğu gerçeğini göz önüne aldığınızda, komedinin dozu daha da yükseliyor. 

Bizim açımızdan olay bu kadar net ve açık. Biz, isyan için herhangi bir örgütün, takvimlere tabi bir gündemin, kuyruğuna takılacak bir güruhun gerekmediğini biliyoruz. Biz makropolitik tespitlerle dünyayı kurtardığını sananlara, öznesi olmadıkları kavgalar üzerine ahkâm kesenlere sadece gülüyoruz! Trafik polisi rolü oynamanın, bedel ödemekten kaçarak, mücadele yürüten toplumsal güçlerden herhangi birinin prestijinden yarar sağlamaya çalışmanın alçaklık olduğuna inanıyoruz! Anarşist olduğunu iddia edenlere, sistemin çarklarını yağlayan figüranlar olmamak için kendi bağımsız eylemlerini, sözlerini üretmelerini; bu temelde var edecekleri yıkıcı enerjiyi sahiplenmelerini öneriyoruz. Hakiki isyanın hiçbir zaman lafazan elitlere ihtiyacı olmadığını, kendilerine kurban rolleri biçenlerin isyanı tecrübe edecek cesarete sahip olamayacaklarını haykırıyoruz. 
 
Arzularımız doğrultusunda geliştireceğimiz eylemlerin toplumu dönüştürmeye değil, onun tamamen ortadan kaldırmasına hizmet etmesini istiyoruz. Sistemin Büyük Gösterisi’nin suni muhalefet arenasına katılmayı reddediyor, varoluşsal öfkemizi kendi özgücümüz aracılığıyla ifade etmeyi seçiyoruz. Yıkıcı olmayan ve yıkımı amaçlamayan girişimlerin isyankâr iradeyi zayıflatacağının, anarşistleri mevcut tatlı su muhalefetinin arasına konumlandıracağının altını çiziyoruz. Politik bir toplumsal mücadele anlayışının, kopyala-yapıştır yöntemiyle kurgulanan süslü programların canı cehenneme, diyoruz!

Bunun için kendimizi ve bu hedefler doğrultusunda eyleyen özneleri İsyankâr Anarşist, diğerlerini ise liberal olarak adlandırıyoruz. Ayrım çizgilerinin kalınlaştırılmasını, aynıların aynı, ayrıların ayrı yerde örgütlenmesini savunuyoruz. Ve balığın kavağa çıkacağı günleri görene kadar, eşyayı adıyla çağırmaktan, kediye kedi, liberale liberal demekten vazgeçmeyeceğimizi cümle âleme bir kez daha ilan ediyoruz.  
       

2 Kasım 2012 Cuma

KANADA'DA ANARŞİ: VANCOUVER BEŞLİSİ



Anarşizmi planlı şiddet eylemlerine bağlamak çoğu insana epey doğal görünebilir, eğer anarşizm üzerine bir kez düşündülerse. Ama pek çok genç anarşist için erken 1980lerde Kanada’da silahlı mücadelenin sadece olanaklı görünmeyip de anarşist komüniteden küçük bir grubun bizzat bu işe girişmesini hayal etmek zor olmalı. Üstelik mevcut üç eylem için küçük ama anlamlı bir destek de gelmişti.

Ne Doğrudan Eylem (Direct Action) ne de Kadınların Ateş Tugayı (Wimmen’s Fire Brigade) açıkça anarşist olduklarını iddia ettiler. Aynı şekilde ne de onların destekçileri… Biz de anarşist olduğumuzu asla reddetmedik. Bizim anarşizmimiz teori ve tarihten ziyade politik pratikten gelişti. Bu tartışmada ‘Biz’ sözcüğü Vancouver Beşlisi’nin de içinden çıktığı küçük bir gruba işaret edecek. Yalnızca o beş kişi düşüncelerini mantıksal bir sonuca kadar izleyip yeraltına inmeyi seçtiler. Ama diğerleri başka yerlerdeki benzer gelişmelerden etkilendiler ve Kanada’yı politik olarak sallamak arzusunu paylaştılar.

Doğrudan Eylem’in politik bağlamı enternasyonaldi. 1970′lerin ortalarından sonlarına ve 1980′lere Almanya’da Kızıl Ordu Fraksiyonu (Red Army Fraction) ve İtalya’da Kızıl Tugaylar (Red Brigades) Avrupa’daki pek çok gerilla gruplarının yalnızca en büyükleriydi. Politikacı ve şirket idarecilerine yönelik suikastlar ve kaçırmalar gerçekleştiren militanlara yöneltilen korkunç derecede baskıya rağmen Avrupa’da ayaklanma olanaklı görünüyordu. Open Road, Bulldozer ve Resistance gibi Kanadalı anarşist yayınlar bu mücadele haberlerini Kuzey Amerika’ya taşıdılar.

Silahlı mücadele aynı zamanda Birleşik Devletleri’nde de oldukça gündemdeydi. Genel kanı politik mücadelenin erken 1970′lerde, Vietnam savaşının bitişiyle bittiği yönündedir. Ama savaş karşıtları ve diğer hareketler geri çekilmiş olsa da, daha militan grupların kalıntıları sisteme karşı savaşı körüklemek için yeraltına inmişlerdi. Doğu yakasında Kara Panterler (Black Panthers) kendilerine yöneltilen katı ve ölümcül baskıdan aldıkları derslerle yeraltına inerken kurulan Siyah Kurtuluş Ordusu (Black Liberation Army) 1981 yılına kadar aktifti. Birleşik Özgürlük Cephesi (The United Freedom Front) ve Silahlı Direniş Hareketi (Armed Resistance Movement) erken 1980′lere kadar aktiflerdi; Amerikan ordusunun Orta Amerika’daki mevcudiyetini protesto etmek için hükümet binası bombalamaları ve şirketsel hedeflere Güney Afrika’daki mevcudiyetlerini protesto mahiyetinde saldırdılar.

Batı yakasında Symbionese Kurtuluş Ordusu ve Yeni Dünya Kurtuluş Cephesi (New World Liberation Front) bankalar soydular, bombalar kurdular ve Patty Hearst adlı zengin bir mirasçıyı kaçırdılar. Bu gruplar politik olarak şüphelilerdi ve kesinlikle anti-otoriter değillerdi. Pek çok radikal onları fazlaca polis sızmış gruplar olarak kabul ettiler. Ama buna rağmen silahlı eylemlerin etkili olabileceğini, çünkü gerçekten tesir bıraktıklarını teslim ettiler.

Aynı zamanda pek çok küçük otonom gruplaşma da vardı, bazıları açıkça anarşist yahut anti-otoriterdi, on yılın sonuna kadar da aktiflerdi. Örneğin Bill Dunne ve Larry Giddings, o dönemki eylemler yüzünden hala Birleşik Devletler’de tutsak tutulan iki anarşist. Bill ve Larry 1979 Ekim’inde, bir arkadaşlarını hapisten kurtarmaya çalışırken Seattle sokaklarında girdikleri silahlı çatışma sonrası yakalandılar.

Batı yakası gruplarından en çok bilineni hem anarşist hem Marksistlerden oluşan George Jackson Tugayı’ydı. Geç 1970′lerde Seattle bölgesinde bir dizi eyleme giriştiler, genellikle o dönem çok güçlü olan tutsak hareketi dâhilinde. GJB, anti-otoriter, kadın, gay, lezbiyen ve parti politikasına karşı kolektifi savunur bir konumdaydı. Bu gruplar sonunda ezilmelerine rağmen protesto örgütlenmelerine, yayınlara ve bildiri yazımına ciddi bir politik alternatif önerdiler.

Vancouver’da Open Road, Toronto’da Bulldozer ve önce Toronto’da başlayıp Vancouver’a taşınan Resistance, Birleşik Devletler’deki silahlı direnişi ve akabindeki baskıyı işlediler. Birleşik Devletler’deki yerüstü destekleri çözülür ve ana-akım sol olan bitene mümkün mertebe mesafe alırken, bu yayınlar önemi giderek artan bir rol oynadılar. Biz eylemleri açıklayan bildiriler yayımladık. Davalar için destek grupları oluşturduk ve tutsak yoldaşların yazıları için bir platform önerdik. Devrim ya da en azından uzun soluklu bir mücadele oldukça mümkün görünüyordu. Onlar Kuzey Amerika’daki silahlı mücadele rüzgârının, anti-NATO’nun ve anti-savaş aygıtı politikasının büyük bir parçasıydı.

1982 baharında bir bomba Cheekeye-Dunsmuir Hidro istasyonunun neredeyse tamamını havaya uçurdu. Binanın yapımına yerli halk tarafından çevreci bağlamda çok güçlü bir şekilde muhalefet edilmişti. Bunun Vancouver adasının endüstrilize edilmesine ve Birleşik Devletler’e ithalat için kurulacak nükleer enerji tesislerine yol açacağı düşünülmüştü. Birkaç yüz pound dinamit bu planı başladığı yerde bitirdi.
Eyleme yoğun bir yerel destek vardı. Doğrudan Eylem (ki eylemi üstlenmişlerdi) ya da bir başkasının, anarşist bir grup olup olmadığı açık değildi; ve bir yerde hiçbir fark yapmazdı. Eylem Kanada’daki politik aktiviteyi arttırdı. Lakin bombalamanın kırda gerçekleşmesi, görmezden gelinmesini kolaylaştırdı. Bir sonraki eylem böyle olmayacaktı. 14 Ekim 1982′nin geç bir vaktinde Kuzeydoğu Toronto’da, Rexdale’deki Litton Industries tesisinin dışında bir araç patladı, milyonlarca dolarlık bir zarara yol açarak. Biri kalıcı olmak üzere yedi işçi yaralandı. Birkaç gün sonra Doğrudan Eylem sorumluluğu üstlenen bir bildiri yayımladı. Politik bir materyal olarak, bildiri bugünümüzle de, 1982′yle olduğu kadar alakalı; tek fark soğuk savaşın bitmiş olması. En önemlisi, polisleri ve güvenlik görevlilerini süper kahraman olarak gördükleri için kendilerini eleştirmeleriydi. Doğrudan Eylem tarafından yapılan hatalara hem görevlilerin hem de polislerin yetersiz karşılıkları eklendi.

Bombalama oldukça basitti: Dinamitle dolu çalıntı bir minibüsü Litton’un ön kapısından içeri sürersin ve binanın önüne park edip minibüsten ayrılırsın, 35 dakika içinde minibüs havaya uçar. Bomba tehdidinin ciddiye alındığından emin olmak için minibüsü camla kaplı güvenlik kulübesinin önünden geçirmişlerdi. Ama minibüs şoförü onları görmesine rağmen güvenlik görevlileri hiçbir şey fark etmediler. Sonrasındaki telefon uyarısı da anlaşılmadı. Ama en azından korumaların dikkatini minibüse çekti. Ne yazık ki Doğrudan Eylem biraz fazla kurnazdı. Minibüsün dışında, güvenlik kulübesinden kolaylıkla görülebilecek floresan turuncusu bir kutu yerleştirmişlerdi. Kutunun tepesine de bilgi ve talimatların yazılı olduğu bir kâğıt… Korumaların uyarı telefonunu aldıktan sonra kutunun başına gelmelerini bekliyorlardı. Durumun ciddiyetini vurgulamak için kutunun tepesine işlevsiz bir dinamit lokumu koydular. İşte bir diğer hata. Güvenlik görevlileri dinamitin işlevsiz olduğunu bilmedikleri için kutudan uzak durdular. Bu açık tehdide rağmen güvenlik görevlileri binayı telefon uyarısından 20 dakika sonrasına kadar boşaltmadılar. Ve sonra bomba erkenden hareketi geçti, muhtemelen olay yerine gelen polis arabalarının radyo dalgalarından ötürü.

Bombalama Birleşik Devletler ve Sovyetler arasındaki soğuk savaşın oldukça tırmandığı bir dönemde gerçekleşti. Ronald Reagon, sözde şeytan imparatoru indirmek için dışarıda olan Amerikan egemen sınıfını sektini temsilen, başkan seçildi. Her iki taraf da ilk nükleer kapasiteli saldırı silahını üretmek için girişim halindeydi; tıpkı Perishing füzeleri, Trident denizaltıları ve Nötron bombası gibi. Bir nükleer savaş ihtimali o dönem için fazlaca gerçekti.

Karşılık olarak Avrupa, Kuzey Amerika ve başka yerlerde bir barış hareketi yeşerdi. Kanada’nın, Birleşik Devletler’in, kuzey Alberta ve kuzeybatı bölgelerinde Cruise denemelerine yol veren antlaşması barış aktivistlerine aşılması gereken özel, özgül bir problem olarak göründü. Litton, füzeler için radar sistemleri üretmeye başladığından beri barış gruplarının büyük protestolarının hedefi haline gelmişti. Litton’da, sivil itaatsizlikten bir düzine protestocunun tutuklanacağı bir dizi barışçıl protesto gerçekleştirilmişti. Ama Cheekeye-Dunsmuir vakasındaki gibi, protestolar hiçbir yere varmıyordu.

Pek çok radikal ve aktivistin gazete başlıklarından sonraki ilk reaksiyonları ümitli ve olumluydu. Lakin bu durum, sonuçlar daha ayık, soğukkanlı bir refleksle düşünüldüğünde, değişti. Bombalama eylemi yalnızca militarize devlete karşı bir tehdit değildi, aynı zamanda sistemle barışçıl bir birlikteliği olan pek çok aktiviste de yönelmişti. Yaralılara rağmen eyleme ortalama insandan pek bir tepki gelmemişti. Pek çok insan için bu eylem, çıldırmış bir dünyanın spekteküler olaylarından biriydi.

Bu elbette anarşistler ve pasifistler için büyük bir olaydı. Toronto anarşist komünist gazetesi Strike, harekete gölge düşürebileceği iddiasıyla eylemi derhal kınadı. Bu tip eylemlerin kendi başlarına hiçbir şey yapamayacağı yönündeki olağan eleştiriyi yinelediler. Doğrudan Eylem de asla bunu iddia etmemişti. Açıklamalarından alıntılarsak: ”Biz bu gibi doğrudan eylemlerin tek başlarına Kanada’nın, Batı emperyalizminin ekonomik ve askeri işlevindeki kaynak rolünü sona erdireceği yolunda bir yanılsamaya sahip değilken, militan doğrudan eylemlerin, eğer nükleer egemenleri alt edeceksek, geliştirilmesi gereken bilinçlilik ve örgütlülüğü kurma yolunda bir sıçrama tahtası olarak yapıcı bir işlev üstleneceğine inanıyoruz.”

Daha sofistike bir kritik Kick It Over çevresinden anonim anarşistler tarafından dile getirildi. ”Litton’daki bombalama eyleminin ne toplumun, ne de tesisteki işçilerin özeylemliliğini arttırdığının söylenemeyeceği” yolunda bir eleştiri getirdiler. Pekâlâ, lakin aynı şey gazete çıkarmak ve yaptığımız diğer pek çok şey için de söylenebilir. Bu anarşistler Doğrudan Eylem’i şiddet kullandıkları için kınamadılar, şiddeti devlet şiddeti bağlamında ele aldılar. Bombalama, bir hatayla ”Öncü Terör” olarak etiketlenmesine karşın, ”yeraltı örgütleri insanlardan izole olmaya yatkın” demek ve mevcudiyetlerinin sürekliliğinin kendi başına bir amaç haline geldiğini söylemek mümkündü. Yeniden, bu sorun yeraltı grupları için yegâne değil.

Kasım’ın başlarında, bombalamadan sonraki bir ay içinde Toronto Globe and Mail, Litton bombalamasını Vancouver anarşist komünitesiyle bağlantılandıran bir büyük ön sayfa makalesi bastı. Haber, Doğrudan Eylem’in politikaları ve Vancouver anarşizmi arasında benzerlik kuran adsız anarşistlerden alıntılar yapıyordu. Sonraki nispeten daha olumlu bir makalede diğer bazı anarşistler bunun anarşist bir eylem olduğunu kesinkez iddia etmeksizin eylemin nedenlerinin neler olabileceği yolunda bir arka plan enformasyonu sağlıyorlardı. Mevzubahis makale, Toronto’daki pek çok anarşist tarafından kınandı ama fikirlerin daha geniş bir toplum kesimine ulaşmasına yardımı oldu.

Aralık ayının ortalarında, Toronto’daki büyük barış gruplarının ofisleri ve öne çıkan üyelerin evleri baskına uğradı. Toronto ve Peterborough’daki aktivistler polis tarafından alınıp baskılandı ve tehdit edildi. Polisin hangi dereceye kadar bu pasifistlerin gerçekten şüpheli olabileceklerini düşündüğü ya da baskınların, bu grupların Litton’a karşı çalışmalarını basitçe zedelemek için mi olduğu asla açıklık kazanmadı. Bazı pasifistler bombacılarla aralarına mümkün mertebe mesafe koymaya çalıştılar. Ama şiddet kullanımı üzerine pozisyonları ne olursa olsun militanlar arasında topyekûn bir tasnif ihtiyacına işaret etmek için bazı pasifistler yeterli oranda destek gösteriyorlardı. Litton’a karşı gerçekleşen en büyük miting 11 Kasım 1982′de, bombalamadan sonraki bir aydan az bir zaman içinde organize edildi. O dönem de söylediğimiz gibi silahlı eylemler protestonun diğer formlarını, onlara gölge düşürmek şöyle dursun, daha görünür kılarlar.

Litton bombalamadan kısa süre sonra büyük prestij kaybetti. Litton başkanı Ronald Keating’in söylediği gibi ”Onlar (protestocular) irrite ediciler, büyük bir toplumsallık kazandılar ve Amerikalılar bu haltın her zerresini okuyorlar. Bu insanlardan gelen baskı Amerikalıların çift görünmesine neden oluyor.” Daha sonra, biraz da üzülerek ekledi, ”başka kimse bombalanmadı.”

Vancouver’da Cheekeye-Dunsmuir vakası küçük bir yankı bulmuştu. Ama Kasım’ın başlarında Red Hot Video’nun üç şubesi, ikisi ağır hasar almak üzere kundaklandığında işler daha da keskinleşti. Kadınların Ateş Tugayı, sadist pornografiye ağırlık veren bu mağaza zincirini adına yakışır kılmaya (Red Hot, çvr.) karar vermişti. Saldırı, tam da video endüstrisi sunuma hazırken gerçekleşti. Bir Amerikan firması olan Red Hot Video ‘hard-core’ porno filmlerinden alınmış görüntülerle bir arşiv oluşturmuştu. Open Road’a göre, ”Filmlerin birçoğu yalnızca açık seks görüntülerinden ibaret değildi, bu filmler bağlanan, dövülen, tecavüze uğrayan, işkence edilen, silahlı figürlerce enema’ya zorlanan ve aşağılanmanın her tür formuna maruz bırakılan kadın görüntülerine de yer veriyordu.”

Kadın grupları Red Hot Video’ya karşı altı aydır mücadele ediyorlardı ama devletten bir karşılık alamıyorlardı. Birkaç hafta içinde bütün çizgilerden bir düzine kadın grubu eyleme dair kavrayış ve sempati bildiren açıklamalar yaptılar, eyaletin pek çok merkezinde mitingler organize edildi ve altı porno dükkânı kapandı, taşındı ya da bir sonraki hedefin kendileri olacağı korkusuyla stoklarını elden çıkardı. İki ay içinde açık seksi şiddetle birlikte sunmak nedeniyle ilk cezalar kesildi. Kadınların Ateş Tugayı’nın bu denli başarılı olmasının nedeni yalnızca kullanılan taktik değildi, ama eylemin bir hâlihazırdaki bir toplum kampanyasına tamamlayıcı niteliğiyle eklemlenmesiydi. İki haftalık otonomist gazete B.C. Blackout’un söylediği gibi ”Kadınların Ateş Tugayı’nın eylemi bunca etki yaratabildi çünkü bunun arkasında pek çok grup ve birey kendilerini eğiterek, araştırmalar yaparak, temaslar kurarak, otoritelere baskı yaparak, davalarını belgeleyerek – kısaca etkili ve köklü bir hareketin temelini atmak için yoğun miktarda çalışmışlardı. Medyanın ve toplumun yorum ve taleplerine karşı kadın gruplarının bunca hızlı ve anlaşılır hareket edebilmesinin nedeni buydu.”

Beşli, 20 Ocak 1983′te Squamish B.C. (British Colombia, çvr.) yakınlarında dağdaki eğitimlerinden Vancouver’a dönüyorlardı. Minibüsleri, otoyol departmanı işçileri gibi giyinen polislerce durduruldu. Sert bir saldırıyla dışarı çıkarılıp tutuklandılar. Sayısı 12′den 15′e değişen suçlamalarla yüz yüzelerdi; Red Hot Video, Cheekeye-Dunsmuir, bir Brick aracını soyma planı ve bir bombalama eylemi planına girişmek suçları dahil. Tutuklanmalardan hemen sonra polis, Beşli’de bulunduğu söylenen ağır silahların teşhir edildiği bir konferans düzenledi. Bu, daha sonra ”Medyanın davası” olarak adlandırılacak şeyin başlangıcıydı; polis ve davacı, medyayı, kamuoyunu yalnızca Beşli’ye karşı değil, genel olarak anarşist harekete karşı bulandırmak için kullandı. Gazeteler ”polis teröristleri avlıyor”, ”anarşist hücrelerin ulusal ağı” yollu başlıklar saçıyordu. Vancouver’da polis, ilk destek grubu toplantısından sonraki sabah dört evi bastı. Hiçbir tutuklama olmadı ama daktilolara el konuldu ve insanlar sözlü tacize uğratıldı. Resmi polis masalı, dosyadaki kırılmanın, Globe and Mail’den bir muhabirin Toronto polisine Cheekeye-Dunsmuir iletişimini (communique) içeren birtakım anarşist dokümanları, Vancouver posta kutusu adresiyle birlikte göstermesiydi. Oradaki polisler olasılıkla kutuyu takip altına aldı ve bir dizi bağlantı üzerinden Beşli’yi izlemeyi başardı. Öykü, muhabir daha bilinçli ve ilkeli arkadaşlarla konuşmadan önce ciddi bir ödüle başvurmasını sağlayacak denli ikna ediciydi.
Bu öykünün kamufle ettiği şey polisin Beşli hakkında pekâlâ haberdar ve temkinli olduğuydu. Kendileri, o yahut bu nedenle, daha ilk eylemlerinden önce polis gözetimi altındaydı. Brent Taylor ve Ann Hansen Vancouver’da epey mimlilerdi. Bir polisin onları şüpheli telakki etmesi için pek de parlak olması gerekmezdi. Onları tanımayan pek çok aktivist, Doğrudan Eylem’le bir şekilde bağlantılı oldukları sanısıyla şüphe altındaydı. Zira onlar eylemlere tamamen kapanmış halde giden tek gruptu, Vancouver’dan ziyade Almanya’da bir protestoya katılır bir görünümde.

Polisin Red Hot Video eylemlerini izlemiş olması çok yakın bir olasılık. Bu, davalarla oldukça bağlantılandırıldı. Vancouver polisi, Red Hot Video vakasını soruşturmak için ev ve telefonlarını dinleme iznine sahip oldu. Böylesi resmi izinlerin, soruşturmanın her yolu tıkandığında son bir çaba olarak söz konusu edilmesi beklenir, ama bu vakada kundaklamalardan kısa süre sonra bu izin çıktı. Dahası, polis saldırılara kimin katıldığını biliyorsa buna gerek de duyulmuyordu. RCMP onların diğer suçlara girişmesini izlemişti ve onları, daha Red Hot Video eylemlerinden takip altına almıştı, ama aktüel saldırılar dönemini içeren bir takibat notu yoktu.

Korsan dinlemeye, Beşli’yi Litton vakasına bağlamak için polis tarafından ihtiyaç duyulduğu düşünüldü, çünkü diğer türlü Vancouver polisinin yasal izin alması çok zordu. Bu dinleme yoluyla edinilen kanıt Beşli’ye karşı yürütülen davanın önemini arttırdı. Bu, davanın ilk bölümünde mevzubahis durumun legalliğinin tartışılmasının da nedeniydi.

13 Haziran 1983′te, Toronto’daki Bulldozer ofisi yerel Litton timince basıldı. Arama izni – Litton sabotajı, kışkırtıcı yayın ve bir kürtaja ön ayak olmak suçlamalarını içeren- polise Bulldozer dergisiyle alakalı her şeye el koyma yolunda özel bir yetki veriyordu. Daire projelerine, mektuplara, makalelere, dergilere ve posta adresine el koydular. Tüm bu malzemeyi bir yıllık legal bir mücadeleden sonra nihayet tekrar alabildik.
‘Kışkırtıcı yayın’ suçlaması, Litton eylemi etrafındaki politikayı, barış hareketini ve Beşli’nin tutukluluğunu ortaya seren Barış, Paranoya ve Politika başlıklı bir broşürle bağlantılıydı. ‘Kışkırtıcı yayın’, devletin silahla açıkça alaşağı edilmesi çağrısını içeriyordu; bu suçlama en son 1950 yılında Quebec sendikacılarına karşı kullanılmıştı. Avukatlarımız hevesle bizi savunmaya hazırlandı ama bundan hiçbir şey çıkmadı.

‘Kürtaj yaptırmak’ suçlaması, bir ebe, Colleen Crosby, tarafından bir Bulldozer kolektifi üyesinin sözde adet kanı çıkarılması icrasının telefon kayıtlarından polise ulaşması sonucu ortaya çıktı. Crosby bir hafta sonra polisler tarafından alındı, çevrede birkaç saat dolaştırıldı, Bulldozer’le Litton eylemi arasındaki bağlantıyı söylemezse kürtaj yaptırmak suçlamasıyla yüzleşeceği konusunda tehdit edildi. Crosby her durumda bir iş birliğini reddederdi, ama zaten verecek hiçbir bilgisi yoktu. Bu, suçlama bir anda düşmeden önce birkaç yıla ve legal ücret olarak birkaç bin dolara mal oldu.

Politik zayıflığımız -hem Beşli’ye, hem de destekçilerine atıfla- dava süreci ve etrafındaki destek çalışmalarında aleniyet kazandı. Beşli, mermilerin selamıyla düşebileceklerini varsaydı ama spekteküler bir ölümün göreli zaferi yerine hapiste oturup davayı beklemek gibi bir yayan gerçeklikle uğraşmak zorunda kaldılar. Eylemlerinin kaçınılmaz sonuçları için mevcut olan politik ve kişisel hazırlık eksikliği destekçilerinin hazırlıklarındaki eksiklerle birleşti. Yeraltındaki yoldaşlardan bildiriler basmak kolay, ama baskınları ve avukatları ve usandırıcı tutuklamaları göğüslemek, ve destek ve çabaya en çok ihtiyaç duyulduğu zamanda arkadaş ve yoldaşların mesafe koyuşlarını izlemek, bu çok daha zor. (…) Yeraltı eylemleri uzun soluklu etki yaratmak istiyorsa ehil ve ilkeli bir yerüstü desteği zaruridir. Vancouver’daki komünite hem dışarıda, hem de mahkemede dava esnasında, onları nasıl destekleyeceklerine dair stratejik ayrımlara rağmen bir mevcudiyeti sürekli kılmaya muktedirdi. Biz de Toronto’da düşünceleri sirkülâsyonda tutmaya muktedirdik ama toplumda oldukça ufak bir etkisi olmuştu.

İlk karışıklık/şaşkınlıkta davanın adil sürdürülmesi ana talep haline geldi. Kanıtların ana gövdesini sağlayan dinleme böceklerinin devre dışı bırakılabileceği mümkün göründükten sonra bu katı yasal meseleye, davanın nasıl sürmesi gerektiği konusunda bir politik açıklık göstermeden direnmek zordu. Savaş yasal topraklarda verilecekse adil bir yargılama hakkını görmezden gelemeyiz, ama bu devletin toprağıdır ve onun ilk silahı da kriminalize etmektir. Krallık iddianameyi, ilki en düşük politik suçlama olarak silahlanma yasasına aykırılık ve bir Brick aracı soyma planı olmak üzere dört davaya böldü. Gerillanın silah ve paraya neden ihtiyaç duyduğuna dair belirli bir politik kavrayışı olanlara gayet açık görünse de, bir masa dolusu silahın televizyon görüntüsü ve Brink aracına baskın planının raporları Beşli’nin ilkeli politik aktivistler olduğu iddialarını geçersizleştirmek için kullanıldı. Adil bir yargılama için verilen mücadele aktivistler, ilerici gazeteciler, avukatlar ve insan hakları koruyucularından destek aldı. Ama eğer dava yasal olarak ‘adil’ görünmek için yapıldıysa bu ciddi problemler yaratabilir. Ya da, tıpkı yaşandığı gibi, Beşli suçunu kabul ettiğinde… Biz suçsuzluğu iddia etmekle masum olmak arasındaki fark konusunda açık olmamıza rağmen ciddi bir destek çalışması yapan insanlar ‘suçlu’ları desteklemek konusunda manipüle edilmiş hissettiler.

Medyanın Davası stratejisi, mahkeme telefon dinlemesi kanıtlarının geçerli olduğuna karar verince dağıldı. Silahlar ve Brink aracını soyma planları davası 1984 Ocak’ında başladı. İlk dört ayın kanıtı temelde tutuklanma öncesi takibatı içeriyordu. Mart’ta Julie Belmas ve Gerry Hannah Red Hot Video ve Julie için, Litton eylemini kabullendiler. Nisan ayında Doug Stewart Brink suçlamasından beraat etti ama silah yasasına muhalefetten suçlu bulundu. Haziran ayında Cheekeye-Dunsmuir’i kabul etti. Jüri Ann ve Brent’i ilk davadaki bütün iddialardan suçlu buldu. Haziran’da, Ann sürpriz bir çıkışla Cheekeye-Dunsmuir ve Litton eylemlerini kabul etti. Brent Litton davasıyla ilgili Toronto’ya getirildi ve sonunda suçlamayı kabul etti. Kendi zayıflığımızı teslim ederek, Brent’e eğer dava sürecekse Toronto’da ufak bir politik kazanım sağlanabileceğini söyledik. Göreli izole halimizde, bombalamanın arkasındaki politikayı düşman medyanın karşısında temsil etmek için gereken asgari çabayı üstlenmeyi hayal etmek zordu. Ama böyle yapmamak, uzun vadeli bir hedefin ve daha fazla aktif destekle gelmeye gönüllü kimselere verilecek bir direktifin olmadığı anlamına geldi. Bu, bizim en görkemli dönemimiz değildi.

Bu bölümü bitirmek için Ann’ın mahkûmiyet açıklamasından bir alıntı yapmama müsaade edin: ”İlk yakalandığımda mahkemeler ve hücrelerle çevrilip tehdit edildim. Bu korku, eğer legal oyunu oynarsam aklanacağım yahut daha az yatacağım inancını geliştirdi. Bu korku benim görüşümü kararttı ve bu adalet sisteminden sıyırabileceğime dair bir yalan düşünceye yöneltti. Ama bu sekiz ay benim bu legal oyunun çoktan çizildiğini ve politik tutsakların çizili bir deste olduğunu görmem için algılarımı keskinleştirdi ve politik kanaatlerimi güçlendirdi.”

Doug Stewart 6 yıla mahkûm oldu ve 4 yılını yattı. Gerry Hannah 10 yıl aldı ama 5 yıl içinde dışarıdaydı. Julie, mahkûm olduğunda 21 yaşındaydı, 20 yıl aldı. Julie temyize gitti ve Ann ve Brent’e karşı, onların temyizini sabote edecek şekilde karşı durduğunda cezası 5 yıl azaldı. Pek çok insan Julie’nin bu ihanetine öfkelendi ama Ann ve Brent’in mahkûmiyetindeki sebep Julie’nin ifadeleri değildi. Julie gerçekten pazarlık etseydi başka insanları da yalanla olaya dahil edebilirdi.Yapmadı.

Brent 22 yıl aldı, Ann’se ömür boyu. Cezalar, özellikle Julie ve Ann’inkiler haddinden fazla sert bulundu. Lakin devlet baş gösteren gerillayı bastırmak istedi. Gerçi hapis sistemi insanların kaç yıl yatmış olduklarına binaen sınırlandı. Ann ve Brent 8 yıl dolmadan dışarıdalardı. Amerikan gerillalarıyla kıyaslandığında, bu neredeyse ılımlı bir karardı.

Doug Stewart mahkûmiyetlerinden sonra Open Road’a bomba boyutlarının bir sorunsal olduğunu yazdı. Kundaklama ve mekanik sabotaj gibi orta seviye atakların bombalamalardan daha kolay olduğunu, büyük ölçekli eylemlerin yeraltına inmeyi şart koştuğu notuyla ileri sürdü. Doğrudan Eylem bir şehirde eylem yapmak için bir başka şehirde yaşamak gerekliliğinden ötürü başka politik insanlarla bağlantı koparmaları gerektiğini anladı. Ama bu muazzam ölçülerde duygusal ve kişisel fedakârlıklar gerektirir. Yerel polise iz bırakmış arkadaşlarla bağlantıyı tümden koparmak bir hataydı. Küçük eylemler teknik olarak daha basittir ve Stewart’ın söylediği gibi ”bir grubun belli bir konu etrafında kolaylıkla bir araya gelmesine” izin verir. Orta seviye eylemlilik aynı zamanda ”birinin kişisel hayatında daha az keskinlikte etki yaratır. Eğer yeraltında değilsen duygusal olarak daha az izolesindir ve genel stresin çok daha düşüktür. Orta seviye bir eylemin tutuklaması her yönden çok daha az tahripkârdır. İki ya da üç yıllık bir cezanın şakası yok, ama bu on ya da yirmi yılla uğraşmaktan çok daha kolaydır.”

Özetlemek gerekirse, Prison News Service’de Litton’dan on yıl sonra yazılan bir makaleden alıntılamama izin verin:”Bu bombalama eylemleri gibi açık politik eylemler, fiili propaganda, politik olmayan bir toplumda anlaşılmıyor. Saldırıların arkasındaki motivasyonu az insanın anlayacak olmalarına rağmen işin olumlu yanı buna büyük çapta bir reaksiyonun da gelmeyecek olması. Litton eylemi gibi bir şeyin, insanlara yüz yüze oldukları bir kritik durum karşısında bir şey yapmaları için bir uyanma çağrısı olduğunu düşünmek hatadır. Ama durum hakkında hâlihazırda kaygılanan ve konuyla diğer yöntemlerle mücadele etme yolunda didinen kimselerde bir farklılık uyandıracağı açıkça açıklandı.

Gerilla eylemleri kendi içlerinde son değildir, bu, acil bir hedeften biraz daha fazlasını başarmak konusunda ufak bir olasılık taşıyan küçük bir eylem, yahut koordineli bir dizi eylemdir. Bu gibi eylemler, eğer yerüstü çalışmalarını telafi edebilecekleri düşünülüyorsa, bir sorunsaldır. Ama bunlar daha geniş bir politik yelpazeye konumlandırılabiliyorlarsa, o zaman yerüstü hareketlerine manevra için daha bol yer sağlayabilir ve onları daha görünür ve dişe dokunur kılabilir. Aynı zamanda, aktivistler psikolojik olarak yükseliyorlar, bir tür zafer hissi, nasıl kayıldığını umursamadan, böylelikle kendi politik uğraşlarını yenilenmiş bir coşkunlukla takip ediyorlar…
‘Bir çok Kuzey Amerikalı aktivist için silahlı mücadele ahlaki bir soruya indirgenmiştir: ‘Mücadeleyi ilerletmek için şiddeti kullanmalı mı, yoksa kullanmamalı mıyız?’ Bu, kişisel bir seviyeyle ilintili olmasına rağmen, neyin politik bir soru olduğu hususunu yalnızca karıştırıyor. Çoğu radikal, zaman içinde bu noktada, silahlı saldırılara doğrudan katılmayacaklar. Ama Kuzey Amerika’da direniş hareketleri geliştikçe -ve onlar daha iyisini yaptıkça yahut bizler kaybettikçe- silahlı eylemlerin birileri tarafından alaşağı edileceği kaçınılmazdır. Bu silahlı eylemlerin mühim eylemler yelpazesine kabul edilip edilmeyeceği sorusu ortada duruyor. Bu sorunun büyük bölümü insanların zarar görüp görmeyeceğine dayanıyor. ‘Terörist’ olmaktan çok uzakta, Kuzey Amerika’daki silahlı mücadele, gerillaların hedef seçme konusunda oldukça dikkatli olduğunu gösteriyor. Askeri yahut işbirlikçi hedefleri bombalamakla, hatta polislere onların şiddetlerine karşılık suikast düzenlemekle, kalabalık şehir sokaklarına bomba kurmak arasında bir fark var. Kuzey Amerika solu genel popülasyona karşı asla bir terör eylemi düzenlemedi. Ahlaki olarak üstün görünmek için ‘barışçıl protesto’nun güç bela belirlenmiş sınırları dışında bir eylem icra etmeyi seçen bir kimseyi ihbar etmek ya da sözüm ona ‘yabancılaşmış/deli’ insanlardan kaçınmak devlete protestonun hangi sınırının kabul edilebileceğini belirlemesi için hak tanımak demektir.”

Baskının en etkin hali, radikal fikirlerin yeni nesil aktivistlere geçmesini engelleyebildiği noktadır. Eğer fikirler aktarılabilirse, sonraki dalga aktivistler politikalarını hâlihazırda üretilmiş temel üzerinden geliştirebilirler. Neyse ki, görece küçük ama epey aktif bir genç aktivist kuşağı Doğrudan Eylem etrafındaki pek çok politikayı benimsedi ve onları Reality Now, The Anarchist Black Cross ve Ecomedia gibi projeler üzerinden geliştirdi. Barış, punk ve Kızılderili destek hareketlerindeki çalışmalar bu tür politikaların Beşli’nin hapse girmesine rağmen bitmediğini gösterdi.

17 Ağustos 2012 Cuma

GERÇEK KÜFÜR


 SLAVOJ ZIZEK

Pussy Riot üyeleri küfür ve dine yönelik nefretle mi suçlanıyorlar? Cevap basit: Gerçek küfür, bizzat devletin yönelttiği suçlamadır: iktidardaki kliğe yönelik politik bir protesto olduğu aşikâr bir eylemi, dine yönelik nefret diye kodlamak. Brecht’in Üç Kuruşluk Opera’daki meşhur sözlerini hatırlayın: Banka kurmanın yanında banka soymak nedir ki? 2008’de Wall Street sayesinde bunun yeni bir versiyonunu gördük: Milyonlarca insanı evlerinden ve birikimlerinden eden finansal spekülasyonların yanında, birkaç bin dolar çalmak nedir ki? Üstelik ilkini yapanlar hapse girerken, ikincisini yapanlar devlet tarafından ödüllendiriliyor. Bugün de Rusya’da, devlet iktidarı eliyle bunun başka bir versiyonunu görüyoruz: Pussy Riot’ın bir kilisedeki mütevazı bir müstehcen provokasyonu, her türlü hukuk ve düzen anlayışını alaya alan devlet aygıtının devasa müstehcen provokasyonu yanında nedir ki?
Peki Pussy Riot’ın eylemi kinik miydi? İki tür kinizm vardır: iktidardakilerin ikiyüzlülüğünün maskesini indiren ezilenlerin kinizmi, ve kendi ilan ettikleri ilkeleri ayan beyan çiğneyen ezenlerin kinizmi. Pussy Riot’ın kinizmi ilkinin örneği. İktidardakilerin kinizmi ise –onların otoriter şiddetine de pekâlâ Prick Riot diyebiliriz–çok daha meşum bir kinizm biçimi olan ikincisine örnek.
1905’te Leon Troçki çarist Rusya için “Asya kamçısı ile Avrupa hisse senedi piyasasının berbat bir karışımı” demişti. Bu tarif, günümüz Rusya’sı için de geçerli değil mi? Kapitalizmin yeni evresine, Asya değerleriyle kapitalizme işaret etmiyor mu (tabii bunun Asya’yla uzaktan yakından ilgisi yok, günümüz küresel kapitalizminin anti-demokratik eğilimleriyle ilgisi var). Şayet kinizmden, kendi ilkeleriyle gizliden gizliye alay eden iktidarın acımasız pragmatizmini anlıyorsak, o zaman Pussy Riot anti-kinizmin cisimleşmiş halidir. Mesajları açık: FİKİRLER ÖNEMLİDİR. Onlar, kelimenin tam anlamıyla birer kavramsal sanatçı: bir fikri cisimleştiren sanatçılar. Bu yüzden kar maskesi takıyorlar: bireysellikten arınmanın, özgürleştirici isimsizliğin maskeleri. Kar maskeleriyle verdikleri mesaj şu: İçlerinden hangisinin tutuklandığının önemi yok, onlar birer birey değil, bir Fikir. Bu kadar tehdit edici olmalarının sebebi de bu: Bireyleri hapsedebilirsiniz, kolaysa bir Fikir’i hapsedin!
İktidardakilerin, aşırı şiddetli tepkileriyle ele verdikleri telaş, bu nedenle tamamen haklı. Onlar ne kadar şiddet gösterirse, Pussy Riot daha da önemli bir sembol haline gelecek. Zalim önlemlerin sonucunda Pussy Riot adı daha şimdiden dünyanın dört bir yanında biliniyor.
Pussy Riot grubunu oluşturan cesur bireylerin, küresel bir sembol haline gelmenin bedelini fiziken ödemelerini engellemek hepimizin kutsal görevidir.
(ÇEVİRİ: UYUMSUZLAR FRAKSİYONU)

6 Ağustos 2012 Pazartesi

AYNAYA DA, GÖLGEYE DE HAYIR!




GÖK

(Bu metin, Atina’da Aleksi’nin polis tarafından katledilmesinin ardından patlak veren isyanı ve bu kitlesel kabarış sırasında yöntemleri, taktikleri ve militanlıklarıyla öne çıkan İsyankâr Anarşistleri küçümsemeye kalkan, kendi konformist önyargılarını söz konusu isyana enjekte etmeye soyunan “anarşist”lik iddiasındaki liberal sivil toplumculara hitaben yazılmıştır. O güruh, söz konusu tarihlerde birtakım mail gruplarında Yunanistan’daki İsyankâr Anarşistlere akıl vermekle, plan, program önermekle meşguldü! Hafızaları tazelemek açısından tekrar paylaşıma sunuyoruz.)

Davranış kodlarını, erdem olarak nitelenen hal ve tavırları belirleyen bir değerler skalası, her tarihsel dönemin kendi ruhsal ikliminde şekillenir. Kültürel, sosyal alışkanlıklar, kavramlara yüklenen anlamlar, gündelik hayatın içinde alınan pozisyonlar çerçevesinde güncel kabul gören davranış biçimlerinin, hatta politik duruşların, politika yapma tarzlarının tümünü içine alan bir genel kapsayıcı etik dizge ortaya çıkarır her tarihsel konjonktürde. Böylelikle, egemen siyaset ve kurumlar kadar onlara karşıtlık üzerinden kendini tarif eden, kuran öznelerde de bazı politik pozisyonların, duruşların, davranış biçimlerinin ‘moda’ olması, bazı değerlerin ise ‘demode’ olarak tasnif edilerek terk edilmesi alışıldık bir durumdur. Tabii, bu moda değerlerin Aydınlanmacı ilerleme paradigması dahilinde her takvim atımında güzele, iyiye doğru yapılanmadığını da vurgulamak lazım. Rasyonel düşünce geleneğinin ‘tarihin tekerleğinin ileriye doğru dönmesi gerektiği’ tezi çoktan miladını doldurmuş bir iyimserliğe tekabül etmekle kalmıyor, artık düpedüz –felsefi tabiatı gereği- kurulu sistemlerin ideolojik cephaneliğinde kullanılıyor. Modernizmin araçsal aklı, bizatihi tekno-endüstriyel toplumsal normların, dayatılan sembolik kültürün has elementlerinden biri olmayı sürdürüyor.

Bireyin iradesini hapsederek, onu boyunduruk altına almaya hizmet eden tarihçiler, sosyologlar, siyaset analizcileri ise iktidarın, kurulu sistemin en işlevli ahmakları kategorisini oluşturuyorlar. Velhasıl kelam, dünyaya iktidarın gözleriyle bakmak için sıraya girmiş sayısız kurumsallaşmış sektör, iktidarın diliyle konuşmayı alışkanlık haline getirmiş yüzlerce ‘entelektüel’ vasıtasıyla kendi hegemonyasını hâkim kılmayı başarıyor. Bu hegemonya, o kadar yaygın ve gelişkin ki, yalnızca sistemin değerlerinin zerk edileceği ‘sıradan insanlar’ diye kategorize edilen toplumun genel çoğunluğunu etkisi altına kalmakla kalmıyor, aynı zamanda sisteme yönelik şu ya da bu muhalif karakteri benimseyen öznelerin, grupların ekseriyetini de kendi diline, kavramlarına hapsediyor. Günümüzde sistem karşıtlarının, muhalefetin ezici çoğunluğunun dilinin haznesi, kavramsal kapasitesi tekno-endüstriyel sistemin hegemonik boyunduruğu altındadır. Bu tür yaygın muhalefetin söylemleri, alternatif önerileri, politika yapma biçimleri tamamıyla sistemin sunduğu gösteri alanının dengelenmesine yarayan terazinin diğer ağırlık merkezini teşkil eder; terazideki ağırlıkların sınırlarını belirlemek de sistem egemenlerine kaldığı müddetçe de – ki aynı dilin, aynı çerçevelerin içinden konuşulduğu sürece bu erk hep egemenlerin olacaktır – muhalif konumlanmanın özünde iktidarın aynadaki tersten tezahürü olma durumu devam edecektir. 

Bu düzlemde şekillenen bir muhalefet söylemi, kavramsal ifade yeteneğini tamamen sistemin kodlarına teslim etmek zorundadır. Nitekim, küresel planda gelişen itirazın pozitif, olmazsa olmaz değerler atfettiği birçok şiarın aslında düpedüz sistem aklına içkin olduğunu görmemek imkansız. Yeryüzünün her köşesinde itirazın, isyanın diline ket vurulma süreci başarıyla noktalanmış bulunuyor. Artık isyancılar – daha doğrusu kendini o konumda varsayanlar- güya ezilenleri, mağdur konumda olan kesimleri ayrımcılığın tahakkümcü söyleminden korumak  adına benimsenmiş ‘siyaseten doğruculuk’ terminolojisinin steril ikliminden kendilerini, önerilerini tarif ediyorlar. Siyaseten doğruculuk denen genel kabul, bir çeşit ‘Demokles’in kılıcı’ misali her türlü hakiki yıkıcı eleştirinin, eylemin karşısında sistemin reel güçlerinden önce birincil barikat olma özelliğine sahip. Ancak bu ‘dost’ barikatına takılmadan geçebilen isyancılar, sistemin ideolojik/kültürel/fiziki güçleriyle hesaplaşabilme şansına nail olabiliyor. Siyaseten doğrucu tavrın zayıf noktası, psikolojide ‘nevrotik zorlama’ diye adlandırılan zayıflıkla aynıdır. Yani asıl sorun siyaseten doğrucu tavrın çok köktenci olmaması, yeterince karşıtlık barındırmamasıdır. Siyaseten doğruculuk ilk bakışta cinsiyetçi ve ırkçı olan her şeyin reddini, cinsiyetçilik ve ırkçılık izlerini açığa çıkarmaya yönelik sürekli bir çabayı içerirmiş gibi görünür. Ancak bu çabaların özünde son kertede, siyaseten doğruculuk sisteme dair temel gerçekten kopamamanın tül bir perdeyle kamufle edilmesidir. Bu bağlamda da siyaseten doğruculuk tavrı, radikalizmle herhangi bir bağlantısı olmayan, hatta hakiki radikallerin önüne set çekmekte mahir bir liberal ideolojik zırha denk düşer. Bu dil ve tavırla kendini var eden her akımın hepsinin birden ortak keseni ise koyu bir liberalizmdir. 

 Siyaseten doğruculuk adına ‘beyaz’laşmış, steril ve sistem tarafından muhatap alınabilir ‘akıllı, uslu’ muhalefetin eleştirisinin yöneldiği kesimler, bu terminolojiyi ve ön kabulleri tanımayan hakiki radikaller olmuştur her zaman. Yeryüzünün herhangi bir köşesinde isyan eden, egemenlere başkaldıran birileri hasıl olduğunda,  bu özneler iktidarla mücadeleye girişmeden önce siyaseten doğrucu liberal muktedirlerin ideolojik saldırılarını ekarte etmek zorunda kalmışlardır/kalıyorlar. Bu kesimler, isyancı özneleri ‘cahil, sorumsuz serseriler’ olarak kodlamaktan özel bir zevk almaktalar.   

Barış, şiddet, isyan vs. gibi birçok başlık altında sistemle örtüşen hâkim Beyaz dilin dışavurumlarını sıralayabilir, tahlil edebiliriz. Söz konusu perspektifin asıl zaaflı damarını gündem üzerinden tanımlamaya  gerek yok aslında. Tüm renklerden ve çeşitlerden Beyaz muhalefetin ortak kesişim noktası, tahakkümün baskıcı uygulamalarına yönelik bireyin içinde alev alev yükselen öfkenin kudretli enerjisini ‘akılcı’ araçlarla söndürmeye, ehlileştirmeye odaklanmasıdır asıl olarak. Bu yangın söndürücülüğün bahanesi dönem dönem barışcılık, şiddet karşıtlığı, ırkçılığa meydan vermemek gibi niyetlerle tezahür edebilir. Bu tür bir maskeleme girişimlerine ve bu dilin tekno-endüstriyel sisteme içkin yapısal özelliklerine karşı uyanık olmak da en az iktidara tavır almak kadar önemlidir, ihmal edilmemelidir. 

Sonuç olarak, Borges’in “ayna varsa gölge de vardır.” cümlesini New Model Army’nin şarkısında olduğu gibi “ aynaya da, gölgeye de hayır!” eklentisiyle tamamlamak tüm isyancıların boynunun borcudur.

18 Haziran 2012 Pazartesi

TEKNOLOJİ BİZİ ÖLDÜRÜYOR!

 JOHN ZERZAN

Dijital dünyaya olan bağımlılığımız bir materyal pahasına  ortaya çıkıyor.

Her defasında Apple yeni bir iPhone ya da iPad halka sunduğunda dünya çıldırıyor. Fakat ne fark eder? Neden ‘smartphone’ (Akıllı Telefon) ve tabletler bu kadar önemli oldular?

CNN’de Şubat’ın sonlarında, Andrew Keen, Cep Telefonu Dünya Kongresinde (Mobile World Congress) rapor verirken, raporun “Cep Telefonlarımız Nasıl Frankenstein’in Canavarı Oldu”  isimli bir bölümünü “cep telefonlarına olan bağımlılığımızda bir artış” olarak andı.

SecureEnvoy, bir İngiliz güvenlik firması, cep telefonu yokluğu korkusu ya da cep telefonu kaybetme korkusu olarak adlandırılan yaygın bir durumu açıkladı. SecureEnvoy tarafından yapılan ankete katılanların üçte ikisi cep telefonlarını kaybetmekten çok korktuklarını – bu korku 4 sene önce %53’ten yükseldi – belirterek bu korkunun titreme, terleme ve mide bulantısı gibi belirtileri olduğunu kaydettiler.

Bu garip gelişme bazı yönlerden yenidir ve ayrıca çok yeni değil. Hızlanan bir süratle ve yeni teknolojinin çığırtkan vaatleriyle şüpheler ortaya çıkmaya başlar. iPhone gibi cihazlar yüksek teknolojinin bizi güçlendirdiği ve iletişim sağladığımız iddiasını somutlaştırır. Ve bir kat daha biz her zamankinden daha güçsüzleşmiş ve daha izole edilmiş olmadık mı?

Bir mezar kinizm noktasında güçsüzleştirilmiş ve hesap verilebilirlik ya da sorumluluk duygusu kaybıdır. Sosyologlara göre izole edilmiş bir toplumda daha az arkadaşlarımız var ve onları daha az ziyaret ediyoruz. 1980’lerin ortalarından itibaren arkadaşları olmayanların sayısı 3 katına çıktı.

İzole edilmiş ve aralıksız bir şekilde devam eden daha ve daha çok teknolojik kültürde dayanışma erozyonuna, bağların yıpranmasına şahit oluyoruz. Teknolojinin tek faktör olduğu söylenemez, fakat yüksek düzeyde bunalan ve dağınık duyguların toplumun koşulu olarak yükselişine eşlik etmesi tesadüf değildir.

Fenomenin hayatımızı teknikleştirmekle ilgisi olduğu için ben şu anın kronik öfkeli alanlarına kadar gidebilirim. İnsan topluluklarını cihazlarıyla birlikte belirlediğimizde herşey olabilir. Sosyal ilişkilerde giderek artan çatlaklar herşeyin olabileceği ve olurluğu demektir. Hiçbir yerden hiçbir yere anında bağlantı bizim aşırılığımıza bir çözüm değildir.

Okullardaki, işyerlerindeki ve alışveriş merkezlerindeki alanlar bilinçli olarak incelenmediler ve bilinmez olarak kaldılar. Bu yönelimin toplum hakkında ne söylediği tartışılmıyor. Bu arada son versiyonunda daha da kötüleşiyor. Baba (ya da anne) bütün ailede katliam yapıyor.

Toplum da giderek zayıflamakta iken gerçek; ekranın arkasında kaybolduğunda ve direkt deneyim zayıfladığında  tekno-meditasyon yeni zirvelere ulaşır. Sanal gerçeklik, herhangi biri? Gerçekten hemen hemen hiçbir topluluğun kalmaması üzücü bir durumdur. Bu nedenle siyasetçiler ve geliştiriciler (programcılar) bu sözü sıklıkla kullanıyorlar. Günümüzde toplum ne süreklidir ne de dolaysızdır (doğrudandır). Dijital dünyaya gerçekten ev denir mi?

Nasıl yapılırlığın problemi olarak bu kadar çok hayat teknolojik terimlerde inceleniyor. Bizim dünya ile, birbirimiz ile, insan olarak içgüdülerimiz ile olan doğal bağımıza ne oldu? Bu bir gecede olmadı. 1968’de Bilgisayar öncüsü J.C.R Licklider; “Gelecekte yüz yüze iletişim kurmaktansa makina yoluyla iletişim kurmak daha etkin biçimde olabilecek.” dedi. İnancını yitirmiş teknolojik alan yüz yüze iletişimi ısrarla tüketerek bu durumu başardı. Hangi yüksek fiyatla? Cep telefonlarının yerleşik gözetim fonksiyonunu ve beyin kanseri riskini bir yana bırakın diğer teknolojik gruplar gibi onlar doğal dünyanın sistematik yıkımı üzerine inşa edilmektedir. Ölü sayısı ne kadar ve böyle “harika” şeylere düşkünlük için alternatif olabilir mi?

Bireysel ve toplumsal yabancılaşma kitle toplumunun doğasında birleşiyor. Seri üretim, kitle kültürü, kitle tüketimi ne kadar sağlıklı? Bir zaman önce, W. H. Auden; “bir aldatıcı suç gibi zamanımızın koşullarının etrafı sarılıyor” sonucuna vardı. Fakat bu sadece aldatıcı bir ölçüde çünkü belirlenmiş olarak çağımızın temel özelliklerini kabul etmeye devam ediyoruz – sorunlaştırılmamaya ya da politize olmamaya, soruya açık değil.

Muazzam bir teknolojik yabancılaşma aileye de uzanıyor. Hiçbir yer bundan muaf değil. 1800’den itibaren küresel ısınma küresel sanayileşmenin artan seviyesine cevap verdi. Aletlere karşı olan modern sistemlerin teknolojisi endüstri olmadan varlığını sürdüremez.

iPhones ve diğerleri bu bütünün bir parçası. Bir çözüm tüm parçaları sorgulamayı gerektirir. Teknolojik gelecek, gelecek değildir.

11 Mayıs 2012 Cuma

İNEK MANİFESTOSU


Kurt Schwitters

“İnek Manifestosu” bir anti-manifestodur. Kurt Schwitters’in düzyazı şiirlerinden biridir. Dada ve sürrealist sanatta burjuvazinin bilim, makine ve rasyonalite tutkusuyla alay eden işleri hatırlatır. Ayrıca, manifesto konusunda fanteziler kurmayı kışkırtır; formatı üzerinde düşünmeye çağırır. Büyük olasılıkla, sanatçıyı en çok etkileyen sevgili arkadaşı Hans Arp ile Theo van Doesburg ve Tristan Tzara’nın 1922 Eylül ayında Almanya’da birlikte düzenledikleri dada suarelerinde okunmuş olmalıdır.

      Bir kere, farklı ineklerin sütünün aynı kovaya sağılmasını çok gayritabii buluyorum. Farklı ineklerin sütünü farklı kovalara sağmanız lazım. Bunun bile ideal olacağını söyleyemem, çünkü bence farklı insanların aynı kovadan süt içmesi genel insan ahlakına mugayirdir. Bir ineğin sütünü farklı insanlara ayrılmış farklı kovalara sağarak bu sorunu halledebilirsiniz. Fakat bir ineğin sütünün kovaya sağılması, hatta (bugünlerde sık sık gördüğümüz gibi) sütün şişelenmesi pek gayritabiidir. Sütün, doğası gereği ya inekte kalması, ya da buzağının veya insanın midesine gitmesi gerekir, ama süt şişede durmaz. Öte yandan, günümüz hayatının ritmi göz önüne alındığında, büyük şehirlerde yaşayan insanların canları süt istediğinde bir koşu köye inmeleri, böylece herkesin şahsî ineğinin memesinden süt içmesi kolay değildir. Gelgelelim, mekân darlığından ötürü, şehirlerde herkese yetecek kadar inek beslemek de hayli zor olacaktır. Sonuç olarak, modern insanlar için, hem modern hayat koşullarına uygun hem de ineklere yaraşır olup hijyenik açıdan sakıncalı da olmayan tek bir çözüm vardır:

      Bırakalım inekler çayırlarda sakin sakin otlasınlar, memelerine esnek kauçuktan hortumlar takalım, bunların bir ucunu da, tıpkı gaz boru hatları gibi, büyük şehirlere giden yeraltı boru hatlarına bağlayalım. Fakat bu boru hatlarının birbiriyle temas etmemesi, paralel bağlanması çok mühim. Bu borular doğrudan binalara bağlanır ve odaların içine kadar, uygun bir yükseklikte duracak şekilde uzatılır. Odanın içine geldiğinde, borunun ağzını leziz bir tıkaçla kapatabilirsiniz. Gerekirse tıkacın ucuna da bir meme yerleştirirsiniz. Böylece, bir inek sahibinin canı süt çektiğinde şahsî memesini sağar. Görüyorsunuz, bu hem hijyenik açıdan sakıncasız ve sağlıklı, hem ineklere yaraşır, hem de genel ahlaka mugayir olmayan bir çözümdür.

5 Mart 2012 Pazartesi

BENİM YETKİM


MAX STİRNER

Hak toplumun tinidir. Toplumun bir iradesi varsa, işte bu irade haktır: Toplumun varlığı sadece hakka dayanır. Toplum sadece bireyler üzerine tahakküm kurmakla var olabildiği için, hak onun hükmeden iradesidir. Aristo adaletin toplumun yararına olduğunu söyler. Var olan her hak yabancı haktır, bana “verilen” ve “hisseme düşendir”. Tüm dünya bana hak verseydi, haklı mı olurdum? Devlet ya da toplum tarafından eldeettiğim bir hak yabancı bir hakkın aynısı değil midir? Bir aptalın bana hak vermesi üzerine, kendi hakkıından şüphelenirim; onun hak vermesini beğenmiyorum. Bir bilgenin de bana hak vermesiyle haklı olmam. Benim haklı olup olmadığım aptalın ve bilgenin hak vermesinden tamamen bağımsızdır.

Bununla birlikte şimdiye kadar bu hakkı elde etmeye çalıştık. Hak arıyor ve bu amaçla da bir mahkemeye baş vuruyoruz. Hangi mahkemeye? Kralın, papazın ya da halk mahkemesine vb. Bir sultan mahkemesi, sultanın hak olarak belirlediği bir haktan başka hak verebilir mi? Sultanın bana verdiği hakka uygun olmayan bir hak ararsam, sultan mahkemesi bana hak verir mi? Örneğin, sultana göre hak olmayan ağır ihaneti bana hak olarak tanıyabilir mi? Benim hakkımı umursamayan o, bir sansür kurulu olarak, düşünce özgürlüğü hakkını bana verebilir mi? Ne arıyorum öyleyse ben bu mahkemede? Ben benim hakkım olanı değil, sultansal hak, yabancı hak arıyorum. Yabancı hak benim hakkımla uyum sağladığı sürece şüphesiz benim de hakkımdır.

Devlet tek tek insanların birbirleriyle kavga etmelerine izin vermiyor; düelloya karşı çıkıyor. Kavga edenlerin polisi çağırmamalarına rağmen polis cezalandırıyor; bu durum bir Ben ile bir Sen arasındaki kavga olarak kabul görmüyor. Aile reisinin çocuğunu dövmesine benzetiliyor. Aile hak sahibidir ve aile adına da baba, ben biricik olarak bu hakka sahip değilim.

Vossische Zeitung “hukuk devletini“ bize takdim ediyor. Hukuk devletinde her şeyin kararı bir yargıç ve bir mahkemenin elinde olması gerekiyor. Bu gazeteye göre, üst-sansür-kurulu “hakkın olduğu“ bir “mahkemedir”. Nasıl bir hak? Sansür hakkı. Sözkonusu mahkemenin yargısını haklı bulmak için, sansürü haklı bulmak gerekiyor. Aynı zamanda ama bu mahkemenin bir koruma sunduğu söyleniyor. Evet, tek bir sansürcünün yanılgısına karşı koruma: Bu mahkeme, isteminin yanlış yorumlanmasına karşı sadece sansür yasama kurulunu koruyor, yazanlara karşı ama kendi yasasını “hakkın kutsal yetkisiyle” daha da pekiştiriyor.

Haklı ya da haksız olduğumu yargılayan benim, benden başka bir yargıç yoktur. Başkaları sadece, benim hakkımı onaylayıp onaylamadıklarını ve bunun onlarca da haklı olup olmadığını yargılayabilirler.